Türkiye'de hukuki reformların önündeki zihniyet sorunları (5)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı: "Devlet aklı, toplumsal korkular ve değişimin yavaşlığı"

Türkiye'de hukuki reformların kaderini yalnızca yasalar değil, devlet-toplum ilişkisini şekillendiren güven, tarihsel hafıza ve siyasal zihniyet de belirliyor / Fotoğraf: AA

Bir ülkede hukuki reformların neden zor gerçekleştiğini anlamak için yalnızca anayasal metinlere, mahkeme kararlarına veya siyasal partilerin programlarına bakmak yeterli değildir. Hukuk hiçbir zaman yalnızca hukuktan ibaret değildir. Hukuk, toplumun tarihsel hafızasından, korkularından, umutlarından ve ortak tecrübelerinden beslenir. Bu nedenle bazı ülkelerde son derece doğal görülen reformlar başka ülkelerde büyük tartışmalara yol açabilmektedir. Aynı şekilde bazı toplumlar yeni hak taleplerine hızla uyum sağlayabilirken, bazı toplumlar uzun yıllar boyunca aynı meseleleri tartışmaya devam edebilmektedir.

Türkiye'nin hukuki reform deneyimi bu açıdan incelendiğinde, karşımıza yalnızca teknik veya kurumsal bir sorun çıkmamaktadır. Asıl mesele büyük ölçüde zihniyetle ilgilidir. Çünkü Türkiye'de birçok konuda hukuki çözüm önerileri bulunmasına rağmen, bu önerilerin hayata geçirilmesi aşamasında güçlü toplumsal ve siyasal dirençler ortaya çıkmaktadır. Bu dirençlerin önemli bir bölümü ise hukuki değil, tarihsel ve psikolojik kökenlere sahiptir.

Bir toplumun hukuk kültürünü belirleyen en önemli unsurlardan biri, o toplumun kendisini nasıl gördüğüdür. Türkiye'nin modernleşme sürecine bakıldığında, devletin uzun süre toplumun önünde yürüyen bir aktör olarak tasarlandığı görülmektedir. Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren yaşanan askerî yenilgiler, ekonomik gerileme, dış müdahaleler ve toprak kayıpları, devlet elitlerinde güçlü bir varoluş kaygısı oluşturmuştur. Bu kaygı yalnızca siyasal kurumları değil, hukuk anlayışını da şekillendirmiştir.

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde de benzer bir durum söz konusudur. Yeni devlet, büyük bir savaşın ardından kurulmuş ve kendisini son derece karmaşık bir uluslararası ortamın içerisinde bulmuştur. Bu nedenle devletin korunması ve güçlendirilmesi, uzun süre siyasal sistemin temel önceliklerinden biri hâline gelmiştir. Böyle bir ortamda hukuk çoğu zaman özgürlükleri genişletmenin değil, düzeni korumanın aracı olarak değerlendirilmiştir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Türkiye'de hukuk uzun yıllar boyunca bireyin devlete karşı korunmasından çok, devletin çeşitli tehditlere karşı korunması perspektifiyle yorumlanmıştır. Elbette bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Benzer tarihsel tecrübeler yaşamış birçok ülkede aynı refleksler görülmektedir. Ancak Türkiye'de bu reflekslerin oldukça güçlü olduğu söylenebilir.

Burada dikkat çekici olan husus, söz konusu yaklaşımın yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı olmamasıdır. Zaman içerisinde bu düşünce toplumsal zihniyetin de bir parçası hâline gelmiştir. Birçok hukuki reform önerisi gündeme geldiğinde tartışmaların kısa süre içerisinde güvenlik, birlik, bütünlük ve beka eksenine kaymasının nedeni de budur. Toplumun önemli bir kesimi hak ve özgürlük taleplerini değerlendirirken öncelikle şu soruyu sormaktadır:

Bu değişiklik devletin geleceğini etkiler mi?


Bu soru ilk bakışta makul görünmektedir. Her toplum kendi ortak yaşam düzenini korumak ister. Ancak zamanla farklı bir sorun ortaya çıkmaktadır. Güvenlik kaygıları sürekli ön plana çıktığında, özgürlük ve adalet talepleri ikinci plana itilebilmektedir. Daha da önemlisi, gelecekte ortaya çıkabilecek muhtemel riskler bugünkü somut sorunlardan daha önemli hâle gelebilmektedir.

Türkiye'deki birçok tartışmanın ortak özelliği budur. İnsanlar çoğu zaman mevcut sorunların kendisinden çok, bu sorunların çözümü sırasında ortaya çıkabileceği düşünülen riskler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Böylece reform süreçleri sürekli ertelenmektedir. Toplum adeta gelecekteki güvenliği korumak adına bugünkü sorunlarla yaşamaya alışmaktadır.

Bu durumun ilginç sonuçlarından biri, hukuken çözülebilecek meselelerin bile yıllarca çözümsüz kalabilmesidir. Çünkü sorun artık hukuki olmaktan çıkmakta, zihinsel ve siyasal bir karakter kazanmaktadır. Bir konuda yasa yapılabilir, yönetmelik çıkarılabilir veya yeni kurumlar oluşturulabilir. Ancak eğer toplumsal zihniyet değişime hazır değilse, hukuki araçlar tek başına yeterli olmamaktadır.

Nitekim Türkiye'de sıkça karşılaşılan durum budur. Birçok meselede teknik çözümler aslında bilinmektedir. Akademik çalışmalar, uluslararası örnekler ve uzman raporları çeşitli seçenekler sunmaktadır. Buna rağmen karar alma süreçleri yavaşlamakta, reformlar gecikmekte veya yarım kalmaktadır. Bunun nedeni çoğu zaman çözüm eksikliği değil, çözümün doğurabileceği varsayılan sonuçlara ilişkin korkulardır.

Bu noktada toplumsal korkuların hukuk üzerindeki etkisini daha yakından incelemek gerekir. Çünkü korku yalnızca bireysel bir duygu değildir. Toplumlar da korkarlar. Toplumlar da geçmiş travmalarını hafızalarında taşırlar. Osmanlı'nın parçalanması, darbeler, terör olayları, ekonomik krizler ve bölgesel çatışmalar gibi deneyimler zamanla kolektif hafızanın bir parçası hâline gelmiştir. Bu hafıza yeni reform önerilerinin değerlendirilme biçimini doğrudan etkilemektedir.

Örneğin herhangi bir özgürlük talebi gündeme geldiğinde, tartışma çoğu zaman talebin içeriğinden uzaklaşarak olası risklere yönelmektedir. Yerel yönetimler konuşulduğunda parçalanma korkusu, ifade özgürlüğü konuşulduğunda istikrarsızlık korkusu, kültürel haklar konuşulduğunda bölünme korkusu, hukuk reformları konuşulduğunda ise devlet otoritesinin zayıflaması korkusu devreye girebilmektedir.

Bu durum yalnızca devlet kurumlarında değil, toplumun geniş kesimlerinde de karşılık bulmaktadır. Çünkü korkular siyasal kültürün önemli bir parçası hâline gelmiştir. Böylece reform karşıtı refleksler yalnızca yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru da yeniden üretilmektedir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Bir toplumun sürekli olarak korkular üzerinden yönetilmesi uzun vadede ciddi maliyetler üretmektedir. Çünkü ertelenen her reform aynı zamanda ertelenen bir çözüm anlamına gelmektedir. Çözülmeyen her sorun ise zamanla daha karmaşık hâle gelmektedir. Böylece toplum hem mevcut sorunlarla yaşamaya devam etmekte hem de geleceğe ilişkin korkularını korumaktadır.

Bu durum özellikle hukuk alanında belirgin hâle gelmektedir. Hukukun temel işlevlerinden biri toplumsal değişimi yönetmektir. Değişimi tamamen durdurmak mümkün olmadığı gibi, kontrolsüz bırakmak da mümkün değildir. Başarılı hukuk sistemleri değişimi yönetebilen sistemlerdir. Değişime tamamen kapalı sistemler zamanla toplumsal gerçeklikten koparken, değişimi tamamen sınırsız bırakan sistemler de istikrar sorunları yaşayabilmektedir.

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri tam da budur. Toplum hızla değişmektedir. Ekonomik ilişkiler, iletişim teknolojileri, eğitim düzeyi, şehirleşme ve küresel etkileşim sürekli yeni talepler üretmektedir. Ancak hukuk ve siyaset sistemi zaman zaman bu değişim hızına ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Sonuç olarak toplumsal beklentiler ile kurumsal kapasite arasında bir mesafe oluşmaktadır.

Burada reformların önündeki asıl engelin hukuk eksikliği değil, güven eksikliği olduğu söylenebilir. Çünkü reform süreçleri büyük ölçüde karşılıklı güven üzerine kuruludur. Devlet topluma güvenmeli, toplum da devletin reformları yönetebileceğine inanmalıdır. Farklı toplumsal kesimler birbirlerinin taleplerini varoluşsal tehdit olarak görmekten vazgeçmelidir. Aksi hâlde her reform girişimi yeni bir kriz olarak algılanacaktır.

Nitekim dünyanın farklı ülkelerindeki başarılı reform örnekleri incelendiğinde, teknik düzenlemelerden çok güven inşasının belirleyici olduğu görülmektedir. Hukuki metinler önemlidir; ancak onları işler hâle getiren şey siyasal ve toplumsal uzlaşmadır. İnsanlar birbirlerini düşman veya tehdit olarak değil, ortak bir geleceğin paydaşları olarak gördüklerinde reform süreçleri daha kolay ilerlemektedir.

Türkiye'nin önündeki temel görevlerden biri de budur. Hukuki reformları yalnızca norm değişiklikleri olarak değil, aynı zamanda toplumsal güveni artıran süreçler olarak tasarlamak gerekmektedir. Çünkü kalıcı reformlar yalnızca yasalarla değil, zihniyet dönüşümüyle mümkün olmaktadır.

Bu nedenle Türkiye'nin hukuk tartışmaları yalnızca mahkemeler, anayasalar veya kanunlar üzerinden okunamaz. Asıl mesele, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığıdır. Devlet topluma ne kadar güvenmektedir? Toplum devlete ne kadar güvenmektedir? Farklı toplumsal kesimler birbirlerini ne ölçüde meşru kabul etmektedir? Bu soruların cevapları, birçok hukuki reformun kaderini belirlemektedir.

 

Devam edecek…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU