Japonya izlenimlerim (1): Krizantemin gölgesinde çeyrek asırlık bir seyr-i sefer

Prof. Dr. Levent Eraslan Independent Türkçe için yazdı

Tokyo'nun kalbindeki tarihi Kiyosumi Bahçesi'nde, yemyeşil çam ağaçları ve Dai-Sensui Göleti'nin yüzeyine yansıyan modern şehir silueti / Fotoğraf: Levent Eraslan

Benim için Japonya, sadece haritada bir ülke veya akademik bir literatür nesnesi değil; entelektüel yolculuğumun ilk kilometre taşıdır. 1998 yılında başlayıp 1999 yılında tamamladığım, akademik hayatımın ilk göz ağrısı olan çalışmam, "Japon sosyo-ekonomik yaşamında yükseköğretimin belirleyici rolü" başlığını taşıyordu.

İnternetin henüz hayatlarımızı bu denli kuşatmadığı, dijital veri tabanlarının ve yapay zekânın olmadığı o dönemde, kütüphane raflarında onlarca kalın kitabı karıştırarak, bilginin adeta iğneyle kuyu kazılır gibi çıkarıldığı günleri dün gibi hatırlıyorum. Değerli hocamız Bozkurt Güvenç'in *Japon Kültürü* adlı eserinin rehberliği, onun Türk antropolojisine bıraktığı derin izler ve dönemin Türk-Japon Vakfı Başkanı Cafer Tayyar Sadıklar'ın kıymetli destekleriyle şekillenen o çalışma, benim için bir makaleden çok daha fazlası; bir sosyoloğun ilk nefesiydi.

Şimdi, aradan geçen çeyrek asrın ardından, o gün makalesini yazdığım bu topraklarda bir Sosyoloji ve Eğitim Bilimleri Profesörü olarak bulunmak, benim için tarifi zor bir heyecan ve mutluluk vesilesi. Bu kez arkama dönemin literatürünü değil; akademik birikimimi, eşimi ve çocuklarımı alarak bu kadim coğrafyayı adımlıyorum. Bu ilk bölümde, teorik hafızam ile pratik gözlemlerimin çarpıştığı bazı sosyolojik izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.


Eğitim diplomasisi ve demografik dönüşüm

Japonya, sosyolojik literatürde her zaman kontrollü, homojen ve sosyal ilişkilerin belirli bir mesafe protokolüne dayandığı bir toplumsal yapı olarak tanımlanır. Bu tanım doğruluğunu hâlâ koruyor; ancak küreselleşmenin ve yaşlanan nüfus krizinin getirdiği kaçınılmaz dönüşüm de sokaklarda açıkça gözlemleniyor.

Geçtiğimiz dönemde Özbekistan (Taşkent ve Semerkant) özelinde yaptığım saha çalışmalarında, Japonya'nın Orta Asya'daki kültürel ve eğitim yatırımlarını, kurduğu enstitüleri yerinde görmüştüm. Bugün ise bu yatırımların çıktısını Tokyo sokaklarında canlı birer veri olarak gözlemliyorum. Tokyo'nun dinamik yapısında, gündüzleri üniversite sıralarında dirsek çürüten, akşamları ise kentin hizmet sektörünü omuzlayan yoğun bir Özbek ve Nepalli genç nüfus mevcut.

Japonya, kendi yaşlanan nüfusunun yarattığı iş gücü açığını ve küresel nüfuz ihtiyacını son derece planlı bir eğitim diplomasisiyle yönetiyor. Burslar ve eğitim vizeleri yoluyla ülkeye çekilen bu genç beyinler, hem Japon iş disiplinini öğreniyor hem de ülkenin sosyo-ekonomik çarklarının dönmesine katkıda bulunuyor. Türk dünyasından gençlerin Tokyo'da kendilerine bir gelecek inşa etme çabası beni bir yandan gururlandırıp mutlu etse de, bir eğitim bilimci olarak içimden şu sitemkâr düşünce geçmiyor değil:

Gönül isterdi ki tarihsel ve kültürel bağlarımızın bu denli güçlü olduğu bu pırıl pırıl gençler, yükseköğretim için Tokyo sokaklarını değil, Türkiye'deki üniversiteleri mesken tutsalardı; bu eğitim diplomasisinin merkez üssü biz olabilseydik.
 

Levent Eraslan'ın objektifinden Japonya izlenimleri Harajuku sokaklarındaki marjinal gençlik modası (solda), şehrin köklü tarihini barındıran Edo-Tokyo Müzesi (ortada) ve yerel halkla kurulan samimi kültürel bağlar (sağda) / Kolaj: Independent Türkçe
Levent Eraslan'ın objektifinden Japonya izlenimleri Harajuku sokaklarındaki marjinal gençlik modası (solda), şehrin köklü tarihini barındıran Edo-Tokyo Müzesi (ortada) ve yerel halkla kurulan samimi kültürel bağlar (sağda) / Kolaj: Independent Türkçe

 

Kültürel yarılma ve alt kültürlerin mekânsal analizi: Shibuya ve Shinjuku

İlk gün, çocuklarımın rehberliği ve modern dünyanın dinamiklerini okuma reflekslerimizle yönümüzü Batı etkisinin en yoğun hissedildiği merkezlere çevirdik. Gelenekselci Japon aydınlarının ve sosyologlarının da uzun süredir "kültürel yozlaşma" veya "aşırı Batılılaşma" argümanlarıyla eleştirdiği Shibuya, tam anlamıyla bir mikro sosyolojik laboratuvar.

Özellikle anime kültürünün, cosplay akımlarının ve küresel popüler kültürün etkisi altına girmiş gençlerin kıyafetleri, davranış kalıpları ve kendi aralarında geliştirdikleri iletişim dili, ana akım Japon kültürüne yönelik birer başkaldırı ya da kaçış alanı gibi görünüyor. Sosyal mesafenin ve kuralların bu denli katı olduğu bir toplumda, gençlerin kendilerini anime karakterleri üzerinden var etme çabası, sosyolojik anlamda bir alt kültür yaratma ve sistemin baskılayıcı normlarından sıyrılma arayışıdır. Aynı şekilde, gecesi ve gündüzüyle neon ışıklarının altında Batılı yaşam tarzını çılgınca tüketen Shinjuku da bu küresel dönüşümün bir diğer uç örneğini sunuyor.


Mikro kentler federasyonu, bürokrasi ve bir nefes alanı olarak bahçeler

Mekânsal bir analiz yapıldığında Tokyo, alışılagelmiş tek merkezli dünya başkentlerinden çok farklı bir refleks gösterir. Burası aslında tek bir şehir değil; kendi içinde bağımsız karakterleri, yönetimleri ve ruhları olan birçok farklı şehrin birleşimi gibidir. Devasa bir megakent olmanın getirdiği ağırlıkla, bir tarafta devlet bürokrasisinin en rasyonel ve kurallı yüzü tıkır tıkır işlerken, diğer tarafta her biri kendi ekosistemini yaratmış çok renkli ve heterojen yapılar yan yana varlığını sürdürür. Şehrin her bir bölgesi, kendi sosyo-ekonomik ve kültürel kodlarına sahip mikro kentler federasyonu gibidir.

Bu devasa bürokrasi, gökdelenler ve insan selinin ortasında Tokyo, insana hiç beklemediği bir anda muazzam vahalar sunar. Kentin içinde yer alan geleneksel bahçeler, sadece estetik birer peyzaj harikası değil, aynı zamanda bu yoğun metropol hayatında kitleler için hayati birer nefes alma aracıdır. Kaldığımız bölgenin hemen yanı başındaki Kiyosumi Bahçesi'nde (Kiyosumi Teien) bu gerçeği bizzat yaşayarak deneyimledik. Dışarıdaki o büyük şehrin uğultusunun, bahçenin kapısından içeri girildiği anda bıçak gibi kesilmesi ve yerini doğanın dinginliğine bırakması, harika bir tezat oluşturuyor. Japon insanının o mesafeli ve gergin iş disiplini, bu bahçelerde yerini doğayla kurulan sessiz bir bağa bırakıyor.
 

 

Yaşayan tarih ve kolektif bellek: Kiyosumi-Shirakawa'dan Edo Müzesi'ne

Kiyosumi Bahçesi'ni de bağrında taşıyan Kiyosumi-Shirakawa; Edo döneminin tarihî izlerini günümüze taşıyan, geçmişte samuray kültürünün nefes aldığı, 2 eski mahallenin birleşmesiyle oluşmuş nevi şahsına münhasır bir bölge. Burası, Tokyo'nun o kaotik ve hızlı ritminin aksine; sakin, dingin, mahalle kültürünün tüm sıcaklığını koruyan ve sakinlerinin entelektüel düzeyinin yüksekliğini her köşe başında hissettiren bir vaha. Geleneksel ahşap mimarinin esintileriyle modern kahve kültürünün harmanlandığı bu mahalle, Japonya'nın geçmişi yok etmeden geleceği inşa etme becerisinin somut bir kanıtı.

Gezi listemizin diğer durakları olan Tokyo Kulesi, kadim inanışların sessiz şahitleri olan Şinto tapınakları, sumo güreşçilerinin ritüellerini barındıran Sumo Müzesi ve özellikle Tokyo Edo Müzesi, bu kolektif belleğin nasıl diri tutulduğunu gösteriyor. Edo Müzesi'nde bizzat deneyimlediğim "yerinde müze öğretimi" uygulamaları, pedagojik açıdan muazzam bir ders niteliğindeydi. Tarihin sadece sergilenen cansız nesnelerden ibaret olmadığını, çocukların o tarihî alanlarda yaşayarak, dokunarak ve hissederek öğrendiklerini gördüğümde, bir eğitimci olarak iç geçirmeden edemedim: Keşke bizim kendi müzelerimizde de geçmişin o asil mirası, yarınımızı inşa edecek çocukların neşeli sesleriyle böyle yankılansa...
 

Tokyo'nun en eski ve ikonik Budist tapınağı olan Sensō-ji'nin (Asakusa Kannon Tapınağı) gece ışıklandırması altındaki görkemli ana salonu (Hondō) / Fotoğraf: Levent Eraslan
Tokyo'nun en eski ve ikonik Budist tapınağı olan Sensō-ji'nin (Asakusa Kannon Tapınağı) gece ışıklandırması altındaki görkemli ana salonu (Hondō) / Fotoğraf: Levent Eraslan

 

Kitle turizminin tüketim çıkmazı: "Bavul doldurma" sığlığına bir sitem

Neredeyse gittiğim her ülkede rastladığım ve duyduğumda içimi sızlatan o meşhur sahne, ne yazık ki Japonya'da da peşimi bırakmadı. Elinde telefonla, "Abla burada çok ucuz, bunlardan da alayım mı?" diye yankılanan o heyecanlı ses tonunu, ne yazık ki Tokyo'nun o muazzam müzelerinde, kadim tapınaklarında ya da köklü kültürel alanlarında duyamadık. Bilgiye, tarihe ve estetiğe karşı gösterilmeyen o coşkulu refleksin, tüketim nesnelerine karşı bu kadar büyük bir iştahla sergilenmesi insanı gerçekten düşündürüyor.

Bu sitemim, özellikle sosyal medya platformlarında Japonya izlenimlerini sadece alışveriş, tüketim ve marka avcılığı üzerinden kurgulayan sığ anlayışadır. Çeşitli kozmetik markalarının, tekstil ürünlerinin veya ayakkabıların adeta gönüllü reklamını yapan; Türkiye'deki tabirle "bir milyoncularda" satılan ürünleri anlatıp, iş tarihe, kültüre ve medeniyete geldiğinde ortalıkta görünmeyen Türk turist profilini eleştirmek gerekiyor.

Japonya, sadece bavulların doldurulacağı, vizesiz seyahat imkânı sunan bir destinasyon değildir. Aksine burası; küreselleşmenin tek tipleştirici baskısına karşı kendi kadim değerlerini koruyabilmiş çok güçlü bir kültür direnci ülkesidir. Bir toplumu tanımak, onun pazar tezgâhlarını değil, ruhunu ve belleğini oluşturan mekânları anlamaktan geçer. Dolayısıyla Japonya'yı sadece bir alışveriş merkezi gibi görmek, bu ülkenin medeniyet mirasına karşı büyük bir haksızlıktır.


Son söz yerine

1998'deki genç bir araştırmacının teorik heyecanı ile bugünün sosyoloğunun gözlemleri Tokyo'da buluştu. Yıllar önce Ruth Benedict'in o meşhur çalışmasında Japon ruhunu zarif, kontrollü ve düzenli peyzajıyla simgelemek için seçtiği o "krizantem çiçeği" betimlemesi, bugün Tokyo'nun o devasa metropol hayatının ve bahçelerinin içinde canlı bir sosyolojik gerçeklik olarak hâlâ karşımızda duruyor.

Japonya; Batı'nın seküler tüketim kültürü ile Doğu'nun o sarsılmaz, kontrollü, hiyerarşik ve samuray kodlarından beslenen geleneksel yapısını aynı potada eritebilmiş bir toplum. Bu kontrollü yapının eğitim, gençlik ve sosyal yaşam üzerindeki yansımalarını incelemeye, Tokyo'nun arka sokaklarındaki sosyolojik kodları çözmeye sonraki bölümlerde de devam edeceğiz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU