Gelenekselci Sünni dünyası, Muaviye'nin "adil", yönetiminin de "adaletli" bir yönetim olduğunu ya da en fazla onun alışılmışın dışında "farklı içtihatlarda bulunduğunu" söyler ve peşinden de hemen fakihler için söylenen şu kaideyi aktarırlar:
İçtihat eden birisi, şayet içtihadında isabet ederse 2, etmezse 1 sevap alır.
Buradan bakıldığında Muaviye'nin yaptıklarının tümü, kendisine sevap kazandırmaktadır.
Çünkü şayet içtihadını İslamî hükümler ve ilahî hakikatlere uygun düşecek şekilde tutturabilmiş ise 2 sevap, tutturamamış ise yine de 1 sevap almış olmaktadır.
Dolayısıyla ne yaparsa yapsın, hatta en büyük cinayetleri dahi işlemiş olsa, yine de sevap almaktadır. Kısacası onun günahı diye bir şey söz konusu değildir.
Peki İmam Ali'nin durumu nasıldır?
Onun kendisi adil olmakla birlikte, acaba yönetimi nasıl bir yönetimdir?
Diğer bir ifadeyle, "İmam Ali'nin yönetimi, adalete mi yoksa zulme mi dayalı bir yönetimdir?"
Bu sorulara şöyle bir cevap vermek mümkündür:
İmam Ali'nin yönetiminin nasıl bir yönetim olduğunu anlamak için hem "adalet"in ne anlam ifade ettiğine hem de "yönetimde adaletin nasıl bir rol oynadığına" bakmak lazım.
Elbette ki "adalet", farklı disiplinlerde çeşitli şekillerde ele alınan geniş bir kavramdır.
Örneğin bu konu âlimler tarafından ele alınıp; "fıkhî adalet", "felsefî adalet", "hukukî adalet", "sosyal adalet", "ilahî adalet", "ahlakî adalet" vs. şeklinde incelenmiştir.
Fakat biz burada özellikle de konumuzla ilgili olan adaletin 2 türünden söz edeceğiz:
- Bunlardan biri "zatî adalet",
- Diğeri ise "mevzuî adalet"tir.
Mevzuî adalete "yasal adalet" veya "pozitif adalet" de denir.
"Zatî adalet", insanın zatî itibarıyla adil oluşudur. Bu adalet, bireyin içsel adalet anlayışına dayanır.
Yani bu tür adalet, kişinin "vicdanı", "ahlakî değerleri" ve "kişisel doğruları" istikametinde adil olup olmadığını belirler. Bu tür bir adalet subjektiftir ve kişiden kişiye değişebilir.
Zatî itibarıyla adil olan bir insan, asla rezilliğe ve utanç verici işlere temayül etmez. Dolayısıyla doğru bir insan olur.
Yani asla "yalan konuşmaz", "hıyanet etmez", "hak ve hukuktan ayrılmaz" vs.. Buna "ahlaksal adalet" de denir.
Tabiatıyla İmam Ali, bu tür adaletin zirvesindeydi.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
"Mevzuî adalet" ise yönetimle ilgili adalettir. Bu adalet türü, kişinin zatında değil, onun dışında olan bir şeydir.
Yani bir insan zatî itibarıyla adil olmayabilir ve günahlara bulaşabilir. Örneğin, "yalan konuşabilir", "namaz kılmayabilir", "rezilliklerden uzak durmayabilir".
Fakat yönetimi altındakilere karşı adil olabilir. İşte buna "mevzuî adalet" denir. Yani böyle bir insanın koyduğu kanunlar adil olabilir, genelin maslahatını/menfaatini gözetebilir.
Çünkü bilindiği üzere siyasi otoriteyi elinde bulunduranların hedeflerinden biri de "halk içerisinde adaleti ikame etmek", "güven ortamını sağlamak" ve "düzeni korumaktır".
Daha açık söylemek gerekirse bu 3 şey, her siyasi hükümetin temel görevlerindendir.
Yeni dönemlerde siyasi otoritelerin görevleri arasına 2 görev daha ilave edilmiştir:
- Bunlardan biri "hizmet",
- Diğeri ise "özgürlük"tür.
Eski yönetimlerin hedefleri arasında "halka hizmet" diye bir şey yoktu.
Nebi'nin, Raşit halifelerin, Emevî ve Abbasi halifelerinin üstlendikleri siyasi otorite dönemlerinde hastane açmak, okul yaptırmak, yetim yurdu inşa etmek vs. gibi kamuya hizmet verecek müesseseler mevcut değildi.
Bu gibi halka hizmet görevleri, son dönem hükümetlerinin hedefleri arasında yer almıştır.
"Özgürlük" görevi de öyledir. Vatandaşın özgürlüğünü müdafaa etmek de sonraları yönetimlerin görevleri arasına girdi.
Modern yönetimler için en önemli görevlerden biri, vatandaş olan bireylerin kendilerine has "inanç", "düşünce", "ideoloji", "siyasi", "protesto" vs. gibi özgürlüklerini koruma altına almaktır.
Bu saydığımız şeyler eski yönetimler döneminde mevzubahis değildi. Fakat bunlar, şimdiki yönetimlerin hedefleri arasına konulmuştur.
Siyasi yönetimler, toplumun maslahatı (menfaati) üzerine kuruludur. Çünkü yönetimlerin üzerine kurulduğu esaslar "itibarî/farazî"dir.
Yani insan toplulukları arasında önceleri "devlet" diye bir şey bilinmezdi. Fakat kabile sayısı çoğalınca ve kendi aralarındaki anlaşmazlıklar artınca "devlet" diye bir güce ihtiyaç duyuldu.
Dolayısıyla kendi aralarında bir "yönetici" oluşturmaya karar verdiler. Buradan bakıldığında "siyasi otoriteler", insanların anlaşmazlığının bir ürünüdür.
Şayet insanlar arasında anlaşmazlık olmazsa hükümet de olmaz ve ona ihtiyaç da kalmaz. Bundan ötürü diyebiliriz ki hükümet, toplumun maslahatına (yararına) dayanmaktadır.
Siyasi otoritelerin adaletle davranması da "maslahata" dayalıdır. Ve bu tür adalet, "zatî" değil, "mevzuî adalet"tir.
Yani takvalı ve Allah'tan korkan insanda "fıkhî adalet" bulunur. Bu tür insanlara fıkıh dilinde "adil insanlar" denir.
Çünkü bu tür insanlar rezillik ve haramlardan sakınır, farzları ikame ederler. Bundan dolayı da bunlara fıkıh literatüründe "adil insan" denir.
İmam Ali'nin "zatî adalete" sahip olduğu hususunda tüm dünya ittifak etmiş ve onun muttaki olduğu kanaatine varmıştır.
Daha açıkçası İmam Ali, ahlakî ve zatî adalet hususunda zirve yapmıştır. Fakat yönetimi döneminde "mevzuî adalet" hususunda, itiraf etmek gerekir ki bilerek başarısız olmayı tercih etmiştir.
Yani toplumun maslahatı hususunda mevzuî adaleti gerçekleştirmede kasıtlı olarak başarı göstermemiştir.
Fakat Muaviye bu hususta başarı sergilemiştir. Çünkü Muaviye'de "zatî adalet" diye bir şey yoktu.
Zira o, dünya ehli biriydi ve İslam'dan önce de Ebu Süfyan'ın yanında büyüyüp ondan eğitimini almıştı.
Mekke'nin fethinden sonra ister istemez İslam'ı kabul etmek mecburiyetinde kalmıştı.
Yönetimi ele geçirdikten sonra adam öldürme ve kan dökme gibi işlerle uğraşmaktan da vazgeçmedi.
Nitekim Peygamber'in en takvalı ashabından olan Hücr b. Adiy'i ve oğlunu, 9 adamıyla birlikte, İmam Ali'ye küfretmedikleri için açık bir alanda halkın gözleri önünde kafalarını kestirdi.
Dolayısıyla Muaviye'de "zatî takva" diye bir şey mevcut değildi. Aslında bunun böyle olduğunu tüm Müslümanlar biliyor.
Fakat genelin maslahatına yönelik "mevzuî adalet"i icra etme hususunda da hayli gayret sarf etmiştir.
Bundan olsa gerek, İmam Ali kendi hükümetinde başarısızlığa uğramış ve "mevzuî adaleti" pek de önemsememiştir.
Kendi kardeşi Akil'e tek bir dirhem dahi vermemiştir. Oysaki kendisi diyor ki, onun çocukları açlıktan benizleri sararmış bir duruma gelmişlerdi.
Kardeşi Akil'e 1 dirhem dahi vermediği için o da Muaviye'ye gidip sığınmıştır.
Çünkü İmam Ali'nin adalet anlayışı, öz kardeşine bile 1 dirhem fazladan para vermesine engel olmuş; "Arap", "Acem", "dost", "düşman" vs. arasında fark gözetmez bir hâle gelmişti.
Buna karşılık Muaviye, "kabile reislerine bolca para akıtıyordu."
Örneğin, bir kabile reisine 100 dinar (altın) verip onun emrinde bulunan 3 veya 5 bin kişilik kabile üyelerini kendi emri altına alıyordu.
Muaviye'de "zatî adalet" yoktu ama Şam'ın tümünü ve yine İmam Hasan ile sulh ettikten sonra, bir ucu Doğu'ya, diğer ucu Batı ve Afrika'ya dayanan koskoca o imparatorluğu oluşturan İslam âlemini kendi buyruğu altına almıştı.
Hicrî 40 ile 60 yılları arasında (yani bu 20 yıllık zaman zarfında) ona karşı hiç kimse ne bir isyan teşebbüsünde bulundu ne de herhangi bir bölgede isyan çıktı.
Hatta Medine halkından ve yine İmam Hasan ile İmam Hüseyin'den dahi bir ses çıkmadı. Nebi'nin sahabesi bile ondan razı oldular.
Bunun nedeni, onun "mevzuî adaleti" tatbik etmesiydi. İmam Ali ise "zatî adalet"te o kadar başarı sağlamışken, "mevzuî adalet" hususunda, biraz sonra açıklayacağımız nedenlerden dolayı kasıtlı olarak başarı göstermedi.
Fakat İmam Ali, Hz. Nebi ile mukayese edildiğinde, Nebi "zatî adalette" başarılı olduğu gibi "mevzuî adaleti" yürürlüğe koymada da başarı sağladı.
Çünkü görüyoruz ki Nebi, Huneyn Savaşı'nda hayli ganimet elde etmişti. O ganimetlerin tümünü Ensar'ı bundan mahrum bırakıp kendisinin de mensubu bulunduğu Kureyş kabilesine verdi.
Zira o andaki maslahat bunu gerektiriyordu. Ensar ise onun bu tavrına muhalefet edip şöyle dediler:
Nebi, kendi aşiretini görüp bizi unuttu.
Sonra Nebi onların bu sözlerini duyup onlara şöyle dedi:
İnsanlar deve ve koyunlarını alıp evlerine onlarla giderken, sizler Allah'ın Elçisi'ni alıp evinize onunla dönmekten razı değil misiniz?
Ensar da, "Evet, ya Resulullah. Razıyız" deyip konuyu öyle kapattılar. Böylece Resulullah, onlarla birlikte Mekke'den Medine'ye intikal etti.
Sonuçta şunu söyleyebiliriz:
Nebi, adaletin her 2 türüne de riayet etti. Yani hem "zatî" hem de "mevzuî" adaleti gerçekleştirdi.
Diğer bir ifadeyle Nebi hem ahlaksal adalete uydu hem de maslahatsal adaleti (yani genelin çıkarını) korudu.
Fakat İmam Ali, genelin çıkarına pek de riayet etmedi. Çünkü Nebi, "tesis/kuruculuk" asrındaydı ve öyle yapması gerekirdi.
Yani İslam'ı tesis ettiği için genelin maslahatına riayet etmeliydi. İmam Ali döneminde ise artık İslam güçlüydü.
Bundan olsa gerek şöyle diyordu:
Ben, kendimin bozulmasına mal olacak şekilde sizlerin maslahatına riayet etmem. Ben sizleri nasıl ıslah edeceğimi de çok iyi biliyorum, fakat sizleri ıslah etmemin kendimi bozmama sebep olacağından korkuyorum.
Buradan bakınca İmam Ali için "ahlakî" ya da "zatî" adaletin ne kadar önem arz ettiğini anlamış oluyoruz.
Ve yine onun için bu adaletin, "mevzuî adalet"ten kat kat üstün olduğunu müşahede ediyoruz.
İşte burada "İmam Ali neden mevzuî adaleti uygulamadı?" gibi bir soru ile karşı karşıya kalabiliriz.
Çünkü bir yönetimi ayakta tutabilmek için tek başına "zatî adalet" yeterli olmuyor; genelin maslahatını da göz önünde bulundurmak icap ediyor.
Zira daha önceden de işaret ettiğimiz gibi, yönetimin hedeflerinden biri "genelin maslahatını gözetmek"tir.
Hatta hukukî adaletin hilafına olacak şekilde olsa dahi, onu gözetmesi gerekir.
Yani kanunların (yasanın) hilafına da olsa orada mevzuî maslahatı icra etmelidir.
Çünkü bakıyoruz ki Nebi, Huneyn Savaşı'nda kanunun hilafına hareket etmiştir.
Zira Kur'an'daki hüküm (Enfal: 41), ganimet olarak alınan humusun 4/5'inin yetime, yolda kalmışa, yoksula ve yakınlara verilmesini emrediyor olmasına rağmen, Nebi kanunun hilafına hareket ediyor ve toplumsal maslahat uğruna onların tümünü Kureyş kabilesine veriyor.
Kimi zaman bizim kendi ülkemizde de toplumsal maslahat icabı hükümetler "genel af" ilan etmekte ve adi suç işleyenleri hapishanelerden çıkarmaktadır.
Hatta çoğu zaman sivil halk protestolarında birtakım insanlar hükümet aleyhine sloganlar atıp camları indirse ve çevreye zarar vermiş olsalar bile, o şahısların tümüne, yasalara aykırı olsa dahi, hükümet toplumsal maslahatı göz önüne alarak dokunmamakta ve herhangi bir cezai işlemde bulunmamaktadır.
Ve buna "uzlaşma adaleti" (yani çatışma yerine uzlaşma yoluyla bir konunun halledilmesi) denir.
Fakat 20 kişi bir yere saldırsa ve orayı yakıp yıksa, bilindiği gibi polis onları tutuklayıp mahkemeye çıkarır, hapse atar ve yıllarca mahkûmiyet cezası verilir.
Fakat bu işler yoğun bir halk kitlesi tarafından yapıldığı takdirde, toplumsal maslahat icabı devlet "uzlaşmacı" bir tavır takınıp onların yaptıklarını görmezden gelir.
Şayet hükümet o halk kitlesiyle uzlaşmacı bir tavır takınmaz ise, kendisi yıkılıp gider.
Bundan dolayı din veya hükümetler, halk yığınlarıyla birlikte "uzlaşma adaletini" uygulamışlardır ve hâlâ da uygulamaktadırlar.
Daha doğrusu hükümetlerin adaleti, "maslahat adaleti"dir.
Fakat İmam Ali bunu yapmıyordu.
Yapmamasının sebebini şöyle izah etmek mümkündür:
"Ahlaksal/zatî adalet" hususunda hak Ali iledir.
"Siyasi/mevzuî adalet" hususunda da hak, Muaviye iledir.
Yani, siyasette de genelin maslahatına riayet etme hakkı vardır.
İmam Ali de bunun bilincindeydi ve maslahatçı adaleti uygulamadığından dolayı halkın kendisinden memnun olmadığını biliyor ve görüyordu.
Bundan dolayı 4 yıl birkaç aylık hükümeti döneminde Küfe halkı, onun aleyhine başkaldırdı.
Çünkü halk, onun aşırı derecedeki adaletinden razı değildi.
Ekonomi bozulmuştu, fetihler yoluyla ganimetler elde edilmiyordu.
Dışarıdan ganimet diye bir şey gelmiyordu. Yoğun bir şekilde iç savaşlar oluyordu vs...
Şayet bir toplum adalet ile güvenlikten birini tercih etmeye zorlanırsa, elbette ki insanlar adaleti değil, güvenliği tercih ederler. Çünkü güvenlik/emniyet insanın hayatıdır.
İmam Ali, 4 yıl zarfında "Cemel", "Sıffin" ve "Nehrivan" savaşları gibi 3 büyük savaşla karşı karşıya kaldı.
Bu savaşlarda binlerce insan öldü ve on binlerce çocuk yetim, kadın ise dul kaldı.
Dolayısıyla onun yönetimi altındaki insanlar kendilerini güven içinde görmüyorlardı.
Demek ki bir hükümet için ilk derecede önemli olan şey, halkını güven ve emniyet içerisinde yaşatmaktır.
Adalet ise ikinci derecede gelmektedir.
Bu durumdan dolayı bütün halk, hatta başkent olarak seçtiği Küfe'deki Hariciler vs. her taraftan onun aleyhine başkaldırdılar.
İmam Ali tüm bunları biliyor ve Nehcü'l-Belâğa'da da kaydedildiği üzere bu konuları şöyle dillendiriyordu:
Bazen süsün helal yüzü görülür, ancak mümin ondan sakınır ve….
Daha açıkçası İmam Ali "mevzuî adaleti" uygulamıyordu.
Çünkü onu uygulayan Muaviye'ye karşı, takva ehli olanların dahi onun oyununa gelip o oyunları yuttuklarını görüyordu.
Buradan hareketle İmam Ali'nin "mevzuî adaleti" niçin uygulamadığı hususunda şunları söylemek mümkündür:
- Birincisi: İmam Ali kendini dinin imamı olarak görüyordu. Dinin imamı, Muaviye'nin tam zıddı olur. Çünkü Muaviye kendini bir kral olarak görüyordu. Raşit halifeler de kendilerini hem dinin hem de dünyanın sultanı olarak görüyorlardı.
Fakat İmam Ali, ilk önce kendini "dinde imam" olarak tasavvur ediyordu. Böyle bir insanın kendisini riyakâr (gösterişçi) ve müdahaleci olarak görmesi ve göstermesi söz konusu olmazdı.
Yani öyle yapsaydı, kendini öncelemiş olurdu. Çünkü dinin "tevhit", "adalet", "özgürlük", "eşitlik", "şura", "men-i zarar/müdahalenin men'i", "toplumsal yardımlaşma" vs. gibi ilkeleri vardır. Yani din, değer ve ilkelere sahip olmayı gerektirir ve biz bu konuyu İmam Ali üzerinden laiklere söylüyoruz.
Onlara diyoruz ki İmam Ali hem din adamlığı kisvesini hem de dünyevi kisve olan devlet başkanlığını kendi üzerinde taşıyordu. Yani hem dini hem de dünyevi boyutları kendi üzerinde cem etmeye gayret ediyordu.
Bu da mümkün olmuyordu. Çünkü bu iki sorumluluğun biri ilkeleri gerekli kılıyor ve insanın onlara riayet etmesini icap ettiriyor, diğeri (mevzuî adalet) ise halkı memnun etmeyi gerekli kılıyordu. Bu iki karpuz bir koltuğa sığmadığından dolayı da İmam Ali, dinî imamlığı dünyevi siyasete tercih etmiştir.
- İkincisi: İmam Ali, insanlara "adil imamın" ne olduğunu anlatmak istiyordu. Yani özellikle de Emevîlere şunu izah etmeye çalışıyordu:
"Dinî meseleler, öyle Muaviye gibi halkın rızasını kazanmak için yapılacak şeyler değildir. Muaviye insanları gerçekte ‘adalet' ile değil, ‘zorbalık', ‘korku', ‘hırs' ve ‘hile' ile yönetiyor."
Yani İmam Ali için hem dinin imamı olmak hem de insanlara para dağıtıp onları dünyevi şeylere sevk ederek yönetmek uygun düşmüyordu. İnsanları ölüm ve zindan korkusu vs. gibi şeylerle yönetmek, dinî imamın işi değildir.
Daha doğrusu Muaviye, toplumun maslahatından daha çok kendi menfaatini göz önünde tutup öyle hareket ediyordu.
Nitekim Muaviye'nin kendisi de İmam Hasan ile sulh yaptığında Küfe'ye kadar gelip halkı Küfe Camii'nde topladı ve onlara hitaben şöyle dedi:
"Benim sizin oruç tutup namaz kılmanızla işim olmaz. Benim işim, size hâkimiyet kurmak ve emirlik yapmaktır."
Bu konuşmaların tümü tarihte kayıtlıdır. Yani onun ne olduğunu Sünni Müslümanlar da çok iyi biliyorlar. Daha doğrusu Sünni Müslümanlar, onun adil olup olmadığı ve namaz kılıp kılmadığı hususuyla pek de ilgilenmiyorlar. Onlar (Sünniler) için önemli olan şey, İslam'ı yaymak, fetihler gerçekleştirmek vs.dir.
Muaviye döneminde ise fetihler ve İslam'ın yayılması gerçekleşti ve birçok ganimet ele geçirildi. Kısacası Sünni Müslümanların sultandan bekledikleri şey, güçlü ve geniş bir devlettir. Fakat bu, İmam Ali döneminde gerçekleşmedi.
- Üçüncüsü: İmam Ali, "adil bir imam nasıl olur", onun örneğini oluşturmak ve bunu genelde Müslümanlara, özelde de Emevîlere izah etmek istiyordu. Bundan dolayı ondan sonra baş gösteren tüm kıyamlar, İmam Ali'yi örnek alarak başkaldırılarını gerçekleştirmiş ve onu adil bir hâkim olarak görmüşlerdir.
Çünkü isyancılar, İmam Ali ile Muaviye arasındaki yer ile gök kadar olan farklılığı görebiliyorlardı. Zira Emevî halifelerinde "servet", "cariye", "köle" ve "güç" aşıp taşmıştı.
İmam Ali'den önce Emevî halifesi Osman b. Affan döneminde devlet makamları ve coğrafyanın tüm bölgeleri, Beytü'l-Mal vs. Emevîler arasında taksim edilmiş ve Müslümanlara hiçbir şey bırakılmamıştı. Bunları göz önüne alarak İmam Ali yeniden bir düzen oluşturmak istedi ve salih bir yönetici nasıl olur, onu ortaya koymaya çalıştı.
Kendisinin bu yolda öldürüleceğini de biliyordu. Çünkü bu yaptıkları, kendinden öncekilerin yaptıklarının tam tersineydi. Dolayısıyla adalet ile hükümet ayrı şeylerdir. İşte burada yine dönüp dolaşıp şu soruyu soruyoruz:
Acaba İmam Ali adil biri miydi?
Bu soruya da şu cevabı verdiler:
İmam Ali, zatî ve ahlakî adalete sahip bir şahsiyetti. Fakat mevzuî adalette, yani genel halkın maslahatına riayet etmede adaletli olma ölçüsü onunla uyuşmuyordu. Bundan dolayı da başarısız kaldı; Küfe halkı ve tüm müminler ondan razı değillerdi.
Çünkü adalet ile emniyet (savaştan dolayı ölüm ile kalım) arasında bir tercihte bulunmak icap ederse, halk kalmayı ve emniyette olmayı tercih eder.
Ayrıca siyasi otoritelerin hedeflerinden biri de halkın emniyetini sağlamaktır. Muaviye döneminde de 20 yıl boyunca halk içerisinde güven ortamı hâkim oldu.
Halk, Muaviye'nin "zatî" ve "ahlakî" adaletinin bulunmadığını bilmelerine rağmen, onun toplum içerisinde mevzuî adaleti gerçekleştirdiği için ona teslim olmuşlardı.
Onun getirdiği ganimetler vs. vasıtasıyla da Müslümanların ekonomik durumlarında iyileşmeler oldu.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish