Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Suat Kılıç, partisinin MYK toplantısı ardından gündeme dair açıklamalarda bulundu. Kılıç, Van-Erciş kara yolunda devriye görevi yapan jandarma aracıyla ticari aracın kazası sonucu şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Samet Karabulut'a rahmet, yaralananlara geçmiş olsun dileklerini iletti.
Ankara’da açlık grevinde olan özel okul öğretmenleriyle tam dayanışma içinde olduklarını belirten Kılıç, şunları kaydetti:
İster kamu görevlisi ister özel okul çalışanı olsun öğretmenlerimizin biber gazına, şiddete, copa maruz kalmasını reddediyoruz. Eylemdeki öğretmenlerin başta taban maaş düzenlemesi olmak üzere haklı taleplerini destekliyoruz. Özel sektörde öğretmen taban maaşı en düşük memur maaşına endekslenmelidir. Özel okullar eğitim ücretlerine enflasyonun da üzerinde zam yaparken, okul giysileri ve kırtasiye malzemelerini öğrencilere fahiş fiyatlarla satarken var, öğretmenlere emeğinin alınterinin karşılığını verirken yok. Paylaşımda adalet yok. Böyle adalet olmaz. Böyle eğitim olmaz. Daha önceki vaatlerimizde yer verdiğimiz gibi öğretmen atamalarında mülakat gibi istismara müsait subjektif yöntemlerin terk edilmesini istiyoruz. Mesleki yeterlilik, alan bilgisi, Türkçeye hakimiyet gibi olmazsa olmaz objektif kriterlere göre öğretmen atamalarının adaletle yapılmasını istiyoruz. Ankara’da coplanan, biber gazı sıkılan öğretmenler, okullarda çocuklara ne anlatacak? Devleti tanımlarken hangi cümleleri kuracak? Milli Eğitim Bakanı bir çocuğun ayakkabısının çözülen bağcığını bağlıyor da binlerce öğretmenin sorununa neden bakmıyor?
Çözümsüzlüğe terk edilenler sadece öğretmenler de değil bu arada. Kamu mühendisleri de unutuldu. Belediye ve şirket taşeronları da unutuldu. Sözleşmeli erbaş ve erler de unutuldu. Güvenlik korucuları da unutuldu. İktisadi ve idari bilimler fakültesi mezunları da unutuldu. Kademeli emeklilik bekleyenler de unutuldu. Staj ve çıraklık mağdurları da unutuldu. KHK’dan atılıp beraat ve takipsizlik alanlar da unutuldu. İktidarda bulunan arkadaşlar, söz verirken varlar sorun çözerken yoklar. Böyle adalet olmaz. Böyle yönetim olmaz. Böyle iktidar olmaz.
"NATO'dan geriye kalan trafik çilesi olmamalı"
36. NATO Zirvesi 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde toplanıyor. Konjonktür ve Türkiye’yi çevreleyen savaşlarla bir arada düşünüldüğünde NATO tarihinin en kritik zirvesi. Türkiye bu zirvede veren değil, alan olmalıdır. Üretici ortağı olduğumuz, parasını ödediğimiz, binlerce parçasını ürettiğimiz F-35 savaş uçaklarını teslim almalıyız. Mevcut envanterin bel kemiği olan F-16 savaş uçaklarının modernizasyon projesinin onayı alınmalıdır. NATO’nun Türkiye’ye borcu olan Patriot savunma sistemlerinin teslimatı yapılmalıdır. NATO’dan geriye kalan, çektiğimiz trafik çilesi olmamalı, Türkiye, stratejik müttefiklikle bağdaşmayan tehdit ve kuşatmalardan kurtulmalıdır. Bu zirve, NATO’nun Türkiye’de yeni bir üs kurmasıyla sonuçlanmamalıdır.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
"Emekli ve asgari ücretlinin geliri açlık sınırının üzerine çıkartılmalı"
Ankara’da 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin lirayı aştı. Asgari ücretle çalışanlar kirayı mı ödesin, faturaları mı ödesin, ulaşım giderlerini mi ödesin? Faturalar ödendiğinde mutfağa kuruş kalmıyor. Mutfak harcamaları karşılandığında kira ödemesi açıkta kalıyor. Emeklilerimizin durumu daha da vahim. Asgari ücretlinin, emeklinin sesi duyulmalıdır. Temmuzda ara zam mutlaka yapılmalıdır. Emekli aylıkları ve asgari ücret açlık sınırının üzerine çıkarılmalıdır.
Değinmek istediğim bir konu da pasaport ve vizeler. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları maalesef, Avrupa ülkelerine gidebilmek için Schengen vizesi kuyruklarında bekliyor. Turist de olsanız, iş insanı da olsanız, öğrenci de olsanız vize yok. Farklı toplumsal kesimler hususi pasaport hakkı talep ederek vize engelini aşmaya çalışıyor ama bu da çözüm değil. Özel pasaportlar çoğaldıkça vize işlemleri daha da zorlaşıyor. Gerçek çözüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Avrupa’ya vizesiz seyahat edebilecekleri sosyo-ekonomik ve diplomatik ortamı sağlamaktır. Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu layık olduğu değere taşıyacak adımları atmaktır."
"Konuşulması gereken muhalefetin adayı ya da adaylarının kim olacağıdır"
Kılıç, açıklamalarının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Bir muhabirin, "Dün AKP Sözcüsü Ömer Çelik, 'AK Parti'nin adayı önümüzdeki seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan' dedi. Ya anayasa değişikliği ya da Meclis'ten geçmesi lazım. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?" sorusuna şöyle yanıt verdi:
Ben doğrusu yargıda alınacak kararların, atılacak adımların iktidarın çok yakın ve sıkı takibi, denetimi altında olduğunu görüyorum. Yani iktidar bir şeyi hukuka ve anayasaya nasıl uyduruyorsa toplumun geneli o şekilde bir kabul içerisine giriyor. Dolayısıyla Sayın Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adaylığını tartışmanın bir faydasına kani değil. Sayın Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olmak istediği takdirde olacaktır. Çünkü yıllar önce ana muhalefet partisi 'Aday olabilmesi için erken seçim yapılması lazımdır' dedi. Sonra da anayasa yorumcuları 'Bir hafta önce de olsa bir ay önce de olsa erken seçim erken seçimdir' diyerek bu kapıyı sonuna kadar açtı. Bugün yapılması gereken Sayın Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adaylığını tartışmak değildir. Olmak istediği takdirde aday olacaktır. Bugün konuşulması gereken muhalefetin cumhurbaşkanı adayı ya da adaylarının kim olacağıdır. Sayın Erdoğan'ı cumhurbaşkanlığı seçimi yarışında muhalefetin hangi isimle zorlayacağıdır. Muhalefetin bunu konuşması lazım ama muhalefette de başta ana muhalefet partisi olmak üzere maalesef çok büyük bir dağınıklık var. CHP'nin resmi genel başkanı ve CHP içerisinde yaşananlara bakıldığı zaman iktidarın ve Sayın Erdoğan'ın ve de Sayın Devlet Bahçeli'nin arzu ettiği, istediği politik ortam her geçen gün daha da şekillenmektedir diye düşünüyoruz.
"AP'nin raporundan rahatsızlarsa üyelik sürecini sonlandırarak kurtulabilirler"
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye Raporu’na ilişkin eleştirilerini değerlendirmesi istenen Kılıç, şunları söyledi:
Avrupa Birliği'nin Türkiye raporları hiçbir zaman Türkiye'ye 'lokum sepeti' gibi sunulmadı. Her zaman Türkiye'ye yönelik çok sert eleştirilerde bulundular. Raporun satır başlarına başlıklarına ben de baktım. Rapor gerçekten kabul edilemez ibareler içeren bir rapor. Rapor hiç hakkaniyetli değil. Rapor adaletli değil, rapor eşitlikçi değil, dengeli değil. Her şeyden evvel o raporda Türkiye ile ilgili bahsettikleri yaşanan problemlerin kahir ekseriyeti Avrupa Birliği'nin Türkiye'nin tam üyelik sürecine yönelik ilgisizliğinden, alakasızlığından, ikiyüzlülüğünden, sahtekarlığından kaynaklanmaktadır. Eğer Avrupa Birliği, Maastricht kriterleri noktasında, Kopenhag kriterleri noktasında Türkiye'nin yaptıklarının karşılığı olarak nice Doğu bloku ülkesini üyeliğe alırken Türkiye'yi de almış olsaydı bugün bu raporda bahsedilen konuların çoğu gündemimizde bile olmayacaktı. Avrupa iki yüzlü, Avrupa sahtekar, Avrupa'nın Türkiye'nin tam üyelik sürecine yönelik yaklaşımı tam manasıyla üçkağıtçı bir yaklaşım, güvenilir değil, tekin değil, endişe verici bir yaklaşım. Türkiye'yi bu süreçte niye tutuyorlar? Çünkü Türkiye onlar için bir ön karakol durumunda. Göç dalgalarına karşı bir ön karakol, uyuşturucu trafiğine karşı bir ön karakol, terör konusunda bir ön karakol. Türkiye'yi kaybetmek istemiyorlar. Türkiye'yi içine de almak istemiyorlar. Az önce pasaport ve vize meselesinden bahsettim. Tam üye adayı olan Türkiye adaylığımızın kökleri 1950'li yıllara gidiyor. 70 yıllık bir adaylık süreci olan Türkiye'nin vize konusunda bile adeta gerilmesi kabul edilebilir bir durum değildir.
"Alternatifimiz var"
Avrupa Birliği bize bir söylüyorsa bizim onlara bin söyleyecek haklı durumlarımız var. Ama mahkeme kararlarına uyulmaması Anayasa Mahkemesi'nin hak ihlali kararlarına Türk yargısının riayet etmemesi gibi çok haklı bir takım eleştiriler de var. Bunu da görmezlikten gelemeyiz. Sayın Bahçeli iktidar ortağıdır. Eğer Avrupa Birliği'nin raporlarından rahatsızlarsa, gerçekten üyelik sürecini sonlandırarak Avrupa Birliği'nin bu raporlarına muhatap olmaktan kurtulabilirler. Bizim önerimiz bu mudur? Değildir. Bizim önerimiz nedir? Mademki üyelik sürecinin içindeyiz. Gereğini yerine getirin. Her şeyden evvel vatandaşlarımızın serbest dolaşım hakkını kurtaracak, koruyacak bir hamleyi gerçekleştirin. Yani ya onurlu bir ilişki, onurlu bir birliktelik olsun Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde ya da bırakalım onlar yoluna biz yolumuza gidelim. Alternatiflerimiz var. Her şeyden evvel bizim için D-8'ler var. D-60 var. D-160'lar var. Avrupa Birliği bizim için olmazsa olmaz değil. Ama bugünkü hükümet için madem ki olmazsa olmazdır, o zaman bir şeyleri doldurmaları elzemdir.
"Başarıyı kim üstlenecekse başarısızlığı da aynı aktörler sahiplenmeli"
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu'nun Milli Takıma yönelik eleştiriler üzerine Adalet Bakanı Akın Gürlek’i göreve davet etmesine ilişkin soruya Kılıç, şöyle yanıt verdi:
Milli takım başarısız oldu, gerçekten çok üzgünüz. Paraguay'ı da yeneriz, Avustralya'yı da yeneriz diye düşünüyorduk. ABD ile de beraber kalır en kötü ihtimalle, grup lideri olarak üst sıra devam ederiz diye düşünüyorduk. Üzgünüz millet olarak, kırgınız, yılgınız bu konuda. İyi bir oyun oynandı mı? Oynandı ama spor, skorla beraber değerlendirilen bir müessesedir. Skor yapamadığınız zaman, sporda da başarıdan değil, başarısızlıktan söz ediliyor. Pehlivan çok iyi güreşti ama tuş oldu, yenildi. Boksör çok iyi yumruklar attı, sağ kroşeler, sol kroşeler arka arkaya geldi ama nakavt oldu, yenik sayıldı. Spor, skorla mümdemiştir. İkisini birbirinden ayrı düşünemeyiz. Dolayısıyla başarısız olduk. Bu gerçeği kabul edelim. Türkiye çok başarılı olsaydı, başarıyı kimler sahiplenecek idiyse bugünkü başarsızlığı sahiplenmesi gerekenler de aynı aktörlerdir. Bakanına, federasyon başkanına, takımın hocasına varıncaya kadar her kim başarıdan payı kendisine alacaksa, başarısızlıktan da payı aynı oranda kendisine almakta mükelleftir. Bunu bir kere ifade edelim. Bir diğeri milli takımın ABD yolunda siyasi partiler tarafından hazırlanan destekleyici nitelikteki marşlarla yol almasını da doğru bulmuyoruz. Milli takım şu ya da bu partinin değil, 86 milyonun partili partisiz ortak değeridir, heyecanıdır, coşkusudur.
"Bizim çocuklara küfür etmeye kimsenin hakkı yoktur"
Kadın Milli Voleybol Takımımız Ankara'daki Milletler Ligi ön elemelerinde 4'te 4 yaptı. Bu başarı hepimizin başarısı değil mi? Voleybol spor salonunda da değil, on bin kişilik Ankara Spor Salonu'nda oynandı maçlar, biletli seyirciye bir bilet bulunamadı. Tüm biletleri tükenmiş olarak oynadılar maçlarını. Hatırla gönülle bile salona girmek mümkün olmadı. İşte bu coşkuyu bize yaşatan branşlarımız da var. Şimdi A Milli Futbol Takımı'ndan başarısızlık sorgulanmayacaksa Kadın Milli Voleybol Takımımızın başarısı da gölgede kalacaktır. Bir kere bunu ifade edeyim. Ama diğer bir boyutu var ki sporcularımıza, Bizim Çocuklar'a hakaret etmeye, küfretmeye, imalı, kinayeli kavramlarla adeta analarını, babalarını hakarete muhatap edecek şekilde aşağılamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu konuda Federasyon Başkanı'nın Adalet Bakanı'nı göreve çağırmasının da gereği yoktur. Çünkü yapılacak olan bellidir, dava yolu bellidir. Federasyon Başkanı da futbolcularımız da kendilerine yönelik küfür ve hakaretleri elbette ki yargı yoluna taşıyacaktır. Burada milli takımın oyuncuları ve aktörleri olmaları dolayısıyla kamu hukuku adına da savcılıkların rehsen harekete geçmesi mümkündür. Suçun işlendiği mahallerde 81 il cumhuriyet savcılıkları harekete geçebilir. Bu konuda kanun çıkarmaya da gerek yok. Anayasayı değiştirmeye de gerek yok. Adalet Bakanı'nın özel bir talimatına da gerek yok. Yapılması gereken bellidir. Takım başarılı da olur, başarısız olur eyvallah. Başarılı da olsa bu çocuklar bizim çocuklar, başarısız da olsa bu çocuklar göğüslerindeki bayrak milletimizin birliğini temsil eden Ay Yıldızlı Albayrak. Başarılarıyla başarısızlıklarıyla Bizim Çocuklar'ı bağrımıza basıyoruz. Hatalarından ders almalarını umuyoruz. Küfür ve hakaret sahiplerini de yargıya havale ediyoruz, aşağılıyoruz, kınıyoruz, ayıplıyoruz.
ANKA