Temmuz'daki NATO Ankara Zirvesi'nde savunma harcamaları gündemin ana konularından biri olacak. Ama bu tartışma başlangıç noktasını çoktan geride bıraktı.
Müttefikleri geçen yıl toplu olarak yüzde iki hedefini aştı. Orta vadede yüzde üç buçuk hedefini de aşabilirler. Ancak tek başına bu, bir anlam ifade etmiyor.
Savunma harcaması kendi başına bir amaç değildir. Harcama artışı ne işe yarar? Yeni kabiliyetler üretir, kuvvet yapısını güçlendirir, mühimmat stoklarını doldurur, deniz ve hava gücünü büyütür.
Kısaca kapasite artışını sağlar. Ve kapasite artışı kaçınılmaz olarak bir soruyu beraberinde getirir: Bu kapasite ne için kullanılacak?
NATO içinde yükselen savunma harcamaları tartışması, kaçınılmaz olarak yeni sorumluluklar tartışmasını beraberinde getirecek. Ankara Zirvesi'nin belki de ilan edilmeyecek, ancak mutlaka görüşülecek gündemlerinden biri bu olacak.
“Stratejik Özerklik” hedefiyle hazırlanan Avrupa "Savunma Hazırlığı Yol Haritası 2030" belgesi bunun yanıtını zaten önceden verdi.
Dokümanda güvenlik coğrafyası Avrupa ile sınırlandırılmıyor.
Belge 3 ana sütun üzerine kurulu:
- Tam spektrum kapasite,
- Endüstriyel dayanak,
- Ortak hareket kabiliyeti.
Tam spektrum kapasite, kara, hava, deniz, siber ve uzay alanlarında eş zamanlı savunma gücü anlamına geliyor.
Endüstriyel dayanak, Avrupa'nın kendi üretim ve tedarik zincirini güçlendirmesini;
Ortak hareket kabiliyeti ise, üye devletlerin savunma politikalarını eşgüdüm içinde yürütmesini ifade ediyor.
Bu 3 sütunun coğrafi çerçevesi de en az sütunların kendisi kadar önemli.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Belge Karadeniz'i kapsıyor, Doğu Akdeniz'i kapsıyor, Güney Kuşağı adıyla Kuzey Afrika ve Ortadoğu hattını kapsıyor.
Avrupa'nın stratejik mantığı "ileriden savunma" üzerine kurulu; yani tehdidi kendi sınırında değil, kaynağında karşılamak.
Bu bir doktrin değişikliği, salt savunma bütçesi tartışması değil.
Belgenin 4 büyük bayrak projesinden özellikle ikisi bu coğrafi genişlemeyi somutlaştırıyor.
"Doğu Kanadı Gözetim Ağı," Baltık'tan Karadeniz'e uzanan savunma hattını NATO komuta yapısına entegre ediyor.
"Avrupa Drone Savunma Girişimi" ise, Ukrayna savaşının insansız sistemler üzerinden yeniden biçimlendirdiği savaş ortamına yanıt.
Bunların yanında hava-füze savunmasında "Avrupa Hava Kalkanı" ve uydu altyapısını koruyacak "Avrupa Uzay Kalkanı" geliyor.
Hepsinin ortak özelliği NATO ile tam uyumlu çalışacak olması; yani bu mimari AB'nin ayrı bir ordu kurması değil, NATO'nun Avrupa ayağını fiilen güçlendirmesi.
Bu coğrafi genişlemeyi şu anda iki kriz somutlaştırıyor: Ukrayna ve Hürmüz.
Ukrayna meselesi orta vadede bir çözüme kavuşabilir; ateşkes, dondurulmuş çatışma ya da müzakere, hangi biçimde olursa olsun.
Hürmüz ise farklı bir yapıya sahip. Boğazın kapanması Avrupa'nın enerji ithalatını ve deniz ticaret yollarını doğrudan etkiliyor.
Körfez ortakları Ankara zirvesine davet edildi; bu adım diplomatik bir nezaket değil, ittifakın coğrafi mantığını yeniden çizdiğinin işareti.
Asya-Pasifik'e kayan ABD'nin bıraktığı boşluğu Avrupa kısmen doldurmak durumunda kalacak.
NATO'nun 2025'te yayımladığı yeni deniz stratejisi Kuzey Atlantik'ten Akdeniz'e, Karadeniz'den Kızıldeniz'e uzanan çok katmanlı bir güvenlik anlayışı benimsiyor.
NATO tarihinde yük paylaşımı çoğu zaman bütçeler üzerinden ölçüldü.
Ancak ABD’nin Avrupa’dan beklediği şey yalnızca daha fazla harcama yapmak değilse, tartışmanın odağı doğal olarak hangi görevlerin Avrupalılar tarafından üstlenileceğine kayacaktır.
Savunma kapasitesindeki artışın siyasi anlamı da burada ortaya çıkmaktadır.
Bütün bu bilgileri bir alt basamağa indirdiğimizde şunu söylememiz mümkün.
Deniz ticaret güvenliği, NATO'nun önümüzdeki 10 yılda Avrupa müttefiklerine yükleyeceği yeni sorumluluk alanlarından biri olmaya aday.
Nitekim AB'nin Güney Kuşağı vizyonu bu nedenle Kızıldeniz ve Körfez hattını açıkça kapsıyor; enerji koridorları ve göç akışları Avrupa'nın kıta sınırı dışındaki güvenlik hesaplarına kalıcı olarak girmiş durumda.
Bu tablo doğal olarak Türkiye'yi sahneye çıkarıyor.
Avrupa'nın sorumluluk üstlenmesi beklenen coğrafyanın tamamı Türkiye'nin çevresinde yoğunlaşıyor.
Karadeniz, Boğazlar, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika hattı, Hürmüz'e açılan deniz yolları.
Bunlar aynı zamanda Türkiye'nin operasyonel varlığını, istihbarat birikimini ve kurumsal kapasitesini sürdürdüğü coğrafyalar.
Türkiye, Karadeniz’den Ortadoğu’ya uzanan hatta uzun yıllara dayanan operasyonel tecrübeye sahip az sayıdaki NATO ülkelerinden biri.
Üstelik Montrö Sözleşmesi salt hukuki bir metin değil; Karadeniz'in güvenlik mimarisinin en kritik kurumsal sacayağı. "Doğu Kanadı Gözetim Ağı"nın Karadeniz ayağı, Türkiye'nin lojistik üsleri, deniz gözetimi ve hava devriyesi kapasitesi olmadan fiilen işletilemez.
Boğazlara Türkiye olmadan hâkim olunamaz.
Buraya kadar tablo Ankara'nın lehine görünüyor.
Avrupa'nın sorumluluk alanı genişledikçe Türkiye'nin stratejik ağırlığı artıyor; bu bir coğrafi zorunluluktan ibaret.
Ama işte tam bu noktada ikinci bir süreç devreye giriyor.
Avrupa savunma kapasitesini artırırken karar alma mekanizmalarını da yeniden şekillendirmeye çalışıyor.
Bu dönüşümün mimarisi minilateral: küçük, esnek, hızlı hareket edebilen koalisyonlar.
İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Polonya merkezli yapılar, fiili kararların alındığı katmanı oluştursun isteniyor.
AB'nin 800 milyar avroluk yeniden silahlanma planı da dahil olmak üzere savunma sanayii finansmanı bu çekirdeğin etrafında şekilleniyor; SAFE ve EDIP fonlarına erişim büyük ölçüde AB üyeliğiyle bağlantılı.
Yük paylaşımı tartışması Ankara'yı coğrafi açıdan daha görünür kılıyor; ama karar süreçleri aynı oranda Ankara'ya açılmıyor.
Bu makas kapanmadıkça Türkiye için tuhaf bir denklem ortaya çıkıyor: sorumluluk alanı büyüyen ama karar mekanizmalarına dahil edilmek istenmeyen bir müttefik.
Avrupa'nın Hürmüz'de ya da Doğu Akdeniz'de sorumluluk üstlendiği her senaryo Türkiye'nin operasyonel değerini artırıyor.
Ama bu değerin siyasi ağırlığa dönüşüp dönüşmeyeceği Ankara'nın ne kadar aktif pozisyon aldığına bağlı.
Yük paylaşımı bütçe hedeflerini aştığında, yani görev paylaşımına döndüğünde, Türkiye ile coğrafi bir kavşakta yüzleşmek kaçınılmaz oluyor.
Bu kavşakta müzakere etmek sanıldığı kadar kolay görünmüyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish