CHP'nin cumhurbaşkanı adayı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 407 sanıklı İBB Davası, 13. gününde sürüyor. Duruşmada, bugüne kadar savunması alınmayan tutuklu sanıkların avukatlarının tahliye talepleri alınacak.
CHP'nin cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 107’si tutuklu, 5’i müşteki sanık olmak üzere toplam 407 sanıklı İBB Davası'nın duruşması üçüncü haftada, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun karşısındaki 1 No'lu salonda devam ediyor.
Duruşmaya, tutuklanmalarının ardından görevlerinden uzaklaştırılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Emrah Resul Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, İBB Başkan Danışmanı ve MEDYA AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş, İmamoğlu'nun kayınbiraderi Cevat Kaya ve İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan'ın da aralarında bulunduğu 107 tutuklu sanık katıldı.
Ekrem İmamoğlu'nun oğlu Mehmet Selim İmamoğlu, babası Hasan İmamoğlu, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, İBB Meclisi İştirakler ve Bağlı Kuruluşlar Komisyonu Başkanı Ertan Yıldız'ın da aralarında bulunduğu bazı tutuksuz sanıklar ve avukatları da duruşmaya geldi.
Bazı tutuklu sanıklar ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile hazır edildi. Duruşmayı, sanık yakınları ve ailelerinin yanı sıra CHP’li isimler de takip ediyor.
Tutuklu sanıklar saat 10.29 itibarıyla jandarma eşliğinde salona getirilmeye başlandı. İzleyici kısmında bulunan sanık yakınları, tutukluların isimlerini söyleyerek selamlamaya çalıştı. İzleyici bölümünden “Türkiye sizinle gurur duyuyor” sesleri yükselirken, Ekrem İmamoğlu, saat 10.38’de salona getirildi. Tüm tutuklu sanıklar ayağa kalktı. Avukatların olduğu bölüme el sallayan İmamoğlu, bazı tutuklu sanıklarla tokalaşıp, sarıldı, bu sırada izleyiciler yine alkışlarla "Cumhurbaşkanı İmamoğlu" sloganı attı. Mahkeme heyeti 10.40'ta salona girdi.
Perşembe günü ara karar kurulacak
Duruşma; bugün, yarın ve perşembe günü, bugüne kadar savunması alınmayan tutuklu sanıkların avukatlarının tahliye talepleri ile devam edecek.
Avukatlar, mahkeme heyetinin belirlediği savunma listesine göre sırayla savunma yapacak. Her avukatın yaklaşık 15-20 dakika kadar savunma yapması bekleniyor. Perşembe günü ise mahkeme heyeti, saat 20:00 gibi tutuklu sanıklar hakkında ara karar kuracağını bildirdi.
İddianamede neler var?
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca hazırlanan iddianamede, Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı "ihbar eden" sıfatıyla, Hazine ve Maliye, İçişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Tarım ve Orman bakanlıkları ile İstanbul Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Şişli Belediye Başkanlığı "suçtan zarar gören" sıfatıyla yer alıyor.
Ayrıca iddianamede, 16 kişi "müşteki", 107'si tutuklu, 7'si firari, 5'i "müşteki sanık" olmak üzere toplam 407 kişi "sanık" olarak bulunuyor.
Suç örgütünün kurulduğu 2014'ten bugüne kadarki faaliyetleri anlatılan iddianamede, "İddianameye konu 143 eyleme ilişkin elde olunan menfaatle sebep olunan kamu zararının suç tarihleri itibarıyla (güncel değeri hariç) toplamda menkul olarak yaklaşık 160 milyar Türk lirası ve 24 milyon ABD doları, gayrimenkul olarak ise İstanbul ile ülke genelinde 95 taşınmazdan ibaret (örgüt elebaşı ve yöneticilerinin suç gelirlerinden elde ettikleri mal varlıkları hariç) olduğu"na ilişkin değerlendirme yapılıyor.
İddianamede yer alan örgüt şemasında, tutuklu sanık Ekrem İmamoğlu'nun "örgüt elebaşı", tutuklu sanıklar Murat Ongun, Fatih Keleş ile Adem Soytekin ve tutuksuz sanık Ertan Yıldız, başka suçtan tutuklu Hüseyin Gün ile firari sanık Murat Gülibrahimoğlu'nun da "örgüt yöneticisi" olduğu belirtiliyor.
Şemada, 10 örgüt üyesinin Ekrem İmamoğlu'na doğrudan bağlı olduğu aktarılarak, örgüt üyelerinden 77'sinin Fatih Keleş'e, 35'inin Murat Ongun'a, 8'inin Ertan Yıldız'a, 7'sinin Hüseyin Gün'e, 6'sının Murat Gülibrahimoğlu'na ve 6'sının da Adem Soytekin'e bağlı olduğu gösteriliyor.
İddianamede, Ekrem İmamoğlu'nun "suç işleme amacıyla örgüt kurmak", "kişisel verilerin kaydedilmesi", "kişisel verileri ele geçirme ve yayma", "suç delillerini gizleme", "haberleşmenin engellenmesi", "kamu malına zarar verme", "rüşvet", "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma", "irtikap", "kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık", "suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama", "ihaleye fesat karıştırma", "çevrenin kasten kirletilmesi", "Vergi Usul Kanunu'na muhalefet", "Orman Kanunu'na muhalefet" ve "Maden Kanunu'na muhalefet" suçlarından toplam 849 yıldan 2 bin 430 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.
İddianamede, Keleş'in 48 kez "rüşvet", "rüşvet alma", "rüşvet verme", 55 kez "ihaleye fesat karıştırma", 39 kez "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık", 8 kez "suç gelirlerini aklama", "Maden Kanunu'na muhalefet", "Orman Kanunu'na muhalefet", "çevre kirliliğine neden olma", "Vergi Usul Kanunu'na muhalefet", "irtikap", "suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme" ile "haberleşmenin engellenmesi" suçlarından 556 yıl 8 aydan 1542 yıl 8 aya kadar hapisle cezalandırılması talep ediliyor.
Ongun'un "rüşvet", 53 kez "ihaleye fesat karıştırma", 33 kez "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık", "kişisel verileri başkasına verme, yayma veya ele geçirme", "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" ile "suç gelirlerini aklama" suçlarından 287 yıl 6 aydan 779 yıl 6 aya kadar hapis cezasına çarptırılması istenen iddianamede, Yıldız'ın "rüşvet", "ihaleye fesat karıştırma", "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçlarından 86 yıldan 251 yıla kadar hapsi öngörülüyor.
İddianamede, Soytekin'in "rüşvet", "zincirleme şekilde rüşvet", "irtikap" ve "suç gelirlerini aklama" suçlarından 67 yıldan 194 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edilirken, Gülibrahimoğlu'nun "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık", "suç gelirlerini aklama", "evrakta sahtecilik", "Maden Kanunu'na muhalefet", "Orman Kanunu'na muhalefet", "çevre kirliliğine neden olma" ve "Vergi Usul Kanunu'na muhalefet" suçlarından 19 yıl 6 aydan 51 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.
Gün'ün "suç işlemek amacıyla örgüt kurma", "kişisel verileri başkasına verme, yayma veya ele geçirme" suçlarından 20 yıldan 40 yıla kadar hapsi talep edilen iddianamede, örgüt yöneticisi konumundaki bu sanıkların, örgütün kendilerine bağlı yapılanmalarının faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan ayrıca fail olarak cezalandırılmalarına karar verilmesi gerektiği belirtiliyor.
İddianamede, yakalandıktan sonra örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi veren örgüt yöneticisi sanıklardan Adem Soytekin, Hüseyin Gün ve Ertan Yıldız hakkında "etkin pişmanlık" hükümlerinin uygulanması isteniyor.
Tutuklanmasının ardından görevinden uzaklaştırılan Şişli Belediye Başkanı Emrah Resul Şahan hakkında 5 kez "rüşvet alma", 2 kez "irtikap", "kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedilmesi", "kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme" ve "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma" suçlarından toplamda 35 yıldan 91 yıla kadar hapis cezası istemine yer verilen iddianamede, tutuklanmasının ardından görevinden uzaklaştırılan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'ın ise 7 kez "rüşvet alma" ve "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma" suçlarından toplam 30 yıldan 88 yıla kadar hapisle cezalandırılması talep ediliyor.
"Anayasa ve yasalarda, kişi hürriyeti ve güvenliği konusu oldukça açık"
Duruşmada, İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu söz aldı. Kaboğlu, tutuklu avukat Mehmet Pehlivan ve tüm tutuklular için konuştu. Kaboğlu, İstanbul Barosu adına, Avukatlık Kanunu'nun ilgili maddeleri kapsamında, insan haklarını korumak ve hukukun üstünlüğünü sağlamak, meslek mensuplarının hak ve sorumluluklarını gözetmek adına söz aldığını belirtti.Baro üyesi Avukat Mehmet Pehlivan'ın tutukluluğuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunacağını söyleyen Kaboğlu, Anayasa ve yasalarda, "kişi hürriyeti ve güvenliği" konusunun oldukça açık biçimde ortaya konulduğunu, kimsenin, anayasanın ve yasaların öngördüğü sınırlar dışında hürriyetinden yoksun bırakılamayacağını vurguladı.
Hakim kararı olmadan yakalamanın ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabileceğini, bunun şartlarının kanunla belirlendiğini anlatan Kaboğlu, "Fakat Anayasa madde 19/3 önemli bir kural daha öngörmektedir, suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla ya da bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Görüldüğü gibi ‘tutuklanabilir’, belirli koşullar olsa da tutuklanabilir. Bu madde, anayasanın amir hükmü olup, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi tarafından da somut olarak düzenlenmiştir. Kuvvetli suç şüphesinin yanı sıra kaçma ve delilleri karartma konusunda da somut olguların varlığını arayan, bununla uyumlu bir mevzuat öngörmektedir" diye konuştu.
"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da tutukluluğun nedenlerini açıkça ortaya koymaktadır"
Özellikle 2001 Anayasa değişikliği ve 2004'teki Ceza Muhakemesi Kanunu düzenlemesinden sonra tutuklamanın istisnai bir durum haline geldiğine işaret eden Kaboğlu, şunları kaydetti:
Anayasa madde 13’ün yeniden yazılmasıyla ölçülülük kuralı açıkça öngörülmüş ve hakkın özüne dokunma yasağı getirilmiştir. Eğer daha az ağır sonuç doğuran bir yaptırımla aynı amaca ulaşılabiliyorsa, ki bu adli kontroldür, bu durumda tutuklama yerine bu yol tercih edilmelidir. CMK madde 101’de de bu husus açıkça düzenlenmiştir. Adli kontrol, tutuklamanın alternatifi olarak sistemimizde yer almaktadır. Tutuklamanın gerekçelendirilmesi, elverişliliği ve orantılılığı bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu bakımdan özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da tutukluluğun nedenlerini açıkça ortaya koymaktadır. Yalnızca yakalama anında mevcut olan makul şüphe, tutukluluğun devamı için yeterli değildir. Ulusal adli makamların, tutukluluğun devamı için yeterli ve ilgili başka gerekçeler ortaya koyması gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, tutukluluğun meşruiyeti bakımından, "sanığın duruşmaya çıkmama ihtimali", "serbest bırakıldığında adaletin iyi işleyişine zarar verme ihtimali", "yeniden suç işleme tehlikesi" ve "kamu düzenini bozma tehlikesi" şeklinde 4 temel neden belirlediğini aktaran İbrahim Kaboğlu, bu nedenlerin somut şekilde ortaya konulması gerektiğini belirtti.
"İddianamelerin aylar sonra hazırlanması hakkın özüne dokunmaktadır"
İbrahim Kaboğlu, Anayasa’nın, her mahkeme kararının gerekçeli olmasını zorunlu kıldığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi'nin de bu gerekçelendirme yükümlülüğünü özellikle vurguladığını ifade etti.
Yakalanan ve tutuklanan kişilere, yakalanma ve tutuklanma sebepleri ile haklarındaki iddiaların derhal bildirilmesi gerektiğini, tutuklanan kişilerin makul süre içinde yargılanma ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları bulunduğunu anlatan Kaboğlu, "Ne var ki uygulamada, tutuklama, olaydan değil, kişiden hareketle yapılmakta, kişi, özgürlüğünden yoksun bırakıldıktan sonra delil üretme faaliyeti başlamaktadır. İddianamelerin aylar sonra hazırlanması, özgürlükten alıkoyma tedbirini ölçülülük ilkesine aykırı hale getirmekte ve hakkın özüne dokunmaktadır. Gizli tanık, etkin pişmanlık ve benzeri uygulamalar; keyfî suç isnatlarına yol açmakta ve masumiyet karinesini zedelemektedir. Bu nedenle serbest bırakılma için başvuru hakkı Anayasa madde 19/8, uygulamada ciddi sorunlar doğurmaktadır" değerlendirmesini yaptı.
"Yakalama işlemleriyle aslında anayasa ve yasa, tutuklama kararından önce ihlal edilmektedir"
Başkan İbrahim Kaboğlu, gözaltı süreçlerine ilişkin de eleştirilerde bulunarak, şunları söyledi:
Tutuklama öncesi özellikle konut baskınlarında dokunulmazlık ihlal edilerek, Anayasa’nın özel hayatın gizliliğini düzenleyen 20. maddesi, konut dokunulmazlığını düzenleyen 21. maddesi, haberleşme özgürlüğünü düzenleyen 22. maddesi yok sayılarak; insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağını düzenleyen Anayasa madde 17/3 ihlal edilerek yakalama işlemleri gerçekleştirilmektedir. Başka bir deyişle, CMK madde 118 ve 134’ün güvence altına aldığı ilkelerin yanı sıra, aslında anayasa ve yasa, tutuklama kararından önce ihlal edilmektedir. Bu süreç, esaslı teminatlar için sıkça başvurulan usul ihlalleri serisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten kolluk güçleri, savcı ve hakim, ilgili kişinin suçluluğundan kuşku duyuyorsa, neden esasa ilişkin işlemlerde açıkça, göz göre göre Anayasa ve CMK ihlal edilmektedir. İşte bu çerçevede tutuklama kararı, bu ihlal zincirinin bir devamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Anayasa ve kanunun istisna öngörmeyen açık hükümlerine rağmen yakalanan ve tutulan kişilerin bilgilenme hakkından avukatlar dahi yararlanamamakta, yurttaşlar ise daha baştan savunmasız bırakılmaktadır. Bu çerçevede tutukluluğa itiraz incelemesinin yüzeysel yapılması, kararların basmakalıp ifadelerle geçiştirilmesi; itiraz hakkı anayasal güvence altında olmasına rağmen, bu hakkın etkisiz hâle geldiğini göstermektedir.
"Türkiye savaş halinde olsa dahi bu haklar ihlal edilemez"
Kolluk, yargı ve cezaevi uygulamaları sürecinde; insan haklarının çekirdeği dahi yok sayılmaktadır. Oysa insan haklarının çekirdek alanı, her zaman, her yerde ve herkes için geçerlidir ve bu alana saygı gösterilmesi zorunludur. Bu kapsamda, kimsenin yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz. Savaş hâlinde dahi kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz. Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez. Suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar kimse suçlu sayılamaz. Anayasa madde 15/2 açıkça bunu düzenlemektedir. Türkiye savaş hâlinde olsa dahi bu haklar ihlal edilemezken, olağan hukuk düzeninde en çok ihlal edilen alanın burası olması dikkat çekicidir. Bu durumda, Sayın yargıçlar; tarafsız ve bağımsız mahkeme hakkı, hukuki dinlenilme hakkı, yargılamaların makul sürede yapılması, şeffaflık, savunma hakkı ve adil yargılanma ilkeleri, anayasanın en çok koruduğu alanlar olmasına rağmen, uygulamada yeterince gerçekleşmemektedir.
"Kıdemli bir hukukçu olarak hicap duyuyorum"
İstanbul Barosu Başkanı Kaboğlu, İstanbul Barosu üyesi Avukat Mehmet Pehlivan’ın durumuna ilişkin de konuştu. Anlattığı bütün bu ihlallerin, Avukat Mehmet Pehlivan açısından daha da yoğunlaştığını söyleyen Kaboğlu, şöyle devam etti:
Zira Avukat Mehmet Pehlivan, huzurdaki davada savunma görevini üstlenmiştir. Yargılama aşamalarında kendisinin ve avukatlarının, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca öngörülen muhakeme engeline ilişkin yaptığı vurgu, hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Oysa Avukatlık Kanunu’ndaki güvenceler, avukatlara ayrıcalık tanıyan hükümler değildir. Bu güvenceler, yurttaşların adil yargılanma hakkını düzenleyen Anayasa madde 36, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 6 ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, ayrıca Anayasa’nın hukuk devleti ilkesini düzenleyen 2. maddesi temelinde güvence altına alınmıştır. Bu süreçte en dikkat çekici hususlardan biri de gerekçesizliktir. Örneğin 9. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 19.06.2025 tarihli kararında, ‘şüpheli müdafii talebinin Avukatlık Kanunu’nun 108. maddesi uyarınca reddine’ karar verilmiş ve yargılamaya devam edilmiştir. Sayın Başkan, değerli üyeler; kıdemli bir hukukçu olarak hicap duyuyorum. Böyle bir gerekçe olamaz. Bu bir gerekçe değildir. Bir hâkim, üstelik bir meslektaşı hakkında, böyle bir ifadeyi gerekçe olarak kullanarak bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasına karar veremez. Nitekim Mehmet Pehlivan, daha sonra tutukluluğun devamı kararında da yalnızca iki kişinin beyanına dayanılarak tutuklanmış ve tutukluluğu sürdürülmüştür.
"Bir avukatın, müvekkilinin savunmasını organize ettiği gerekçesiyle tutuklanması Anayasa’nın açık hükümleriyle bağdaşmamaktadır"
Kaboğlu, itirafçı beyanlarının tek başına delil olarak kabul edilemeyeceğinin açık olduğunu, bu beyanların, kuvvetli suç şüphesi oluşturup oluşturmadığının ise ciddi bir tartışma konusu edilmesi gerektiğini kaydetti. Başkan Kaboğlu, şöyle konuştu:
Ayrıca kayıtlara geçen ifadelerde, iddia makamının dahi net bir nitelendirme yapamadığı görülmektedir. ‘Tehditvari’, ‘tehditkâr’ gibi muğlak ve hukuki karşılığı net olmayan ifadelerle ceza yargılamasına dayanak oluşturulmaya çalışılmaktadır. Üstelik bilindiği üzere, kuvvetli suç şüphesi tutuklamanın tek şartı değildir. Bunun yanında 'ilgili ve yeterli gerekçe' aranır. Bu gerekçe de kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin somut olgularla ortaya konulmasıyla mümkündür. Somut olayda, Mehmet Pehlivan’ın kaçtığına ya da delilleri kararttığına ilişkin hiçbir somut delil bulunmamaktadır. Aksine, çağrı üzerine ifade vermeye giden bir avukatın, daha sonra bu şekilde tutuklanması; hem hayatın olağan akışına hem de kanunun ruhuna aykırıdır. Kaldı ki bu şartların varlığı da tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda adli kontrol tedbirlerinin yetersiz olduğu da ortaya konulmalıdır. Bu değerlendirme; Anayasa madde 13’teki ölçülülük ilkesi, madde 19’daki koruma, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 5 ve CMK 100, 101 ve 109 hükümleri birlikte gözetilerek yapılmalıdır.
Bu bakımdan yargının görevi araçsallaşmak değildir. Araçsallaşan bir yargı, Anayasa madde 9’da tanımlanan yargı yetkisinin özünü zedeler. Bu şartların ortaya konulmaması dahi hukuk devleti ilkesine aykırıyken; bir kişinin, üstelik bir avukatın, müvekkilinin savunmasını organize ettiği gerekçesiyle tutuklanması Anayasa’nın açık hükümleriyle bağdaşmamaktadır.
"Keyfî tutuklamalar yalnızca tutukluların değil, diğer mahpusların da hak ve özgürlüklerini sınırlamaktadır”
Özellikle Silivri gibi kapasitesinin çok üzerinde mahpus barındıran ceza infaz kurumlarında, keyfi tutuklamalar, yalnızca tutukluların değil, diğer mahpusların da hak ve özgürlüklerini sınırlamaktadır. Adalet ve toplumsal barış, anayasal düzende normatif değer taşımaktadır. Anayasa’nın 2. maddesi, Cumhuriyet’in niteliklerini ‘toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı’ temelinde tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesinin de bir yansımasıdır. Toplu ve keyfi tutuklamalara karşı, yargı heyetinin bağımsızlığı (Anayasa madde 138) ve tarafsızlığı (Anayasa madde 9) çerçevesinde vereceği karar, toplumsal barış açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenlerle, avukat olan Mehmet Pehlivan ve diğer tutukluların tutukluluk hâlinin sona erdirilmesini talep ediyor; saygılarımızı sunuyoruz."
Duruşmaya mütalaa için ara verildi
Duruşmaya, savcının tutukluluğa ilişkin mütaaasını hazırlaması için 1 saat ara verildi.
"Sayın Başkanım" yazılı imzasız not
Duruşmaya verilen arada salon boşaltılmadan önce Mahkeme Başkanı ile Ekrem İmamoğlu arasında salonda gülüşmelere neden olan bir diyalog yaşandı. Mahkeme Başkanı, kendisine bir not kağıdı iletildiğini açıkladı. Notun, avukatlardan biri tarafından bırakıldığının değerlendirildiğini belirten Mahkeme Başkanı, daha önce de sanıklarla savunma alışverişi yapıldığı yönünde jandarma tarafından şikâyetler geldiğini ve bu nedenle konunun hassasiyetle takip edildiğini ifade etti. Notun, “Sayın Başkanım” şeklinde başlaması nedeniyle kendisine hitaben yazıldığının düşünüldüğünü aktaran Mahkeme Başkanı, bu nedenle görevli personel tarafından notun kendisine iletildiğini söyledi.
Notun sahibi tespit edilemedi
Notun sahibinin tespit edilemediğini belirten Mahkeme Başkanı, içeriğini okumayı tercih etmediğini ancak içinde “cumhurbaşkanı adaylığı” ve “Dilek Hanım” ifadelerinin geçtiğinin kendisine iletildiğini, bu nedenle notun Ekrem İmamoğlu ile ilgili olabileceğini düşündüğünü dile getirdi. Dosyada “örgüt” iddiasının da bulunduğuna dikkati çeken Mahkeme Başkanı, bu tür not alışverişlerinin denetime tabi olması gerektiğini belirterek, uyarıda bulundu. Notun sahibi çıkmadığı için şimdilik kendilerinde kalacağını ifade eden Mahkeme Başkanı, bu tür alışverişlere aracı olmak istemediklerini kaydetti. Bunun üzerine söz alan Ekrem İmamoğlu, “Sizden daha güvenilir aracı mı olur Başkanım” dedi. Mahkeme Başkanı ise notun “Sayın Başkanım” diye başlaması nedeniyle içeriğine vakıf olmak durumunda kaldıklarını ifade etti.
"Sahibi çıkarsa kendisine veririz"
Ekrem İmamoğlu da "Size sorun olacaksa alabilirim, isterseniz. Sizde kalması sıkıntı olur. Siz deşifre ettiniz. Sizde kalsın, belki de sizindir… Ben alırsam daha iyi olabilir” şeklinde konuştu.
Mahkeme Başkanı ise notta suç teşkil eden bir unsur bulunmadığını belirterek, "Sadece bazı ifadeleriniz, Dilek Hanım’ın cumhurbaşkanı adayı olarak hazırlanması şeklinde yorumlanmış. Size iletilmek istenmiş olabilir, ancak sahibini bilmiyoruz. Sahibi çıkarsa kendisine veririz. Açıklama istemiyoruz, sadece bu notun sahibini uyarmak istedik. Bu ortam, bu tür alışverişlere uygun değil. Daha dikkatli olunmasını rica ediyoruz" dedi.
İBB Davası'nda duruşma savcısı, 7 kişi hakkında tahliye talep etti
Duruşma Savcısı, tutukluluklara ilişkin mütalaasını açıkladı. Savcılık, Özgür Karabat'ın şoförü Sırrı Küçük, Ağaç A.Ş çalışanı sanık Fatih Yağcı, iş insanı Evren Şirolu, Ekrem İmamoğlu'nun Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu, iş insanı Ali Üner, halk otobüsü sahibi Ebubekir Akın ile İBB'nin iştirak şirketi İSPER'in büro personeli Davut Bildik hakkında tahliye talep etti.
Savcılık, bu sanıkların tutuklu kaldıkları süre ve üzerlerine atılı suçun vasıf ile mahiyeti gözetilerek bu aşamada tahliyelerine, diğer sanıkların bu aşamada mevcut tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini istedi.
AA, ANKA