Bu kadar iç içe geçmiş bir dünyada, savaşlar artık yalnızca cephelerde değil; ekonomilerin içinde, limanlarda ve tedarik zincirlerinde de yürütülüyor.
“Modern çağımızda” her zaman, karşılıklı bağımlılık ve küreselleşmenin barış ve refahın itici güçleri olduğunu duyduk.
Ancak savaş dönemlerinde bu durum tersine dönebiliyor. Yüksek düzeyde ekonomik entegrasyon, istikrarı güçlendirmek yerine ekonomileri kırılgan hâle getirebiliyor; ticari ortakları rakibe dönüştürebiliyor ve küresel ölçekte dalgalanmalara yol açabiliyor.
Başka bir deyişle, karşılıklı bağımlılık ve küreselleşme, jeopolitik krizlerin ticaret, üretim ve finans ağlarına doğrudan yansımasına neden olmaktadır; bu ağlar, şokları absorbe edecek yeterli esnekliğe sahip olmadan, esasen verimlilik sağlamak amacıyla kurulmuştur.
Savaşlar, salgınlar ve doğal afetler gibi çeşitli kargaşalar nedeniyle hayati öneme sahip tedarik zincirleri zarar gördükçe, geçici fiyat artışları kalıcı enflasyonist baskılara dönüşebilir. Bu durum da stagflasyon riskini artırır.
Yaklaşık 6 yıl önce yaşadığımız Kovid-19 salgını, küresel ekonomide büyük bir daralmaya neden olmuştu. Talep keskin şekilde düşmüş, tedarik zincirleri aksamış, üretim durmuş ve milyarlarca insan evlerine kapanmıştı. Bu durum petrol fiyatlarını şaşırtıcı bir şekilde geriletmişti.
Bölgesel çatışmanın etkileri
İran merkezli savaş, ekonomik bağlantıların nasıl zafiyete dönüşebileceğini gösteriyor. Çatışma, enerji ve gıda güvenliği alanlarında büyük bir küresel krize yol açtı; bu ise bölgesel istikrarsızlığın ne kadar çabuk küresel ekonomik zararlara yol açabileceğini gösteriyor.
28 Şubat’ta başlayan bölgesel savaşın etkileri derinleşirken, finansal piyasalar da bunun küresel makroekonomik bir krize dönüşebileceğini giderek daha fazla fiyatlamaya başladı. Jeopolitik riskler özellikle enflasyon ve tedarik zincirleri üzerinde etkili olurken; enerjiye bağımlılıkları nedeniyle Çin, Hindistan ve Avrupa kısa vadede daha fazla etkilenebilir.
Kriz uzadıkça, küresel ekonominin büyük aktörleri üzerindeki etkisi de artacaktır. Ortadoğu yalnızca enerji kaynaklarıyla değil, aynı zamanda kritik tedarik zincirleri ve stratejik limanlarıyla da küresel sistemin merkezinde yer alıyor.
Deniz yolları ve boğazlar, küresel ticaretin sürekliliği açısından hayati öneme sahiptir. Bu bağlamda, dünya petrol ve gazının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir aksama, yalnızca bölgeyi değil tüm dünyayı etkileyecek sonuçlar doğuracaktır.
Aynı anda Bab el-Mendeb Boğazı’nın da kapanması hâlinde, Doğu ile Batı arasındaki ticaret neredeyse tamamen felç olur. Bu senaryo, küresel ekonomiyi ciddi bir stagflasyona sürükleyebilir; nakliye ve sigorta maliyetlerinde sert artışlara yol açabilir ve gemilerin daha uzun olan Ümit Burnu rotasına (Güney Afrika'ya) yönelmesine neden olabilir.
Geriye dönüp baktığımızda, geçmişte büyük olaylar sonucunda ciddi petrol arzı kıtlıkları yaşanmıştır; bunların en önemlileri 1973 Ekim Savaşı, 1979 İran Devrimi, 1980 İran-Irak Savaşı ve 1990 Körfez Savaşı'dır.
Hürmüz Boğazı'nın kapanması ile önceki örnekler arasındaki en büyük fark, ölçeğinin büyüklüğüdür. Örneğin, 1973 ve 1990 yıllarında piyasadan çekilen petrol miktarı küresel petrol arzının %6'sını, 1979 ve 1980 yıllarında ise %4'ünü aşmamıştır. Ancak bugün dünya yaklaşık %20'lik bir kıtlıkla karşı karşıyadır ve bu jeopolitik olayı üç ila beş kat daha önemli hale getirmektedir.
Bu mevcut durum şüphesiz en tehlikeli olanıdır, çünkü bu dar su yollarının tıkanması krizin kapsamını ve tüm küresel sonuçlarını genişleterek, çatışmayı bölgesel bir sorundan küresel bir soruna dönüştürmektedir. Belki de Bab el-Mendeb Boğazı, Süveyş Kanalı aracılığıyla Avrupa, Asya ve Afrika'yı birbirine bağladığı için Hürmüz Boğazı'ndan daha önemlidir.
Bunedenle, Hint Okyanusu'ndan gelen petrol tankerleri ve kargo gemilerinin Kızıldeniz'e, oradan Süveyş Kanalı'na ve oradan da Akdeniz'e ulaşmak için ve ayrıca ters yönde de geçiş yaptığı için dünyanın en işlek denizcilik yollarından biri olması doğaldır.
Kim kazançlı çıkıyor?
Bu çok yönlü kriz ortamında, Moskova'nın ticaret akışlarının ve bağlantılarının yeniden yapılanmasından en çok fayda sağlayacak ülke olması muhtemeldir.
Küresel enerji piyasalarındaki değişimler, Rusya için son derece önemlidir; rejim kısa vadede kazançlar elde edebilir ve bu beklenmedik kazançların büyüyerek daha sürdürülebilir hale gelme potansiyeli de bulunmaktadır.
Petrol fiyatlarının genel olarak yükselmesi, Ukrayna savaşı nedeniyle çeşitli yaptırımlara maruz kalan ve mali sıkıntılar yaşayan Rusya devlet bütçesine gelir akışı sağlayacaktır. Moskova, Avrupa'nın sonunda kendini ciddi bir petrol ve gaz krizinin içinde bulmasını umuyor; bu durum, Avrupa'nın Rus yakıtlarına karşı tutumunu yumuşatabilir ve Rusya'nın AB'ye yeniden ihracat yapmasına izin vermekle kalmayıp, bunu yapması için adeta yalvarmasına bile yol açabilir.
Bu umut, aynı zamanda ABD'nin Avrupa'ya gaz konusunda yardım edebilecek tek tedarikçi olması ve Avrupa'nın, transatlantik ilişkilerin bozulması nedeniyle, pahalı ABD tedariklerine aşırı bağımlı olmaktan önce iki kez düşüneceği yönündeki tahminlere dayanıyor. Zira Avrupa'ya taşınan ABD gazının fiyatı, Rus gazının fiyatından dört kat daha yüksektir.
Bu durumda, Avrupa’nın Rus komşusuna "geri dönmesi", Avrupa'yı artık bir müttefik ve destekten ziyade yük olarak gören Atlantik ortağı ile Eski Kıta arasındaki ilişki daha da gerginleştirenilir.
Dünyadaki bu kötü gidişat nereye varacak?
Rusya meselesini ele almak üzere bu «parantezi» açtıktan sonra, durumun ciddi, hatta İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana en tehlikeli dönemlerden biri olduğunu söylemek gerekir. Krizin hangi boyutlara ulaşabileceği ise belirsizliğini koruyor.
İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, "çatışmanın, sivilleri ve altyapıları hedef alan saldırıları ve sivillere orantısız zarar veren askeri hedeflere yönelik saldırıları yasaklayan uluslararası hukuk açısından ciddi endişeler uyandırdığını" söylüyor.
Türk ayrıca, “Birbirine son derece bağlı dünyamız, tüm ülkelerin uluslararası hukuka ve BM Şartı'na tam olarak saygı gösterme konusunda bağlılıklarını yeniden teyit etmelerini gerektiriyor. Uluslararası ilişkilerde savaşı bir araç olarak kullanmaya geri dönemeyiz" ifadelerini kullandı.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.