Savaşın belirli bir ahlakî çerçeve içinde yürütülebileceği düşüncesi, Avrupa askerî geleneğinde uzun bir geçmişe dayanır. Bu anlayışa göre savaş sadece güç kullanımı değil, aynı zamanda kurallar ve onur kavramıyla çevrelenmiş bir insan faaliyetiydi. “Savaş asillerin işidir” sözü de bu zihniyetin en bilinen ifadesi olarak ortaya çıktı.
Ancak modern savaş teknolojilerinin gelişimi, özellikle uzaktan öldürme kapasitesinin artması, bu geleneğin dayandığı ahlakî varsayımları giderek daha tartışmalı hale getiriyor. Bugün savaş alanı cephedeki askerlerle birlikte, sensörlerin, veri sistemlerinin ve algoritmaların da belirlediği bir alan haline gelmiş durumda. Bu dönüşüm, askerî şiddetin doğası kadar savaşın etik temelleri üzerine de yeni sorular doğuruyor.
Düello geleneği ve askerî onur
Avrupa askerî kültüründe onur kavramı sadece savaş alanına özgü değildi. Rönesans ve erken modern dönemde özellikle İtalya ve Fransa’da kaleme alınan çok sayıda risale, onurun nasıl korunması gerektiğini tartışıyordu. Bu tartışmaların merkezinde düello geleneği vardı.
Düello çoğu zaman ölümle sonuçlansa da temel amacı rakibi öldürmek değil, onuru yeniden tesis etmekti. Meydan okumayı kabul etmek ve eşit koşullarda karşı karşıya gelmek başlı başına bir tatmin sayılıyordu. Düellodan kaçınmak ise sosyal ve askerî itibarı zedeleyen bir davranış olarak görülüyordu.
17.yüzyılda Fransa’da subaylar arasında binlerce düello gerçekleştiği biliniyor. Kraliyet otoriteleri ve kilise bu geleneği yasaklamaya çalışsa da uygulama uzun süre devam etti. Bunun nedeni düellonun bireysel bir kavga değil, askerî kimliğin bir parçası olarak görülmesiydi.
Bu anlayış şövalyelik kodlarının da temelini oluşturuyordu. Teslim olan düşmana saldırmamak, savunmasız bir rakibi öldürmemek veya fidye karşılığında esirleri serbest bırakmak gibi kurallar, savaşın belirli bir onur çerçevesi içinde yürütülmesi gerektiği fikrine dayanıyordu.
Clausewitz ve askerî ruh
19.yüzyılda Prusyalı general Carl von Clausewitz bu sezgisel anlayışı daha sistematik bir çerçeveye oturttu. Clausewitz’e göre savaşta, moral güçler de en az maddi güçler kadar belirleyiciydi.
Clausewitz ordunun dayanıklılığını ve disiplinini “askerî ruh” kavramıyla açıklıyordu. Bir ordunun en yoğun ateş altında düzenini koruyabilmesi, yenilgi anında bile komutanına güvenini kaybetmemesi ve zorluklara rağmen dağılmaması bu moral gücün göstergeleriydi.
Bu çerçevede onur, ordunun savaş kabiliyetini etkileyen bir unsur olarak görülüyordu.
20.yüzyılda Samuel Huntington ve Morris Janowitz gibi düşünürler de benzer bir yaklaşım geliştirdi. Huntington’a göre subay, bir yandan şiddetin teknik yöneticisi diğer yandan profesyonel etik taşıyan bir aktördü. Janowitz ise askerî profesyonelliğin kurumsal bir onur anlayışına dayandığını savunuyordu.
Bu düşünce geleneği savaşın tamamen kuralsız bir faaliyet olmadığını, aksine belirli normlar içinde yürütülebileceğini varsayıyordu.
Mesafe ve öldürme psikolojisi
Ancak savaş teknolojilerinin gelişimi bu varsayımı giderek zorlaştırdı.
Askerî psikolog Dave Grossman’ın çalışmaları, insanın kendi türünü öldürmeye karşı doğal bir psikolojik direnci olduğunu gösteriyor. Yakın mesafede savaşan bir asker karşısındaki kişinin yüzünü görür, sesini duyar ve fiziksel varlığını hisseder. Bu durum öldürme eylemini psikolojik olarak zorlaştırır.
Savaş teknolojileri geliştikçe öldürme mesafesi de arttı. Ateşli silahların yaygınlaşmasıyla doğrudan temas azaldı. Topçu ateşi savaş alanını koordinatlara indirgedi. Hava bombardımanları şehirleri harita üzerindeki hedeflere dönüştürdü. Drone teknolojisi ise savaş alanını ekran üzerinden izlenen bir görüntüye çevirdi.
Mesafe arttıkça askerîn karşısındaki kişiyi doğrudan algılama ihtimali de azalıyor. Bu durum, öldürme eyleminin psikolojik ve ahlakî boyutunu da değiştiriyor.
Algoritmaların savaş alanı
Son yıllarda askerî operasyonlarda yapay zekâ destekli hedefleme sistemlerinin kullanılması bu dönüşümü yeni bir aşamaya taşıdı.
İsrailli gazeteci Yuval Abraham'ın araştırmalarına göre İsrail ordusunun Gazze'de kullandığı "Lavender" sistemi, makine öğrenmesiyle on binlerce Filistinliyi olası hedef olarak işaretledi. "Where's Daddy?" adlı ikinci sistem ise bu kişileri telefon sinyaliyle takip ederek aile evlerine girdikleri anı tespit edip subaylara otomatik uyarı gönderdi. Hedefin o anda gerçekten evde olup olmadığı çoğu zaman doğrulanmıyordu. Sistemin yüzde on hata payı taşıdığı bilinmesine rağmen subaylar büyük ölçüde algoritmaya teslim oldu.
Abraham'ın aktardığı itiraf tarihe not düşülmesi gereken türden: "Birçok kez evi bombaladık, ama kişi içeride bile değildi. Sonuç: Bir aileyi boşuna öldürdün."
Benzer tartışmalar ABD’nin drone operasyonları için de yapılıyor. Bazı raporlar operatörlerin kısa süre içinde çok sayıda hedefi onaylamak zorunda kaldığını ve karar süreçlerinin giderek otomatikleştiğini ortaya koyuyor.
Bu gelişmeler savaşta insan kararının yerini algoritmik süreçlerin alıp almadığı sorusunu gündeme getiriyor.
Mesafenin ahlakî etkisi
Teknolojinin savaşta mesafe yaratmasının yeni bir olgu olmadığı da unutulmamalı. Bunun erken örneklerinden biri II. Dünya Savaşı’nda görüldü.
6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atılan atom bombası modern savaş tarihinin en tartışmalı olaylarından biri olarak kabul ediliyor. B-29 bombardıman uçağı Enola Gay’in pilotu Paul Tibbets, savaş sonrasında verdiği röportajlarda kararından dolayı pişmanlık duymadığını söyledi.
Aynı operasyon kapsamında görev yapan pilotlardan Claude Eatherly ise savaş sonrası yıllarda ciddi psikolojik sorunlar yaşadı ve uzun süre psikiyatrik tedavi gördü. Tarihçiler Eatherly’nin yaşadığı travmanın nedenleri konusunda farklı görüşler ileri sürse de bu olay, savaşın psikolojik boyutunu tartışan örneklerden biri olarak sıkça anılıyor.
İki pilotun farklı tepkileri, savaşta mesafenin ve algının bireysel deneyimi nasıl etkileyebileceğini gösteren çarpıcı bir örnek sunuyor.
Onur fikrinin kalıntıları
Buna rağmen savaşın tamamen kuralsız bir faaliyet haline geldiğini söylemek de doğru değil.
Uluslararası insancıl hukuk, sivillerin korunması, savaş esirlerinin muamelesi ve yaralıların tedavisi gibi konularda ayrıntılı kurallar içeriyor. Askerî akademilerde etik eğitimi hâlâ önemli bir yer tutuyor.
Tarihsel olarak da savaşta rakibe saygı gösterildiğini simgeleyen çok sayıda örnek bulunuyor. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Plevne savunmasının ardından Rus komutanların Osman Paşa’ya saygı göstermesi veya 1922’de Mustafa Kemal Atatürk’ün esir alınan Yunan komutanı General Trikoupis’e kılıcını iade etmesi bu tür sembolik jestler arasında sayılıyor.
Bu tür örnekler savaşın tamamen ahlakî sınırların dışında görülmediğini gösteriyor.
Teknoloji ve savaşın geleceği
Ancak savaş teknolojisinin giderek daha fazla otomasyon ve yapay zekâya dayanması, askerî etik tartışmalarını yeniden gündeme getiriyor.
Uzaktan kontrol edilen silah sistemleri, otonom platformlar ve veri temelli hedefleme algoritmaları savaş alanını hızla değiştiriyor. Bu sistemlerin askerî etkinliği konusunda geniş bir mutabakat bulunsa da etik ve hukuki sonuçları konusunda ciddi tartışmalar sürüyor.
Temel soru aslında oldukça eski: İnsanlar savaşırken hangi sınırlar geçilmemeli?
Geçmişte bu soruya verilen cevap çoğu zaman “askerî onur” kavramıyla ilişkilendiriliyordu. Günümüzde ise aynı tartışma daha çok uluslararası hukuk, insan hakları ve askerî etik çerçevesinde yürütülüyor.
Teknoloji savaşın doğasını değiştirse de bu sorunun ortadan kalktığını söylemek zor. Tam tersine, savaş alanı giderek daha görünmez hale geldikçe etik tartışmaların önemi daha da artıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish