Büyük yenilgiler çoğu zaman yanlış hesapların sonucudur. 1967’de Mısır, Suriye ve Ürdün ile İsrail arasında yaşanan savaş; 1982’de Şaron’un Beyrut’u işgali ve el Fetih’i şehirden çıkarması; Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgal edip kendisine karşı oluşturulan askerî yığınağa rağmen geri adım atmaması… Aynı hata 2003’te de tekrarlandı; Saddam’dan çekilmesi istendiğinde Irak’ın Kuveyt’ten daha çetin bir dosya olduğunu düşünmüştü. 7 Ekim 2023’ün tetiklediği gelişmeler zinciri de unutulmamalı: Hizbullah, İsrail’in iki cephede savaşmayacağını varsaydı. Sonuç, örgütün ve İran’ın askerî kadrolarının tasfiyesine kadar uzandı.
Bunlar ani patlak veren savaşlar değildi. Aksine, yüksek gerilim, ardı ardına gelen uyarılar ve yoğun askerî hazırlıklar eşliğinde geliştiler.
Bugün Tahran, yaşananlara temkinli bir tepki veriyor. ABD tarafıyla iki tur ikili müzakere gerçekleştirdi. Ortaya çıkan ve açıklanan bilgiler, İran’ın esneklik gösterdiğini, ancak bunun sınırlı olduğunu gösteriyor.
Bu olumlu bir işaret; ancak çatışmaya hazır bekleyen askerî armadayı dizginlemek için yeterli olmayabilir. Görünen o ki İran, eski ABD Başkanı Obama dönemindeki müzakere tarzını yeniden benimsiyor: Zaman kazanmak ve sınırlı tavizler sunmak. O süreçte dört yıl harcandı; bunun iki yılı 2012’den itibaren yürütülen gizli ikili görüşmelere, iki yılı ise Avrupa Birliği (AB), Rusya ve Çin’in katıldığı müzakerelere ayrıldı. Körfez ülkeleri ve İsrail sürecin dışında bırakıldı; bu da kuşkuları artırdı. Anlaşmayı imzalayanlar ve tanıklık edenler sevinç gösterileri yaptı, ancak mutabakat uzun ömürlü olmadı. Obama’nın görev süresinin sonunda anlaşma çöktü; çünkü eksikti!
Bugün bölgede, müzakere baskısı oluşturmayı amaçlayan büyük bir Amerikan güç gösterisi var; ancak şu ana kadar hedeflenen sonucu vermiş değil.
Şimdiye dek kamuoyuna yansıyan bilgilere göre müzakereler nükleer dosyayla sınırlı kaldı. Oysa beklenti, müzakerelerin, İran’ın bölgesel ve uluslararası toplumun balistik kapasiteden ve istikrarı bozduğu belirtilen milis ağlarından vazgeçilmesi yönündeki talebine de açılmasıydı.
İran liderliği, Washington’ı nükleer anlaşma ve yatırım vaatleriyle cezbetmenin askeri saldırıyı önleyeceğine inanıyorsa yanılıyor. Özellikle İsrail, yalnızca nükleer programı değil, İran’ın balistik programını da varoluşsal bir tehdit olarak görüyor ve uygun fırsatı bulduğunda bunu ortadan kaldırmaya yönelecektir. ABD ile bir nükleer mutabakata varılsa bile, bunun ilerleyen aşamalarda farklı gerekçelerle yeni gerilim kapılarını aralaması muhtemel. İsrail, 7 Ekim saldırılarından bu yana kendisini tehdit eden bir gücün varlığına razı olmayacağını açıkça ortaya koydu.
Son savaşta İsrail, İran’ın bölgesel vekil güçlerini -özellikle Hizbullah’ı- erken safhada oyun dışına itebildi. Tahran, Hizbullah’ı kendisine yönelik herhangi bir saldırıyı caydıracak ‘ölümcül silahı’ olarak görüyordu. Örgüt, İsrail şehirlerini hedef alabilecek ölçüde silahlandırılmış, bir denge unsuru olarak konumlandırılmıştı. Ancak ‘sıfır saatinde’ İran savunmasız kaldı: Hizbullah’ın üst düzey kadroları tasfiye edildi, binlerce çağrı cihazı üst düzey savaşçıların elinde eş zamanlı operasyonlarla patlatıldı. İran’ın hava savunma kapasitesinin tahrip edilmesiyle birlikte, ülkenin hava sahası da ilk kez bu ölçüde açık hale geldi.
İran lehine olmayan askerî üstünlük dengesi hâlâ devam ediyor. Nükleer anlaşmanın tek başına, bu hafta teklifi yetersiz bularak durumu yeniden germe ve savaş tehdidinde bulunma kararı alan ABD yönetimi için bile yeterli olacağını sanmıyorum.
Başta da belirttiğim gibi, yanıltıcı bir güven duygusu ve karşılaşmanın imkânsız olduğu inancı, bu liderleri yıkıcı hatalar yapmaya itiyor.
2003’te ABD’nin Irak kıyısındaki askerî yığınağı muazzamdı; buna rağmen merhum Saddam Hüseyin’in konuşmaları “Amerika cesaret edemez” ve “Her savaş bir bataklık olur” gibi ifadelerle doluydu. Saddam, savaş maliyetinin Washington için caydırıcı olacağını ve ülkesine müdahale edip rejimini devirmekten alıkoyacağını düşünüyordu. 9 Nisan’da Amerikan kuvvetleri Um Kasr Limanı’na girdi, 19 Mart’ta ise Bağdat’ı ele geçirerek Saddam rejimini neredeyse hiç savaş olmadan düşürdü.
Bu kez Başkan Donald Trump büyük bir işgal kuvveti göndermeyecek; yıkım uzaktan yapılacak. Bu, İran’ın askerî tesislerini ortadan kaldırmak için yeterli olacak. İran’ın bu tesisleri müzakerelerde başka kazanımlar elde etmek ve savaşı önlemek için pazarlık konusu yapması daha doğru olurdu.
Akılcı kararlar alınamamasının arkasındaki motivasyonlar bilinmiyor değil: Rejimler için pozisyon almak ve taviz vermek zordur ve geri çekilmenin ciddi sonuçlar doğurabileceği endişesi vardır. Bu bir ölçüde doğru; seçeneklerin çoğu kötüdür, ancak savaş en kötüsüdür.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish