Bir ülkenin vicdanı nerede sınanır?

Ahmet Güneştekin Independent Türkçe için yazdı

Eğitim, bir ülkenin yalnızca geleceğini değil,
vicdanını da şekillendirir.
Kimin yolunun açıldığını, kimin yolunun daha baştan kapatıldığını
en iyi eğitim sistemi anlatır.

Bu ülkede eğitim konuşulurken,
bazı kelimeler vardır ki
tek başına bir zihniyeti ele verir.

“Şark Görevi” 

Adı bile ötekileştiricidir.
Doğu’yu, Anadolu’yu, merkezin dışında kalan her yeri
başlı başına bir “mecburiyet alanı” olarak tarif eder.
Öğretmen, doktor, mühendis, mimar, polis, subay mezun olur;
iki yıl zorunlu görevle gönderilir "şark görevi"ne...
Sanki bir acemi birliği…
Sanki ustalığa giden yol,
başkalarının hayatı üzerinden geçmelidir.

Henüz uzmanlaşmamış insanların
uzmanlaşma sürecini
başka coğrafyaların, başka çocukların, başka bedenlerin
üzerinde tamamlaması…

Bu, uzun yıllar bu ülkenin taşıdığı
ve izleri hâlâ silinmemiş
büyük bir utançtır.

Doğu illerine, Anadolu’nun pek çok bölgesine
“öğrenirken gitmek”,
merkeze ise “usta olarak dönmek” fikri;
fırsat eşitsizliğinin
devlet diliyle yazılmış hâlidir.

Benim hikâyem de
işte bu eşitsizlik haritasının
kenarlarından birinde başladı.

Çocukluğum Batman Beşevler Mahallesi’nde geçti.
İlkokulu Ondokuz Mayıs İlkokulu’nda okudum.
Beş abim, bir kız kardeşim vardı.
Yedi çocuk…
İşçi bir babanın tek maaşı…
Ev kadını bir annenin nasırlı elleriyle
yokluk mutfağından bereket çıkarması...


Mütevazı bir evde yaşardık.
Ama o evde yalnızca yoksunluk yoktu;
dayanışma, emek ve direnç vardı.
Annemin pişirdiği sıcak yemeklerin serildiği sofralarda
paylaşmayı, sabretmeyi
ve hayata tutunmayı öğrendik.

İlkokulda tek bir öğretmenimiz vardı.
Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar
aynı öğretmen okuturdu bizi.
O öğretmen yalnızca ders anlatmazdı;
hayata açılan ilk kapımızdı da.


Ortaokul yıllarım, ülkenin en karanlık dönemlerinden birine denk geldi.
12 Eylül darbesinin bu ülkenin üzerinden
bir silindir gibi geçtiği,
korkunun ve suskunluğun gündelik hayata sindiği yıllardı bunlar.


Ben o yıllarda,
sokağın, okulun, evlerin ve cümlelerin üstüne çöken
darbeci bir iklimin içinde
ortaokul eğitimi almaya çalışıyordum.

Öğretmen açığı vardı.
Okullarda belirsizlik hâkimdi.
Kendi branşı olmayan öğretmenler
dersleri doldurmak zorundaydı.
Eğitim aksıyor,
bilgi yarım kalıyordu.

Ama o yarım bilgiyle liseye geçiliyordu.
Lisede de tablo çok farklı değildi.
Birçok ders ya boş geçiyor
ya da yine alan dışı öğretmenlerle yürütülüyordu.
Ve sonra üniversiteye hazırlık...


Bizim dönemimizde dershaneler herkes için erişilebilir değildi.
Özel ders yoktu.
İnternet yoktu.
Yapay zekâ yoktu.
Kaynak yoktu.

Bir ülkede fırsat eşitliği
işte tam da bu noktada sınanır.

Bizim şansımız,
abilerimin üniversitelerde okuyor olmasıydı.
Evimizin içinde kendiliğinden bir eğitim alanı oluşmuştu.
Dayanışmayla ayakta duran,
ev içi bir öğrenme biçimi…

O zorlu koşullarda üniversiteyi kazanabildim.
İşletme eğitimi alarak hayata atıldım.
Bugün dönüp baktığımda şunu net görüyorum:
Bu başarı, sistemin değil,
bireysel çabanın ve aile içi dayanışmanın sonucuydu.

Bu ülkede nice zeki, nice yetenekli insan
daha adını bile koyamadığı bir kabiliyetle
sessizce kaybolup gider.
Çünkü kimse onu görmez.
Çünkü imkân yoktur.
Çünkü yol gösteren bir el uzanmaz.

Fırsat eşitliğinin olmadığı yerde
yetenek tesadüfe dönüşür.
Yaratıcılık susar.
Zekâ içine kapanır.

Bazılarımız direnerek var olur.
Yokluğun içinden bir yol açar.
Kendi kendinin öğretmeni olur.
Kendi kendini keşfeder.

Ama bu bir sistem başarısı değildir.
Bu, bireysel direnişin hikâyesidir.

Ve bir ülke,
eğitimini bireysel direnişlere emanet ediyorsa
orada büyük bir kayıp vardır.

Zaman zaman, başta Amerika olmak üzere gelişmiş ülkelerin en saygın üniversiteleri
Türkiye’den zeki ve yetenekli öğrencileri burslu olarak kabul eder.
Bu haberler büyük bir sevinçle paylaşılır;
gurur cümleleri kurulur, alkışlar yükselir.

Ama asıl sorulması gereken soru şudur:
Bu gerçekten bir başarı mı, yoksa sistemin sessiz bir itirafı mı?

O çocuklar bu ülkenin çocuklarıdır.
Sorun onların kabul edilmesi değil;
kendi ülkelerinde,
aynı nitelikte ve derinlikte bir eğitimi bulamıyor olmalarıdır.

En parlak zihinlerin geleceğini
başka ülkelerin burs komitelerine emanet etmek,
eğitimdeki eksikliği normalleştirmektir.

Çünkü güçlü bir eğitim sistemi,
yetenek ihraç etmekle değil;
yetenek tutmak, beslemek ve büyütmekle ölçülür.

Bugün alkışlanan bu gidişler,
aslında ertelenmiş bir yüzleşmenin adıdır.

Bir ülke, en zeki çocuklarının gidişini alkışlıyorsa, eğitimdeki yenilgisini kutluyor demektir.

Geçtiğimiz günlerde Ankara’daydım.
ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi öğrencileriyle
kültürel bir buluşmada bir araya geldik.


Beş yüz kişilik bir salon tıka basa doluydu.
Genç gözler parlıyordu.
Dinlemek ve anlamak için oradaydılar.

Söze Yaşar Kemal’in
"Höyükteki Nar Ağacı" ile başladık.
Topraktan, hafızadan, direnişten konuştuk.


“Yaşar Kemal okuyan var mı?” diye sordum.
Salonun büyük çoğunluğu el kaldırdı.

İki saat boyunca dikkatle dinlediler.
Sorular sordular.
Tartıştılar.
Kopmadılar.

Sonra atölyelerini gezdim.
Çizimlere, fikirlere, cesarete baktım.
O kadar çok yetenek vardı ki
umut yeniden büyüdü bende.

Bugün Türkiye’de eğitim hâlâ
ezberi ödüllendiriyor,
düşünceyi cezalandırıyor.
Merakı törpülüyor,
sorgulamayı risk sayıyor.

Oysa bir ülkeyi ileriye taşıyan şey
itaat eden kalabalıklar değil,
düşünen bireylerdir.

Eğitim;
itaat üretmek için değil,
özgür düşünceyi çoğaltmak içindir.
Bir eleme ya da ayrıştırma mekanizması olmamalıdır.

Bir çocuk nerede doğduysa,
hangi mahallede büyüdüyse,
hangi okulun kapısından içeri girdiyse
geleceği orada mühürlenemez.

Fırsat eşitliği,
herkesi aynı sınava sokmak değildir.
Herkese aynı imkânı sunmaktır.

Bir ülke çocuklarını
“şanslı olanlar” ve “direnenler” diye ayırıyorsa
orada sistem yoktur;
sadece hayatta kalma hikâyeleri vardır.

Ben yıllar önce şunu söyledim:

Keşfedilmeyi beklemek, ölümü beklemektir.

Ama bir ülke,
vatandaşlarını kendini keşfetmeye mecbur bırakıyorsa
orada eğitim değil,
ihlâl vardır.

Çünkü her keşfedilemeyen yetenek
yalnızca bir bireyin değil,
toplumun da kaybıdır.

Bu ülkenin çocukları hazır.
Zekâları var.
Cesaretleri var.
Soruları var.


Eksik olan çocuklar değil.
Eksik olan sistemdir.

Ve artık şu soruyu ertelemenin
hiçbir mazereti yok:

Bu ülke, çocuklarının geleceğini
tesadüfe mi bırakacak,
yoksa adil bir eğitim düzeni mi kuracak?

Çünkü eğitim,
ertelenebilecek bir reform değil;
bir ülkenin
en acil vicdan meselesidir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU