Ukrayna için ‘soğuk’ senaryo: Berlin masası Türkiye’yi nasıl doğruladı?

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Berlin’de 14-15 Aralık tarihlerinde kurulan ve Avrupa’nın yakın tarihindeki en kritik virajlardan biri sayılan üst düzey diplomatik temaslar, Rusya-Ukrayna savaşının seyrinde doktriner bir değişikliğe gidildiğini açıkça ortaya koyuyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin savaşın başından bu yana Kiev’in temel stratejik hedefi, varoluşsal dayanağı ve tartışmaya kapalı “kırmızı çizgisi” olarak sunduğu NATO üyeliği talebini sürdürülebilir bir barış namına askıya alma sinyali vermesi, Avrupa güvenlik mimarisinde köklü bir revizyonun habercisi.

Berlin’deki bu müzakere süreci taktiksel bir ateşkes arayışı olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Doğu Avrupa’da çatışma sonrası kurulacak statükonun sınırlarını ve Batı’nın Rusya karşısındaki yeni “kabulleniş” seviyesini belirliyor. Gelinen nokta, transatlantik ilişkilerde yaşanan eksen kaymasını ve Avrupa’nın stratejik vizyonundaki zafiyeti ifşa ederken öte yandan Ankara’nın savunduğu güvenlik mimarisinin geçerliliğini tarihsel bir perspektifle teyit ediyor.

Berlin Görüşmeleri: Washington Gölgesinde Değişen Parametreler

Müzakere masasındaki parametrelerin radikal değişimi Kiev ve Brüksel’den ziyade Washington’daki iktidar değişimiyle ve değişen Amerikan öncelikleriyle doğrudan ilintili. ABD Başkanı Donald Trump döneminde, “Önce Amerika” doktrininin küresel siyasete yeniden nüfuz etmeye başladığı bu süreçte Zelenskiy’nin Trump’a yakın isimler, özellikle Jared Kushner ve Steve Witkoff ile yürüttüğü yoğun diplomasi trafiği dikkat çekici. Bu trafik, çözüm sürecinin artık “Atlantik ötesi” inisiyatiflerle Brüksel bürokrasisinin hantallığından uzak ve yeni bir “realpolitik” yaklaşımla şekillendiğini kanıtlıyor.

Kiev yönetimi mevcut konjonktürde, yıllardır peşinde koştuğu NATO üyeliği yerine kendisine uluslararası bağlayıcılığı haiz güvenlik garantileri sağlayacak alternatif ve hibrit bir mekanizmaya yönlendiriliyor. Rusya’nın Ukrayna topraklarındaki askeri varlığı tüm yakıcılığıyla sürerken masaya gelen bu formül sahadaki fiili durumun diplomatik zeminde zımnen kabulü riskini barındırıyor. 

Zelenskiy toprak bütünlüğünden taviz verilmeyeceğini her fırsatta vurgulasa da NATO başvurusunu geri çekme ihtimalini gündeme getirerek savaşın başından bu yana savunduğu “Batı ile tam entegrasyon” doktrininden stratejik ve belki de mecburi bir geri adım atmış bulunuyor.

Bu tablo Ukrayna’nın Avrupa-Atlantik güvenlik şemsiyesinin organik bir parçası olmaktan çıkıp “bağlantısız” lakin yoğun şekilde silahlandırılmış bir “tampon bölge” statüsüne evrileceğine işaret ediyor ki bu da Kiev için bir “zafer”den ziyade “hayatta kalma” başarısı olarak kodlanabilir.

Kolektif Savunma Rüyasından ‘Güvenlik Garantileri’ Gerçeğine

Stratejik açıdan ve uluslararası ilişkiler teorisi bağlamında değerlendirildiğinde, NATO’nun 5. Maddesi’nin sağladığı “kolektif savunma” şemsiyesi ile ikili “güvenlik garantileri” arasında kapatılması imkânsız bir caydırıcılık asimetrisi mevcut. İttifak üyeliği bir devlete yapılan saldırıyı bütününe yapılmış sayan kurumsal, otomatik ve mutlak bir koruma taahhüdü içerirken Berlin’de tartışılan model çok daha muğlak bir zemine oturuyor.

Bu yeni plan büyük güçlerin (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya) Ukrayna’ya finansman, mühimmat, istihbarat ve eğitim desteğini sürdüreceği ancak doğrudan sıcak çatışmaya müdahil olmayı taahhüt etmediği hibrit bir yapıyı öngörüyor. 

Ukrayna’nın hafızasında 1994 Budapeşte Memorandumu gibi acı bir tecrübe varken “garanti” sözcüğünün Kiev sokaklarında güven telkin etmesi hayli güç. Geçmişteki İsveç ve Finlandiya üyelik süreçleri, tam üyelik statüsü kazanılmadan elde edilen siyasi garantilerin Rusya gibi revizyonist ve agresif aktörler karşısında sınırlı bir caydırıcılık yarattığını hatta tehdit algısını tetiklediğini ortaya koymuştu.

Zelenskiy’nin üyelikten feragat etmesi durumunda Ukrayna, Batı bloğunun organik bir parçası olmak yerine Soğuk Savaş dönemindeki “Finlandiyalılaşma” modelini andıran, egemenliği kısıtlı ve dış politikası büyük güçlerin dengesine endeksli bir konuma yerleşecek. 

Bu senaryo Moskova’nın “NATO genişlemesinin durdurulması” yönündeki stratejik hedefine -askeri maliyeti ve insan kaybı devasa boyutlarda olsa da- jeopolitik düzlemde ulaştığı şeklinde okunmaya müsait ve Kremlin için bir “zafer ilanı” zemini oluşturabilir.

Avrupa’nın Stratejik Otonomi İddiasının Çöküşü

Berlin görüşmeleri salt Ukrayna’nın kaderini belirlemekle kalmıyor, buna ek olarak Avrupa Birliği’nin (AB) kendi kıtasındaki konvansiyonel bir krizi yönetme kapasitesini ve yıllardır dillendirilen “stratejik otonomi” iddiasını çetin bir teste tabi tutuyor. 

Avrupa zirvesi öncesinde gerçekleşen ve kıtanın kaderini çizen temaslarda Amerikan heyetinin belirleyici, yönlendirici ve karar verici rol oynaması, AB’nin savunma ve güvenlik politikalarında Washington’a olan bağımlılığının azalmak bir yana derinleşerek sürdüğünü gösteriyor.

Almanya ve Fransa diplomatik çözüm için inisiyatif almaya çalışsa da Avrupa’nın doğu kanadını oluşturan Baltık ülkeleri ve Polonya’nın Ukrayna’nın NATO yörüngesinden uzaklaştırılmasına duyduğu derin tepki Birlik içerisindeki tehdit algılamalarındaki fayı görünür kılıyor. 

Berlin’deki masa Avrupa’nın “yumuşak güç” enstrümanlarıyla “sert güç” gerçekliği arasında sıkışıp kaldığını, ABD şemsiyesi olmadan sınırlarının hemen ötesindeki bir yangını söndürmekten aciz olduğunu acı bir reçete olarak önlerine koyuyor. Avrupa başkentleri Ukrayna’nın güvenliğini “dış kaynak kullanımı” yöntemiyle Washington’a havale ederken kendi jeopolitik iddialarından da feragat ediyor.

Türkiye’nin Denge Politikası ve ‘Adil Barış’ Vizyonunun Haklılığı

Ukrayna’nın NATO üyeliği gibi maksimalist hedefler yerine daha gerçekçi “güvenlik garantileri” modeline yönelmesi, Türkiye’nin savaşın başından itibaren sürdürdüğü “aktif tarafsızlık”, “denge politikası” ve “kolaylaştırıcılık” rolünün doğruluğunu tarihsel bir perspektifle teyit eder nitelikte. 

Ankara gerek Antalya gerekse İstanbul süreçlerinde tarafları sahadaki gerçeklikten kopuk maksimalist hedeflerden uzaklaştırıp rasyonel, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir zeminde buluşturmayı savunmuştu. Batı’nın başlangıçta Ukrayna’ya sunduğu ve Rusya’yı provoke eden “hemen NATO üyeliği” vaadinin sahadaki askeri gerçeklikle örtüşmediğinin Berlin’de anlaşılması, Türkiye’nin “adil barış” tezinin geçerliliğini ve vizyoner derinliğini artırıyor.

Türkiye açısından bakıldığında Karadeniz’de güvenliğin tesisi, Montrö Sözleşmesi’nin titizlikle ve tavizsiz uygulanması ve bölgesel sahiplenme ilkesi dışarıdan empoze edilen çözümlerden çok daha hayati bir öneme sahip. Türkiye, Batı ittifakının bir üyesi olmasına rağmen Rusya ile diyalog kanallarını açık tutabilen, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken Rusya’nın güvenlik kaygılarını da okuyabilen yegâne aktör. 

Ukrayna’nın yeni statüsü ne olursa olsun, Türkiye’nin hem Kiev hem de Moskova ile doğrudan ve sansürsüz konuşabilen ender güçlerden biri olması, kurulacak yeni güvenlik mimarisinde Ankara’yı vazgeçilmez bir “denge merkezi” ve “kilit aktör” konumuna yerleştiriyor.

Berlin’de şekillenen müzakere süreci Ukrayna savaşının sona ermesinden öte Avrupa güvenlik mimarisinin “yeni gerçekliklere” göre revize edildiği tarihsel bir dönüm noktası. Ukrayna’nın NATO üyeliği hedefinden uzaklaşarak güvenlik garantileri modeline yönelmesi, Kiev’in Batı ittifakına tam entegrasyon sürecinin belirsiz bir tarihe belki de başka bir bahara ertelenmesi manasına geliyor. 

Bu durum sahada sıcak çatışmayı ve kanı durdurma potansiyeli taşısa da bölgede kalıcı bir istikrarın sağlanıp sağlanamayacağı garantör ülkelerin taahhütlerinin gücüne, samimiyetine ve Rusya’nın bu yeni statükoyu ne kadar süreyle kabulleneceğine bağlı kalacak. 

Berlin masası, krizin askeri yöntemlerle nihai bir zafere ulaşmasının zorluğunu somut bir şekilde ortaya koyuyor. Bu süreç çözümün ideolojik kamplaşmalardan ziyade bölgesel gerçekliklere uygun, kapsayıcı ve Türkiye örneğinde görüldüğü gibi çok taraflı bir diplomasiyle mümkün olacağını tüm dünyaya ispat ediyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU