Taklitçi ya da efsane, İstanbul'a imzasını atan mimar: Alexandre Vallaury

Kimine göre taklitçi, kimine göre efsane. Ancak o 19. yüzyıl İstanbul mimarisine imzasını attı. Kimden mi bahsediyoruz? Bugün dahi varlığını koruyan İstanbul’un gözde yapılarının mimarı, Aleksandre Vallaury

Beyoğlu’ndan Büyükada’ya Çengelköy’den Sultanahmet’e kadar İstanbul’un her yerinde. Ancak biz onun adını neredeyse hiç duymayız. Pera Palas, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Abdülmecit Köşkü, Büyükada Rum Yetimhanesi, Osmanlı Bankası ve dahası… Herkes, İstanbul’u İstanbul yapan bu yapıları bilir ama mimarından bir haberdir.

Bugün bu yazıda kimine göre taklitçi kimine göre 19. yüzyılın efsane mimarı Alexandre Vallaury’yi okuyacaksınız. Babası Vallouri pastanesinin sahibi olan Alexandre Vallaury 2 Nisan 1850 yılında Beyoğlu’nda dünyaya geldi. Ortaöğretime kadar İstanbul’da yaşayan Vallaury, mimarlık eğitimi için Paris’e gitti. İstanbul’a döner dönmez ilk işi mimari çalışmalar olmadı. Tarihi kayıtlarda Vallaury için iki dönemden bahsedilir: İlk dönem Vallaury daha çok ressam ve sanatkâr olarak ortalardayken, Şeker Ahmet Paşa ve Osman Hamdi Bey ile iyi ilişkiler kurar. Bu dönemdeki tek kayıtlı eseri Sanat-ı Nefise binasıdır. Binanın mimarlığını yapmakla kalmaz mimari hoca olarak mektepte dersler verir. 1883’ten sonra Vallaury’nin İstanbul’da ikinci dönemi başlar ve bu dönemde günümüzde bile varlığını koruyacak mimari yapılara imza atar.

OsmanlıBankası-girişcephesi-Mart2012-SedaKula arşivi.JPG
Osmanlı Bankası / Fotoğraf: Seda Kula arşivi

 

Doktora tezini Vallaury'nin mimarlığı hakkında yazmış olan ve halen Gebze Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde Doç.Dr. olarak görev yapan mimarlık tarihçisi Doç. Dr. Seda Kula, geç dönem Osmanlı mimarı olan Vallaury’nin bir İstanbul mimarı olarak bilinmesine rağmen, İstanbul dışında da hatırı sayılır mimari çalışmaları olduğunu belirtiyor. Kula, Vallaury’nin mimari etkisinin üç yönlü olduğunu dile getirdi:

“İlki sağlam eğitim altyapısı ve doğru ilişkiler ağı sayesinde dönemin yüksek nitelikte ve çok sayıda bina üretme talebine zamanında ve yeterli bir arz yaratabildiği için dönemin Osmanlı – Türk mimarisine çok sayıda ve teknik, estetik ve kullanışlılık açısından çok nitelikli bir bina stoku kazandırmış olmasıdır.

Diğeri, ülkenin uzun süredir eksikliği hissedilen Batılı anlamda ilk sanat ve tasarım yüksek okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi kuruluşunda Osman Hamdi Bey’in ekibinde yer alması ve okuldaki 25 yıl boyunca tek fenni mimari hocası, günümüzdeki deyimle mimari proje atölyesi yürütücüsü olarak, Osmanlı Devleti’nin son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk döneminde önemli işler yapacak bir mimar kuşağı eğitip mezun etmiş olmasıdır. Bu dönem okuldan mezun olan Rum kökenli çok sayıda mimarın 1923’ten sonra peyderpey Yunanistan’a gittiği ve orada aktif olarak kariyerlerine devam ettiğini düşünürsek, benzer bir katkıyı 20. yüzyıl başı Yunan mimarlığına da yaptığını söylemek mümkündür.

sanayi-nefise öğrencileriyle.png
Sanay-i Nefise Mektebi öğrencileri

 

Son olarak Vallaury kanımca modernitenin bir gereği olarak ortaya çıkan ve mimaride de moderniteye dair ortaya çıkan pek çok gereksinimi karşılamaya olanak veren eklektik mimari tavrın ülkemizdeki oldukça doğru ve verimli bir uygulayıcısıdır. Bununla da kalmayıp, oldukça yoğun olan mimarlık kariyerinde Osmanlı-Türk yerel mimari referanslarını da kapsayan özgün bir eklektik sözlük oluşturmayı ve uygulamayı başarmıştır; kuşkusuz buna dair görüşlerini öğrencilerine de aktarmıştır. Bu anlamda da JönTürk devrimiyle ön plana çıkan ve erken Cumhuriyet döneminde de devam eden 1. Milli Mimari akımının ta 1880’lerden beri yavaş yavaş hazırlayıcısı olan kişidir.”

Efsane mi, taklitçi mi?

Kimine göre bir dönemin efsane mimarı kimine göre ise sadece bir taklitçi. Kula, Vallaury hakkındaki iki değerlendirmeyi de yerinde bulmuyor. Kula, Vallaury’nin dünya çapında kaliteye sahip bir kurumda 10-11 yıl çalışarak modern bir eğitim almış, ve aynı sürede Paris gibi modernitenin başkenti olan bir yerde yaşayıp mimari evrimi deneyimleme şansına sahip olmuş bir meslek adamı olarak memleketine döndüğünü anlatıyor. Kula'ya göre Vallaury tam da bu sıralarda başkentini ve kentlerini çok hızlı şekilde modernitenin gereği altyapı ve binalarla donatma ihtiyacı içindeki Osmanlı Devleti’nin tam aradığı nitelikte bir kişi oluyor. Kula, ayrıca Vallaury'nin İstanbul dönüşü dönemin kültür politikasının oluşmasında en önemli konumda ve yetkide olan Osman Hamdi Bey ile çalıştığını, Maliye Nezareti’nde mimar olduğunu, Fransa mimari çevreleri ile de ile ilişkilerini de sıcak tutmaya gayret ettiğini hatırlatıyor. Kula, sonuç olarak Vallaury’nin çalışkan ve yetenekli ama aynı zamanda da doğru zamanda doğru yerde olmuş, doğru ilişkiler kurmuş, fırsatları da iyi değerlendirmiş bir meslek adamı olduğunu ifade ediyor ve Said Naum-Duhani’nin “Eski İnsanlar, Eski Evler” kitabına atıf yapıyor: “Mösyö Vallaury hayatta hemen her istediğine ulaşmış başarılı bir kişidir."

DüyunuUmumiye-girişcephesi-Haziran2012-SedaKulaarşivi.JPG
Duyun-u Umumiye / Fotoğraf: Seda Kula arşivi

 

Kula, Vallaury'nin kariyerini şöyle değerlendiriyor:

"Vallaury'nin kariyeri tamamen dikensiz gül bahçesi olmasa da örneğin Osmanlı Devleti’nde bir dönem önemli işler yapmış mühendis-mimar August Jasmund’un mimariden anlamadığına dair epeyce haşin eleştirilerine maruz kalsa da, bunları atlattığı ve yaptığı işlerde de büyük ölçüde takdir gördüğü anlaşılmaktadır. Mesleki olarak da çok iş yapmıştır; belki ülkede kısıtlı hammadde üretimi- yüksek maliyet nedeniyle, uygulamakta oldukça istekli olduğunu düşündüğüm demir strüktür-cam örtü uygulamaları kısıtlı kalmıştır ama, yapmak istediği işleri büyük ölçüde gerçekleştirerek ciddi ölçüde mesleki tatmin yaşadığı söylenebilir.”

Taklitçi tanımlamasının tamamen dönemin bağlamını pek anlamadan yapılan bir tanımlama olduğuna dikkat çeken Kula, eklektizmin de çoğu kez kestirmeden ve hatalı olarak taklitçilik veya kes-yapıştır mimarisi olarak tanımlandığını söyledi. Kula, bu nedenle de çok hatalı olarak, Paris Ecole des Beaux Arts kaynaklı eklektik mimari tavrın çok yetkin bir temsilcisi olan  ve haliyle ülkesine döndüğünde bu mimari görgü ve tavrı uygulayan Vallaury’e de taklitçilik etiketinin uygun görülebildiğini dile getirdi ve ekledi:

“Ne eklektizm kes-yapıştır mimarlığıdır, ne de Vallaury taklitçidir.  Hatta kanımca Vallaury çok özgün ve çok Osmanlı’ya özgü bir eklektik sözlük yaratmakta oldukça başarılı olmuştur. Bu eklektik tavrının olması gerektiği gibi sadece mimari öğeler ve referanslarla sınırlı kalmayıp malzeme, strüktür ve ihtiyaç programı anlamında da özgün uzlaşmacı çözümler ürettiğini düşünüyorum.”  

Perapalas-iç salon-Ağustos2010-SedaKula srşivi.JPG
Pera Palas / Fotoğraf: Seda Kula arşivi

 

Kula, Vallaury’nin kariyerinin oldukça istikrarlı geliştiğini ifade ediyor. İkinci 10 yılda da hem nicelik hem de nitelik açısından ciddi bir ivme kazandığını söyleyen Kula, sonrasında bir miktar duraklama olduğunu dile getiriyor ve tüm bu kariyer çizgisini yükselen bir sinüs dalgasının ilk yarısına benzeterek, Vallaury’nin o dalga inişe geçmeden tam tepedeyken kendini emekli ettiği yorumunu yapıyor. 

Kula, mimarın incelediği yapıları üstünden değerlendirdiğinde, baştan beri minik minik ama özümsenmiş-içselleştirilmiş adımlarla özgün bir eklektik sözlük ve tavır oluşturma amacından da hiç vazgeçmediğini ve bunu sürekli geliştirdiğini düşünmekte. Bu çerçevede mimarın-- 1892-93 yıllarından itibaren bir 10 yıl kadar oldukça istikrarlı şekilde üstün nitelikli işler yaptığını düşünüyor:

“Hangi yapılar derseniz; ve halen ayakta olan yapılardan konuşursak, Osmanlı Bankası ve Tütün rejisi Genel Müdürlüğü, Pera Palas, Prinkipo Palas, Düyun-u Umumiye Genel Müdürlüğü, Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbiyesi gibi zaten çok bilinen yapılarını sayabilirim. Bunların yanısıra bu parlak sürecin sonlarında çok bilinmeyen İzmir Gümrük binası ek yapısı, Konya Gar oteli gibi oldukça önemli ve nitelikli yapıları da var.”

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU