Donald Trump, Suudi Arabistan'la yıllardır konuşulan sivil nükleer iş birliği dosyasında sonunda istediği anlaşmayı masaya koydu. Washington ile Riyad arasında temmuz ayında imzalanan ve Amerikan nükleer teknolojisinin Suudi Arabistan'a transferinin önünü açacak anlaşma 24 Ağustos'ta Kongre'ye gönderildi. İlk bakışta yaklaşık 30 yıl sürebilecek milyarlarca dolarlık yeni bir enerji ortaklığından söz ediyoruz.
Fakat anlaşmanın etrafındaki tartışmaya biraz yakından bakınca konu reaktörlerden hızla uzaklaşıyor.
Çünkü Trump, anlaşma imzalandıktan hemen sonra Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşmaları'na katılmasını ve İsrail'le ilişkilerini normalleştirmesini istedi. Beyaz Saray'ın tutumuna göre Riyad bu adımı atmazsa nükleer anlaşma da ilerlemeyecek.
Böylece Washington'ın yıllardır ayrı ayrı yürüttüğü üç dosya tek pazarlığın içine girmiş oldu. Suudi Arabistan'ın nükleer programı, Amerikan güvenlik ilişkisi ve İsrail'le normalleşme.
Tam burada başka bir soru çıkıyor: "Riyad ne kadar ileri gitmeye hazır"
Nükleer anlaşmanın en hassas yeri reaktörler değil
Suudi Arabistan'ın nükleer enerji istemesinin ekonomik gerekçeleri var. Ülkenin enerji tüketimi büyüyor. Elektrik üretiminde petrol ve doğal gaz kullanımını azaltmak istiyor. Böylece daha fazla hidrokarbonu ihraç edebilir ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın ekonomik dönüşüm programını farklı enerji kaynaklarıyla destekleyebilir.
Amerikan tarafında da güçlü bir ticari hesap var. Suudi Arabistan'ın önümüzdeki yıllarda kuracağı nükleer altyapı dünyanın en büyük yeni pazarlarından biri olabilir. Washington bu pazarı Çin'e, Rusya'ya, Fransa'ya ya da Güney Kore'ye bırakmak istemiyor. Westinghouse gibi Amerikan şirketleri açısından Suudi programı milyarlarca dolarlık potansiyel taşıyor.
Buraya kadar konu bildiğimiz enerji diplomasisi.
Tartışma uranyum zenginleştirme meselesinde başlıyor.
Ortadoğu'da nükleer yarış santral sayısıyla başlamaz. Yakıt çevrimi ve zenginleştirme kapasitesi yayılmaya başladığında stratejik yarış başlar.
Bir nükleer santralin kurulması kendi başına nükleer silah kapasitesi anlamına gelmez. Uranyumu zenginleştirebilme ve kullanılmış yakıttan plütonyum ayırabilme imkânı ise bambaşka bir konu. Çünkü sivil program için geliştirilen bazı teknolojiler daha ileri seviyelerde askerî programların altyapısına dönüşebilir.
ABD'nin 2009'da Birleşik Arap Emirlikleri ile yaptığı anlaşmada bu nedenle çok daha katı bir yöntem tercih edilmişti. Abu Dabi uranyum zenginleştirme ve yeniden işleme faaliyetlerinden vazgeçmişti. Washington bunu uzun süre Körfez'deki nükleer işbirliğinin örnek modeli olarak gösterdi.
Suudi Arabistan ise aynı yolu kabul etmedi.
Yeni anlaşmanın kamuoyuna yansıyan ayrıntıları iki ülkenin iki yıllık bir çalışma yapabileceğini gösteriyor. Bu çalışmada Suudi topraklarında uranyum zenginleştirmenin ticari açıdan uygulanabilir olup olmadığı incelenecek. Sonuç olumlu çıkarsa Amerikan kontrolünde bir tesis kurulmasının önü açılabilir. Teknolojinin Suudi personelin erişemeyeceği bir "kara kutu" modeli içinde tutulması tartışılıyor.
Kâğıt üzerinde ilginç bir formül.
Tesis Suudi Arabistan'da bulunacak ancak hassas teknoloji Amerikan kontrolünde kalacak.
Ancak bu formül tüm soruları ortadan kaldırmıyor. İki ülke arasında ileride ciddi bir siyasi kriz çıkarsa ne olacak?
Teknoloji transferinin sınırları nasıl korunacak? Tesis üzerindeki kontrolün hukuki niteliği ne olacak?
Riyad yıllar sonra kendi zenginleştirme kapasitesini geliştirmek isterse Washington bunu engelleyebilecek mi?
Üstelik anlaşmanın tam metni kamuoyuna açıklanmış durumda değil.
Bu yüzden bugün "ABD Suudi Arabistan'a zenginleştirme teknolojisini verdi" demek için henüz erken. Buna karşılık Riyad'ın yıllardır istediği yakıt çevrimi konusunda kapının geçmişe kıyasla çok daha fazla aralandığı açık.
Bunun İran açısından nasıl okunacağı da önemli.
Tahran doğal olarak "Suudi Arabistan için kabul edilen kapasite neden İran için güvenlik tehdidi sayılıyor?" diye soracaktır. Benzer taleplerin başka bölge ülkelerinden gelmesi de şaşırtıcı olmaz.
Washington böylece Suudi nükleer programını Amerikan kontrolünün içine almaya çalışırken kendi yayılmayı önleme politikasında yeni bir tartışmanın kapısını açıyor.
Trump üç dosyayı tek pazarlığa bağladı
Anlaşmanın siyasi tarafı belki nükleer kısmından daha ilginç.
Riyad İsrail'le normalleşmenin Washington açısından yıllardır önemli bir hedef olduğunu zaten biliyordu. Biden döneminde de görüşmelerin merkezinde bu konu vardı. Suudi Arabistan karşılığında Amerikan güvenlik garantileri, gelişmiş silahlara erişim ve sivil nükleer iş birliği istiyordu. Ama sürpriz başka yerden geldi.
Nükleer anlaşma açıklandığında İsrail'le normalleşme bir yürürlük şartı olarak duyurulmamıştı. Trump ertesi gün bu bağlantıyı açıkça kurdu. Ardından Beyaz Saray, Riyad'ın İbrahim Anlaşmaları'na katılmazsa nükleer anlaşmanın ilerlemeyeceğini bildirdi.
Bu nedenle "Suudilerin normalleşme şartından haberi yoktu" demek meseleyi biraz yanlış yere götürüyor.
Riyad normalleşme talebini yıllardır biliyordu. Suudi tarafının şaşırmış olabileceği nokta bu talebin imzadan sonra nükleer anlaşmanın açık şartına dönüştürülmesi.
Trump'ın pazarlık tarzı burada kendisini gösteriyor.
Riyad Amerikan nükleer teknolojisini istiyor.
Amerikan şirketleri Suudi nükleer pazarını istiyor.
İsrail, Suudi Arabistan tarafından tanınmak istiyor.
Trump ise üçünü aynı paketin içine koyuyor.
Kongre boyutu da bu hesabın bir parçası. Anlaşma Amerikan Atom Enerjisi Yasası kapsamında Kongre'nin incelemesine girdi. Süre 90 oturum günü. Kongre ortak bir ret kararı çıkarmazsa anlaşmanın yürürlüğe girmesinin önü açılıyor. Bir ret kararı çıkması halinde Trump'ın veto yetkisi var.
Kongre'deki itirazları "İsrail lobisinin baskısı" biçiminde okumak ise eksik kalır. İsrail'in güvenliği güçlü bir etken. Fakat uranyum zenginleştirmenin yayılması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimleri ve Suudi programının başka ülkelere örnek oluşturması konusunda iki partide de ciddi kaygılar var.
Trump'ın İsrail şartı bu nedenle Washington içindeki muhalefeti azaltabilecek siyasi bir araç olarak da görülebilir.
Kongre'ye sunulabilecek hikâye oldukça basit. Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji verilecek, karşılığında İsrail tarihinin en önemli diplomatik kazanımlarından biri elde edilecek. Sorun şu ki Riyad'ın da kendi kamuoyuna ve bölgeye anlatması gereken bir hikâyesi var.
Riyad Filistin'i nükleer teknoloji karşılığında bırakır mı?
Bugünkü şartlarda bunun kolay olduğunu düşünmüyorum. Gazze savaşı Suudi Arabistan'ın İsrail'le normalleşmeye bakışını değiştirdi. 2023 öncesinde iki ülke arasında resmî ilişki kurulması hiç olmadığı kadar yakın görünüyordu. Bugün ise Riyad, bağımsız Filistin devletine doğru geri döndürülemez adımlar görmeden normalleşmeye yanaşmayacağını söylüyor.
Bu tutum artık bir pazarlık maddesinin ötesine geçmiş durumda. Suudi Arabistan kendisini Arap ve İslam dünyasının merkezi aktörlerinden biri olarak konumlandırıyor. Mekke ve Medine'nin bulunduğu bir ülkenin Gazze'de yaşananlardan sonra Filistin dosyasında hiçbir somut kazanım almadan İsrail'i tanıması ciddi siyasi maliyet üretir.
Bu, Riyad'ın hiçbir zaman normalleşmeyeceği anlamına gelmiyor.
Aksine Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ekonomik ve stratejik yakınlaşmanın uzun vadede güçlü bir mantığı var. İran, Kızıldeniz güvenliği, teknoloji, yatırım ve Washington'la ilişkiler iki ülkeyi birçok noktada birbirine yaklaştırıyor.
Ancak Riyad'ın aradığı formül değişmiş durumda. Filistin devletinin ertesi sabah kurulması gerekmeyebilir. Buna karşılık geri dönüşü zor bir siyasi süreç, belirli bir takvim, uluslararası garantiler ve İsrail tarafından atılacak somut adımlar talep edilebilir.
Buradaki sorun Netanyahu hükümetinin pozisyonu. Trump Suudi normalleşmesini istiyor. Riyad Filistin devletine giden güvenilir bir süreç istiyor. İsrail hükümeti ise Filistin devletine karşı çıkıyor.
Bu üç pozisyondan biri hareket etmeden büyük pazarlığın tamamlanması zor. Trump Riyad'ın kapısını nükleer teknolojiyle açmaya çalışıyor. Riyad ise anahtarın hâlâ Filistin dosyasında olduğunu söylüyor.
Mekke Paktı Washington'a ne anlatıyor?
Tam bu noktada 7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ayrı bir anlam kazanıyor.
Anlaşmanın ABD-Suudi nükleer işbirliğiyle doğrudan hukuki bağlantısı bulunmuyor. Stratejik bağlantısı ise göz ardı edilemeyecek kadar güçlü.
Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tamamına yapılmış kabul edilmesi öngörülüyor. Türkiye güçlü askerî kapasitesi, NATO tecrübesi ve büyüyen savunma sanayisiyle geliyor. Pakistan büyük bir orduya sahip ve nükleer güç. Suudi Arabistan ise finansal kapasitesi ve Körfez'deki siyasi ağırlığını getiriyor.
Pakistan'ın nükleer silahlara sahip olması Suudi Arabistan'a otomatik biçimde nükleer şemsiye sağlandığı anlamına gelmiyor. Anlaşmada böyle bir taahhüt bulunmuyor.
Yine de Mekke Paktı Riyad'ın Washington'a verdiği daha geniş mesaj açısından önemli.
Suudi Arabistan ABD ile güvenlik ilişkisini korumak istiyor. Amerikan silahlarına, istihbarat kapasitesine ve askeri varlığına hâlâ büyük önem veriyor. Fakat güvenliğini tek bir dış ortağın kararlarına bağlamak istemiyor.
Türkiye ve Pakistan'la kurulan yeni mekanizma tam burada devreye giriyor.
Riyad'ın Washington'a söyleyebileceği cümle giderek daha güçlü hale geliyor:
Amerikan ortaklığı bizim için önemli fakat başka seçeneklerimiz de var.
Belki de yeni Ortadoğu'nun en belirgin özelliği burada yatıyor.
Bölge ülkeleri büyük güçler arasında kesin tercihler yapmak yerine seçeneklerinin sayısını artırıyor. Suudi Arabistan ABD'den nükleer teknoloji almaya çalışırken Çin'le ekonomik ilişkilerini sürdürüyor. Türkiye ve Pakistan'la savunma mekanizması kuruyor. Filistin konusunda Washington'dan ayrışabiliyor ve kendi güvenlik mimarisini genişletmeye çalışıyor.
Bu nedenle ABD-Suudi nükleer anlaşmasını birkaç reaktörün kurulacağı bir enerji projesi olarak görmemeliyiz. Ortada çok daha büyük bir pazarlık var. Trump nükleer teknolojiyi İsrail'le normalleşmenin anahtarına çevirmek istiyor. Riyad ise o anahtarı alırken kendi hareket alanını kaybetmemeye çalışıyor.
Anlaşmanın geleceğini de uranyumdan çok bu siyasi pazarlığın sonucu belirleyecek.
Kaynaklar:
https://www.energy.gov/articles/united-states-and-saudi-arabia-reach-historic-nuclear-cooperation-agreement
https://www.reuters.com/world/middle-east/trump-says-us-saudi-nuclear-deal-conditional-country-joining-abraham-accords-2026-07-23/
https://www.reuters.com/world/why-does-saudi-arabia-want-civil-nuclear-deal-with-us-2026-07-22/
https://www.armscontrol.org/blog/2026-08-07/us-saudi-agreement-civil-nuclear-cooperation-answers-frequently-asked-questions
https://apnews.com/article/2be6c822995be2a9f2a39b2c05e8f9b0
https://www.reuters.com/world/middle-east/trump-sends-saudi-nuclear-deal-congress-says-riyadh-must-recognize-israel-2026-08-25/
https://www.reuters.com/world/asia-pacific/saudi-arabia-turkey-pakistan-sign-joint-defence-deal-amid-regional-turmoil-2026-08-07/
https://bypass.iletisim.gov.tr/turkce/Haberler/detay/turkiye-suudi-arabistan-ve-pakistan-arasinda-ortak-savunma-anlasmasi-imzalandi
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish