Kitlesel göç, Türkiye için yeni bir olgu değil. Yaklaşık on beş yıldır Suriye iç savaşının ürettiği nüfus hareketlerinin merkezinde yer alıyoruz. Afganistan'dan Afrika'ya uzanan düzensiz göç rotalarının önemli kavşaklarından biri de Türkiye.
Buna rağmen göç tartışmaları hâlâ büyük ölçüde insani kriz, fakirin zenginden öç alması, medeniyet çatışması, ekonomik yük ve sınır güvenliği gibi birbirinden kopuk eksenler üzerinde yürütülüyor.
Oysa uluslararası ilişkiler literatürü farklı bir noktaya ulaştı.
Bugün akademik çalışmalar göçü, savaşların bir sonucu olarak incelemekle yetinmiyor. Göç, savaşın içinde kullanılan bir araç olarak da ele alınıyor. "Göçün silahlaştırılması" ve "zorlayıcı mühendislik eseri göç" kavramları bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. Bu görüşe göre kitlesel nüfus hareketleri, devletler tarafından siyasi baskı üretmek amacıyla yönlendirilebiliyor.
Peki bu yaklaşım ne söylüyor?
Bu alandaki en önemli isimlerden biri Kelly M. Greenhill. Greenhill'in geliştirdiği teoriye göre göç, askerî kapasitesi sınırlı aktörlerin daha güçlü devletler üzerinde baskı kurmasını sağlayan asimetrik bir araca dönüşüyor. Hedef ülke, bir yandan uluslararası hukukun yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor. Diğer yandan iç siyasette büyüyen toplumsal baskıyı yönetmek zorunda kalıyor.
Sonuçta göç, insani bir trajedinin ötesine geçiyor. Jeopolitik bir baskı mekanizmasına dönüşüyor.
Literatür, bunun istisnai bir durum olmadığını ortaya koyuyor. Greenhill'in incelediği çok sayıda vakada kitlesel göç hareketleri doğrudan dış politika aracı olarak kullanılmış durumda. Üstelik bu yöntemin klasik askerî zorlayıcılıktan daha yüksek başarı sağladığı ileri sürülüyor.
Peki bu teoriyi bugün nerede görüyoruz?
Son günlerde İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Seuta'da yaşanan gelişmeler bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Binlerce düzensiz göçmenin kısa sürede sınırı geçmesi ilk bakışta yeni bir göç dalgası gibi görünüyor.
Ancak olayın yaşandığı coğrafya sıradan bir sınır hattı değil.
Seuta, Cebelitarık Boğazı'nın güneyinde, Afrika kıtasındaki İspanyol toprağı. Stratejik değeri küçük yüzölçümünden değil, Akdeniz ile Atlas Okyanusu arasındaki geçişi kontrol eden konumundan kaynaklanıyor. Aynı hatta Melilla, Cebelitarık ve Batı Sahra gibi egemenlik ihtilafları da bulunuyor.
Bu ne anlama geliyor?
Bu bölgede yaşanan her göç hareketi daha geniş bir jeopolitik çerçeve içinde değerlendiriliyor.
Son krizde dikkat çeken nokta da buydu. Göç akını yalnızca insani nedenlerle açıklanmadı. İspanya'nın düzensiz göçmenlere ilişkin yüksek mahkeme kararının ardından insan kaçakçılığı ağlarının bu gelişmeyi propaganda malzemesine dönüştürdüğü ve Seuta'ya geçişleri teşvik ettiği ifade ediliyor. Aynı dönemde Fas ile
İspanya arasındaki siyasi gerilim ve Batı Sahra meselesi de yeniden gündeme geldi.
Burada Fas yönetimi ile İsrail’in yakın ilişkiler içinde olması, İspanya’nın batı dünyasında İsrail’e karşı duran tek ülke olduğunu hatırlamakta fayda var. Olayın ardından İsrail’den yükselen sesler de olayın en azından tahrik unsurlarının İsrail kaynaklı olduğuna dair şüpheleri artırıyor.
Akademik literatür ile güncel gelişmeler burada dikkat çekici biçimde örtüşüyor.
Greenhill'in tanımladığı modelde belirleyici olan göç hareketinin kendisi değil, ortaya çıkardığı siyasi baskı. Hedef ülkenin sınır güvenliği, iç siyaseti ve uluslararası itibarı aynı anda baskı altına giriyor. Göçün etkisi de çoğu zaman sınırı geçen insan sayısından daha büyük oluyor.
Benzer örnekler son yıllarda birçok kez yaşandı.
Belarus'un 2021 yılında Ortadoğu'dan getirdiği göçmenleri Polonya sınırına yönlendirmesi, Avrupa Birliği tarafından açık biçimde hibrit saldırı olarak tanımlandı. Libya'da Muammer Kaddafi uzun yıllar Afrika'dan Avrupa'ya yönelen göçü pazarlık unsuru olarak kullandı. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 2016 sonrasında yürütülen göç diplomasisi de aynı literatür içinde değerlendiriliyor.
Peki devletler bu süreci nasıl yönetiyor?
Uluslararası ilişkiler uzmanı Gerasimos Tsourapas bunu "göç diplomasisi" kavramıyla açıklıyor. Devletler artık göçü yalnızca yönetmiyor. Göçü dış politika pazarlıklarının bir unsuru olarak da kullanıyor. Bazı ülkeler sınırlarını kontrol ederek, bazıları ise göçmen nüfusunu barındırarak ekonomik ya da siyasi taviz elde etmeye çalışıyor.
Türkiye açısından asıl dikkat edilmesi gereken nokta burada.
Türkiye, göçün hedefi olduğu kadar göç jeopolitiğinin de merkezinde yer alıyor. Güney sınırlarındaki her istikrarsızlık, Afrika'dan Avrupa'ya uzanan her yeni göç rotası ve Doğu Akdeniz'deki her kriz, doğrudan Türkiye'nin güvenlik denklemine yansıyor.
Bu nedenle göçü yalnızca sosyal politika meselesi olarak değerlendirmek eksik kalıyor.
Avrupa Birliği'nin 2024 yılında kabul ettiği yeni Göç ve İltica Paktı da bu değişimin kurumsal yansımasını oluşturuyor. Avrupa hukukunda artık "araçsallaştırılmış göç" kavramı yer alıyor. Böylece göçün devletler tarafından bilinçli biçimde kullanılabileceği hukuki düzeyde de kabul edilmiş oluyor.
Önümüzdeki dönemde iklim değişikliği, su ve gıda krizleri ile bölgesel savaşların yeni kitlesel göç hareketleri üretmesi bekleniyor.
Bu neyi değiştirecek?
Göç, uluslararası rekabetin daha belirgin araçlarından biri hâline gelecek.
Türkiye'nin güvenlik politikalarının da bu değişen jeopolitik gerçekliği dikkate alması gerekiyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish