CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 59'u tutuklu, 414 sanıklı İBB Davası’nın duruşması, 59’uncu gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nin 1 No’lu Duruşma Salonu’nda devam ediyor.
Tutuklu sanıklar saat 11.00 itibarıyla alkışlarla salona girdi. Savunma sırası gelen Murat Ongun, izleyici sıralarından "Murat Ongun oley" tezahüratı ve alkışlarla karşılandı. Ongün da izleyicilere el sallayarak "Hepiniz hoş geldiniz, bugün çok güzel bir gün olacak" dedi.
Ekrem İmamoğlu salona giriş yaptığı sırada izleyiciler tarafından "Cumhurbaşkanı İmamoğlu" ve "Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" sloganlarıyla karşılandı.
Tutuklu sanıklar, avukatları, gazeteciler, izleyiciler ve mahkeme heyeti yerlerini aldı. Duruşma saat 11.10’da başladı.
Duruşmada bugün ilk olarak, Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunma yapacak .Ongun, savunmasına geçmeden İmamoğlu söz aldı.
İmamoğlu, mahkeme heyeti ile avukatlar arasında bir gün önce yapılan takvim değerlendirmelerine değinerek, savunma sürecinin planlanan sürede tamamlanmasının önemine dikkati çekti.
İmamoğlu, hedeflenen sürenin görüldüğünü ancak gelinen aşamada kalan sanıkların kapsamlı savunmalarının bulunduğunu belirterek, takvimin buna göre değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
"Cuma günleri cezaevindeki tek mesaı günümüz"
Savunmaların cuma günlerine denk gelmemesi gerektiğini vurgulayan İmamoğlu, cezaevindeki iş ve işlemler açısından cuma günlerinin tek aktif mesai günü olduğunu ifade etti.
Bunun üzerine Mahkeme Başkanı, "Cumayı eklemeyeceğiz zaten" diyerek bu konuda heyetin kararını açıkladı.
"En son savunma hakkımı kullanmak istiyorum"
İmamoğlu, yargılamanın niteliği ve iddianamenin kapsamı nedeniyle savunmasını en son yapmak istediğini hatırlatarak, bu talebini yineledi. İlk savunma aşamasında da benzer bir uygulama yapıldığını kaydeden İmamoğlu, aynı yöntemin sürdürülmesini talep etti.
Mahkeme Başkanı ise bu konuda herhangi bir sakınca görmediklerini belirterek, "En son savunma yapmanız konusunda bizim açımızdan mahsur yok" dedi.
“Dört ayrı dosyam daha var”
İmamoğlu ayrıca farklı mahkemelerde görülen dört ayrı dosyasının bulunduğunu belirterek, olası duruşma çakışmalarında heyetten kolaylık talep edebileceklerini ifade etti ve .u süreçte amaçlarının davanın hızlı ve verimli tamamlanması olduğunu vurguladı.
Mahkeme Başkanı ise yargılamanın başlangıçta nisan sonunda tamamlanmasının planlandığını, ancak takvimin yaklaşık 2,5 ay sarktığını söyledi.
Başkan, ilk celsenin üzerinden 9 Temmuz itibarıyla dört ay geçmiş olacağını belirterek, "Bir celse için dört aylık süre oldukça uzun" değerlendirmesinde bulundu.
Kalan savunmalar için takvim açıklandı
Mahkeme heyeti, kalan savunmalar için de planlamayı açıkladı. Buna göre, bugün ve yarın Murat Ongun’un, perşembe günü ise Tuncay Yılmaz ve İnan Güney’in savunmaları alınacak.
Fatih Keleş'in savunmasına ise 6 Temmuz Pazartesi ve 7 Temmuz Salı günlerinin, 8 Temmuz Çarşamba ve 9 Temmuz perşembe günlerinin ise Ekrem İmamoğlu’nun savunmasına ayrılması planlandı.
Mahkeme Başkanı, savunmaların esas çerçevesinde tutulması halinde ilk celsenin bu takvim içinde tamamlanabileceğini söyledi.
"Hukuk ne acayip bir şeymiş"
Duruşmada ilk olarak tutuklu sanık Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun savunma yapıyor. Ongun, savunmasında şunları söyledi:
9 Mart. Asrın davası başladı. Usul-esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar… Tenis maçı izler gibi başımız bir savunma sıralarına dönüyor, bir size. Kendi kendime, ‘hukuk ne acayip bir şeymiş’ diyorum. Aynı metin, farklı ağızlarda bambaşka yorumlanıyor. TCK’lar, CMK’lar, TTK’lar, Yargıtay ve AYM kararları havada uçuşuyor.
Avukatlar sayesinde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: ‘CMK 100 çok açık…’ Avukatlar öyle sesleniyor heyete. Size bakıyorum. Belli ki o kadar da açık değil. Hukuk diyorum… Ne acayip bir şeymiş.
Sonra anlıyorum ki savcıların ve hâkimlerin, her tartışmayı bir anda bitiren sihirli bir cümlesi var. İki kelime: ‘İtiraz edersiniz.’ Bu sihirli cümleyi ilk savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili bir cümle. ‘İtiraz edersiniz’ dendiği anda odada bir sessizlik oluyor. Cümlenin bitirici bir etkisi var.
Sayın Başkan, sizler kolay söylüyorsunuz ama bizim memlekette itiraz etmek kolay değil. Arkamda Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı ve Türkiye’nin birinci partisinin cumhurbaşkanı adayı oturuyor. O da birine itiraz etmiş. Sonuç malum.
"Bu coğrafyada itaat tercih edilir"
Bu coğrafyada itiraz pek sevilmez. Pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: ‘İtaat et, rahat et.’ Konforlu bir alan. İnsanı rahat ettiriyor.
Bizim gibi umutsuz rahatsızlara ise ne gam. Biz itiraz etmeye devam ediyoruz. Neye? Haksızlığa. Adaletsizliğe. Adam kayırmaya. İkili hukuka. Partizanlığa. Gerçek yolsuzluğa. İtirazın sonu da işte huzurunuz.
"AYM’ye Çemişgezek Asliye ceza dudak büküyor"
Mesela Aanaya Mahkemesi (AYM )bir karar alıyor. Bir mahkeme kararını yanlış buluyor, düzelt diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? AYM’ye, abartarak söylüyorum, Çemişgezek Asliye Ceza dudak büküyor.
'Özel vasfa haiz üye' diye bir kavramın ceza kanununda olmadığını gördük. Meğer yürürlükten kalkmış eski TCK’da varmış. Avukatlar itiraz ediyor. Ama yanlış olduğu yerde durmaya devam ediyor.
"CHP’ye delil olan, AK Parti’ye olmayabilir"
Bize burada delil diye HTS ve baz kayıtları soruluyor. Haklısınız. Savcılarımız delil listesine koymuş. Sonra aklıma Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylül ayında savcı bey soruşturmayı kapattı orada. ‘HTS-baz delil mi olur?’ dedi. Ama gördük ki o da bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı CHP’deyken delil olabilir diye düşünmüş. Başkan AK Parti’ye transfer olunca ise… ‘Ne delili, hangi delil?’ demiş.
Ben yine kendi kendime ‘hukuk ne acayip bir şey’ diye düşünürken anladım ki Türkiye’de hukuk artık bir kavram değil. Bir şey. Sadece bir şey. Evrensel formunu yitirmiş, açıklanamayan bir şeye dönüşmüş.
"bu iddianame bir kurgu eser"
Bizde hukuk, tarifi zor bir ‘bir şey’ olmuş. Tıpkı bu iddianamede olduğu gibi. Resmî adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi.
‘İftiraname’ dendi. Doğru bir tanım. Ekrem Başkan, ‘terfiname’ dedi. O da haklı. Üstelik delilli. Sırası gelince ben de kendi tanımımı yapacağım. Ama şunu söyleyeyim: Madem bu çorbayı pişirdiler… Kötü de olsa içecekler.
"Benim savunmamın adı: şüphe savunması"
Benim savunmamın adı, şüphe savunması. Şüphe, sadece savcıların mesleki çıpası değil. Asıl, gazetecilerin mesleki çıpasıdır. Yani öz mesleğimin. Burada CV’mi anlatmayacağım. Çünkü Ekrem Başkan’dan sonra tüm yaşamı en çok bilinen, en şeffaf olan, her daim medya radarında bulunan, yaptığı her işe fener tutulup incelenen ikinci kişi benim.
27 Mart 1996’da stajyer muhabir olarak başladığım mesleğimde adına merkez medya dediğimiz en büyük kurumlarda görev aldım. O zaman bir NTV vardı. O da her yerde çekmezdi. Muhabirlikten yöneticiliğe kadar. O yüzden çevrem çok geniştir. Bugün 2 ayrı mahalle gibi bölünen medyada her 2 mahalleden de çok tanıdığım gazeteci vardır. Hepsi, kendini kabul ettirmiş isimler. Benden çok daha genç ve başarılı gazeteci kardeşlerimle de, İBB‘deki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki eski ve yeni dostluklarım mevcuttur.
İddianamede Eylem 19 var, benim taa Ankara’dan tanıdığım gazeteci abilerim yargılanıyor. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar. Üstelik benden para alarak. Bizim mesleği bilmiyor tabi, iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki balıkları gazeteci sanıyor.
Bilseler, benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın’a, Ruşen Çakır‘a, Şaban Sevinç’e Yavuz Oğhan‘a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak, onların benim kulağımı çekme bana fırça atma hatta bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfrederler, ardından beni def ederler, hırsları geçmez inadına İmamoğlu aleyhine konuşurlar. Haklı da olurlar.
Mesleki kıdem, gazeteci abilerim olması onlara bu hakkı tanır. Bizde, mesleki konumun farklılaşması kıdem ilişkisini değiştirmez. Ezcümle iddianamede yazdığı gibi benim Yavuz Oğhan ile Barbaros Bulvarı’nda 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım. Ocakbaşı seviyor o. İstanbul ocak başı dolu. İki gazeteci buluşacaksak oturup iki kadeh rakı eşliğinde her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız.
"İddianame bağıra bağıra 'siyaset yapıyorum' diyor"
Şüphe gibi bize hakikati ulaştıracak bir diğer kavram doğru sorulardır. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz.
Şüphe + Doğru Sorular ekseninde iddianameyi okudum. Sonuç, iddianame tepeden tırnağa sakat.
Dahası ve rahatsız edici olan şu: İddianame Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame ülkemizde seçkin ve özel insanların, biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığını kanıtlıyor. İddianame bağıra bağıra 'siyaset yapıyorum' diyor.
Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Bakan olarak atanmamıştı. O atanınca 'bu dava siyasidir' söylemini terk etsem mi, diye düşündüm. Çünkü İmamoğlu Davası’nın göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek, daha kuvvetli bir delilim yoktu.
Zaten, bakanlık performansında, Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Şimdi ne yapmalıyım? Ne düşünmeliyim? Sayın Bakan Şubat ayına kadar; bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu, savına inanmalı mıyım? Bir günde Ak Parti’yi bu kadar içselleştirdi diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına pek pek uymuyor.
"Olmayanı satıyorlar"
İddianameye 'sakat' derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek, onlar da sakat.
19 Mart sabahı İBB‘nin en küçük bütçeli şirketi Medya AŞ odağında başlayan bu soruşturma girdiği sudan çıktığında, içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil, ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır.
Propagandada bir kural vardır. Olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna gizemin gücü denir. Örnek; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudu kesen yetişmiş insan gücü batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz: Türkiye Yüzyılı!
Olmayan şey olandan daha güçlü göründüğü için diyorlar. Ne diyorlar? 'Yüzyılın Soruşturması - Asrın İddianamesi.' İşte bu iddialı tanımlamanın nedeni de bu: Olmayanı satıyor.
İddianamenin 72. Sayfası. Bu iddianamenin özeti niteliğinde ana fikrin anlatıldığı bölüm içinde yazarların, Necati Özkan anlatımı var.
Okuyorum: 'Kültür ve Medya AŞ yapılanmasında Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü belediye başkanlığından beri irtibat halinde olduğu çok güvendiği aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır…'
İddia makamı tespitinde doğruysa, haklıysa bu betimlemeden doğal olarak şu sonuçlar çıkar.
Necati Özkan örgütün Kültür-Medya AŞ yapılanmasında yer alır. Peki öyle mi? Hayır. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır. Peki öyle mi? Hayır. Necati Özkan örgütün tüm ihtilaflarına çözüm bulan biridir. Açıkçası bize Real Madrid’i anlatıp sahaya Siirt Köy Hizmetleri Spor’u çıkarmışlar.
"Bu iddianame kakafoniden ibaret"
Necati Bey’e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu tuhaflık bende şüphe uyandırıyor.
Necati Bey, Casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025’te ifade verdi. İddianame bundan 18 gün sonra 11 Kasım’da çıktı.
Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde, kalem oynatarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birileri mi katkı verdi diye düşünmedim değil. Çünkü, savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa harmoni olurdu oysa kakafoniden ibaret.
Sayın Başkan; kurgu – hikaye deyince aklıma geldi. Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikaye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri, kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır. Bir gün sadece Tanrı’ya mahsus bir şey yapmaya kalkar. Bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı biri olsa da, etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı, bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar.
Anlattığım hikaye Mary Shelley’nin yazdığı Dr. Frankenstein isimli korku hikayesidir. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu iddianame Dr. Frankenstein’ın eseri gibidir, onun gibi saldırgan ve acımasızdır.
Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek, onu terk etmiştir. Ankara’ya gitmiştir. Ankara’ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu şeyi üzerimize salmanız ve bize zarar vermesini sağlamanızdır. Sizde şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz.
Ya üstümüze salacak, ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz. Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şunu sorarak geçti: 'Asıl canavar kim?'
"Tüm sır 18-23 Mart arasındaki 5 günde gizli"
Savunmasında durum tespiti yapmak istediğini ifade eden Ongun, "Durum tespitini doğru yapamazsak, iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne de kurt olmak isterim" dedi.
Ongun, bütün sırrın 18–23 Mart 2025 arasındaki 5 günde gizli olduğunu söyleyerek, şu savunmayı yaptı:
18 Mart 2025 saat 18.00 – İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı halde Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasını iptal etti. O gece uyuduk ve 12 saat sonra 19 Mart sabah 06.00’da İmamoğlu operasyonu yapıldı.
Operasyon öncesinde başsavcılık 2 ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense savcılık yazısında belirtildiği gibi ancak o zaman lazımdı. Bu durumda, başsavcılık polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptali talep etti? 23 Mart’ta bir önseçim vardı ama bu CHP’nin iç konusuydu, YSK’nın değil.
Peki neden illa diploma iptali beklendi? Öyle ya zaten Ekrem başkan tutuklanacaksa 2 ay, 3 ay, 5 ay sonra da o içerideyken diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla iptal beklendi ve kararın sabahı operasyon yapıldı. Her şeyin sırrı burada. Bu iptal, yorumlandığı gibi cumhurbaşkanı adaylığı iptalini garantiye almak için yapılmadı. Diploma iptali ile operasyonun ilgisi anayasal suç kavramında saklı. Üniversite diploması varken İmamoğlu tutuklansa, CHP’nin resmi cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Halefiyet ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olacaktı.
Haksız, hukuksuz operasyonu yapanlar böyle bir riski bertaraf etmek için diploma iptalini bekledi. Yarın işler değişip bu dava sorgulandığında savunma argümanların şu olacaktı; 'Biz seçimlere, yani demokratik sisteme darbe yapmadık. Operasyon yapılmadan önce Ekrem İmamoğlu‘nun üniversite diploması iptal edilmişti. Bu iptali savcılık değil, üniversite yaptı. Biz lise mezunu, yani cumhurbaşkanı adayı olamayacak birine operasyon yaptık. Yani bir belediye başkanına sıradan bir yolsuzluk operasyonudur bu'.
İşte bunu diyeceklerdi savunma argümanı olarak. Zavallı rektör, düştüğü tuzağın farkında değil. Kabak onun başına patlayacaktı. Fakat bu kurnaz plan öngörüsü boşa çıktı. Atatürk’ün dediği gibi, 'Milli egemenlik öyle bir nurdu ki, karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur'du. Öyle de oldu.
23 Mart 2025 günü, biz sandığa 500 bin CHP üyesi getirmeyi hedeflerken 15,5 milyon insan İmamoğlu‘nu seçti bile. Kurnaz plan o gün çöktü. O argüman tarih oldu. Size anlattığım bu sarih gerçek bize tek bir şeyi gösteriyor, korkuyu.
Diploma, işte bu korkuyla, endişeyle iptal edildi. Haksız olan korkar. O mutlak butlan kararı, o gözükaralık bile buradan kaynaklı.
"Örgüt isnadı korkunun ikinci kanıtıydı"
Gelelim bizim 19 Mart’a. Başsavcılık açıklamasından okuyorum, 'Bu kapsamda suç örgütü lideri şüpheli Ekrem İmamoğlu ile örgüt yöneticisi konumunda bulunan şüpheliler Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, Fatih Keleş, Ertan Yıldız ve bu şahıslarla bağlantılı (95) şüpheli olmak üzere toplamda (100) şüpheli hakkında suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, irtikap, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme, ihaleye fesat karıştırmak suçlarından 19 Mart 2025 tarihi 06.15 itibarıyla eşzamanlı yakalama, gözaltı, arama ve el koyma işlemleri icrası amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne talimat verilmiştir.' Bu, 2. adım.
Bu da hem büyük yalanın inşası ama asıl korku duygusunun ikinci kanıtıdır. Cezası ağır ve net olan örgüt suçlaması, gayya kuyusu kadar da belirsiz, bir boşluk. Kimileri bunun, İçişleri Bakanlığı ve Danıştay engelini kaldırmak için yapıldığını söyledi. Değil, bu da korkunun yansıması. Örgüt saçmalığının burada kullanılmasının amacı netti. Ellerinde tek bir delil dahi yoktu, beyan da yoktu. Böyle dev bir işe, delilsiz kalktıklarını bildikleri için çok tedirgindiler ve yol haritalarına itirafçı yaratabilmek için örgüt isnadını eklediler. Ne de olsa insan baskıyla, zorlamayla, tehditle çözülürdü.
"Bizi tutuklatan delil savcının şoför tutkusu"
Tek delil yok dedim, anlatayım. 22 Mart akşamı, polise ifade verme sırası bende. Peki ne soruyorlar bana? 1 ay önce bizim teslim ettiğimiz birkaç ihale dosyasını. Onlar resmi evrak zaten. Yasa dışı evrak bulmuş gibi soruyorlar. Bunları biz verdik zaten. Yasal dosyaların, yasal evrakları. Yani bir suç delili değil. Başka? Gizli tanık ifadeleri. Çınar, Meşe, Doğan. İddianameye bakarsanız zaten gizli tanıklardan yararlanılmadığı ortada. 3 gizli tanık spesifik 7 olay anlatmıştı. Yalan olduğu için hiçbiri iddianamede yok. Bunun dışında anlamsız genel cümleler. Mesela; 'İhaleleri Murat Ongun organize ederdi.' Ne demek bu? Suç delili mi? Hayır. Başka? İş arkadaşlarımızı telefonla aramak. Aynı işyerinde olmaktan mütevellit baz vermek. Başka? Adını ilk kez duyduğum birkaç açık hava reklamcısının serzenişi. Ne diyorlar? 'Kültür ve Medya AŞ bize haksız fatura kesip paramızı alıyor.' Parayı alan belediye iştiraki, parayı veren özel sektör. Tersi olsa yolsuzluğu anlayacağım da bunu anlamadım. Yine de burada bir yanlış dahi olsa bu savcıların, polisin değil, hatta bakanlık müfettişinin bile vazifesi değil. Bu olayı incelemesi gereken İBB müfettişleri, yani iç denetim.
Var mı başka delil? 22 Mart’ta var. Bizi tutuklatan delili açıklıyorum. İddia makamının, şoför tutkusunun kaynağı. Eski Kültür AŞ Genel Müdürü Serdal Taşkın’ın şoförü Orhan Cevahiroğlu’nun ifadesi. Daha polis sorgusunda, yalan olduğunu ispatladığımız bir beyan. Yalan ifşa olunca, ifademi alan polis de şaşırdı. Çıktı odadan telefon etti, birkaç dakika sonra döndü, 'Neyse, devam edelim. Beyanınızı yazdım' dedi. Daha o gün emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz beyanla, iftiracı Orhan Cevahiroğlu’nun beyanıyla Türkiye’nin cumhurbaşkanı adayı, Türkiye ve Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı tutuklandı. Fatih Keleş, ben, Necati Özkan, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın da öyle.
Ben örgüt yöneticisi olmak ve rüşvet almaktan tutuklandım. Örgüt işinin gerekçesini arz ettim. Rüşvet de bu yalan beyan işte. Evet, biz delilsiz tutuklandık. Allah var, örgüt projesi tuttu iddia makamının. Cezaevine girmemek ya da çıkmak ya da malını kurtarmak için bir sürü itirafçı türetildi. Bakın 60-70 itirafçının 40 veya fazlası benim suçlandığım konularla ilgili.
“40 itirafçı bir orhan etmemiş”
En zor anda, ağzına aklına gelen tüm yalanları sıralamaktan imtina etmeyen 40 itirafçının beyanlarına bakalım. Bunca beyandan bir tanesi bile Murat Ongun’a şu tarihte, şu sebeple, şurada, şu kadar rüşvet verdim, diyor mu? Buyurun okuyun böyle beyan varsa, 1100 değil 2 bin 500 yıl ceza verin sonra bana. Yani 40 itirafçı 1 Orhan etmemiş. 1 Orhan, koca İstanbul’u tutuklatmış. Akıl tutulması. 4 bin değil, 40 bin sayfa yazsalar, bunlara kimse işte bu yüzden inanmıyor. Beni rüşvetle suçlayanı da tutuklayan hakim hanımı da Allah’a havale ediyorum. Manşetlerde yalanlar, yalanlar… Cezaevine girdim, yağmur gibi Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinde kalan mahkumlardan mektup geliyor.
Kiramı öde diyen mi dersin, borç isteyen mi? Adımızı, dolandırıcıya, rüşvetçiye çıkarınca bunlar normal. Mahkum ne yapsın? Kim verecek bu itibar suikastının hesabını? Ve 23 Mart oldu, Yallah Silivri’ye.
“Bu, ‘hiçbir şey olmasa bile mutlaka bir şeyler oldu’ kurgusudur”
Yaptığım durum tespiti objektif ve nettir. Bize yapılan bu kurgu ikinci 'Hiçbir şey olmasa bile mutlaka bir şeyler oldu' kurgusudur. O zaman da çaldılar dendi, mundar dendi, sandık görevlileri FETÖ’cü dendi. Hepsi yalan çıktı. Bugün de yalanın, şiddetli ikinci perdesi sergileniyor. Seçim iptaliyle oyunu değiştirmeyen zihniyet, oyuncu değiştiriyor. Kazanan yine biz olacağız. Tıpkı 2019’da olduğu gibi.
Bu soruşturmada insan hakları ihlalleri yapıldı. Murat Kapki etkin pişmanlık ifadesi verirken, yan odada eşi ile tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma var mı bilmiyorum.
Ekrem Başkan babası, oğlu, kayınbiraderi ile; Fatih Keleş oğlu, ağabeyi, yeğeniyle; ben eşim ve bacanağımla; Tuncay Yılmaz eşiyle, Alper Aydın oğluyla, Murat Kapki kardeşi ve çalışanlarıyla, itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve oğluyla, iftiracı fabrikatörü Muhittin Palazoğlu kardeşi ama kardeşinden çok sevdiği servetiyle, iş insanı Murat İlbak kardeşleriyle ve servetiyle bu soruşturmaya dahil edildiler. Bu hamleleri masum ve soruşturmanın doğal işleyişi olarak göremeyiz. Zaten sonuçları itibariyle iddia makamının hayal ettiği, beyanlar geldi. İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu. Tıkır tıkır da işledi. Ayrıntısını anlatacağım. Kimi malı, kimi parası, kimi oğlu, kimi eşi, daha fazlası da özgürlükleri ile sınandı. Bunlara tekrar sahip olmak istiyorsan, bana istediğimi ver dendi. Zaten örgüt isnadının sebebi gibi buydu.
Zanlıların çoğu bizi tanımıyordu ama hakkımızda ne anlatmaları gerektiğini öğrendiler. Daha doğrusu öğretildi. Gizli tanıkların ifadelerle açtığı patika, medyanın belirlenmiş isimleri hedefleştirmesi ve soslu hikâyeler ile asfalt yol oldu. İçeri düşen herkes, o asfalt yoldan ne diyerek dışarı çıkacağını öğrendi, öğretildi. Formül basitti: Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Murat Ongun ile ilgili bir şey söyle, onların yakın çevresinden birini de kat hikâyene, hadi eyvallah, özgürsün.
Süreç de aynen böyle işledi. 1 aylık medya yönlendirmesinin ardından nisan ayı sonundan başlayarak, mayıs ve haziran’da pik yapacak şekilde, basmakalıp itirafçı ifadeleri okumaya başladık. Art arda benzer cümleler kuranlar, art arda tahliye olmaya başladı. Her çıkan, geride yeni bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum itirafçılar, daha doğrusu iftiracılar kendimin dahi bilmediği yönlerimi anlatıyor, ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğreniyordum.
İsmim bilmediğim ağızlarda çeşitli tariflerde dolaşıyordu. Bu furya öyle bir hale geldi ki, bir yalan hikâye uydurup tahliye olan şüphelinin avukatı da bir anda gözde avukat oluyor ve yeni müşteriler ediniyordu. Yoksa bu dosyada 5 itirafçı sanığın, sonradan aynı avukata sahip olmasını, tesadüf olarak niteleyemeyiz.
“Planlı bir eylem sistematiği”
Madem planlı bir eylem sistematiği anlatıyorum, biraz ete kemiğe büründürelim. Medya dedim, avukat dedim; bir de savcılık var. Ülkedeki herkesi, Sayın Cumhurbaşkanı hariç herkesi, korkudan tir tir titreten başsavcılık, bazı avukatların yarattığı borsayı izlemekle yetindi. Mehmet Yıldırım dendi, Selcen Akar dendi, Mücahit Birinci dendi.
Bunlar gerçek ki bazıları dava konusu bile oldu. Ben bu sistematiğe bir ekleme yapacağım. Malum soruşturmalar basit şüphe ile başlıyor ya benimki de basit bir şüphe. İçinde medya var, avukat var, itirafçılar var. İster istemez böylece iddia makamı da dahil oluyor.
Şimdi size çarpıcı bir tabloyu sunup, içeriğini anlatacağım.
Bir avukat var. Adı İsmail Mirsad Albayrak. Açık kaynaklardan görüyoruz ki avukat bey Rasim Oğlan Kütahyalı ve Hilal Kaplan isimli medya mensuplarının avukatı. Hatta avukat bey sayesinde, öğreniyoruz ki üç harfli kısaltma seven şahsın 8 yıldır resmi polis koruması varmış. Türkiye Cumhuriyeti yasal, yasa dışı hiçbir kurumun kirlenmemek için elini sürmeyeceği birini 8 yıldır bizim vergilerimizle koruyormuş.
Hilal Hanım da koruma kalkanında. Şimdi avukatımızın, müvekkilleri İmamoğlu soruşturması sürerken neler yazmışlar, söylemişler bakalım:
Yüzlerce iftira ve yalanla, soruşturmanın gizliliğini ihlal etti. Diğer medya mensubu Hilal abla da; yolsuzluk dedi, eylem 13 için karanlık ayna dedi, o da soruşturma sürerken İmamoğlu ve bizler için üç harfli gibi, sistematik karalama kampanyası yaptı.
Medya-avukat ilişkisini gördük. Sırada avukat-itirafçı ilişkisinin haritası var. Dosyada 5’i itirafçı 6 sanığa avukatlık yaptı. 6 sanık da birden fazla ifade verdi. 22 Mart günü 6 kişiden sadece Hasan Özsoy isimli şüphelinin avukatıydı, diğer 5 itirafçının avukatları farklıydı. Hasan Özsoy 30 Nisan 2025’te itirafçı oldu. Eyüp Subaşı‘yı suçladı. 9 Mayıs 2025’te tahliye oldu. Tahliyeden 4 iş günü sonra 15 Mayıs 2025’te Eyüp Subaşı itirafçı oldu. Eşi tahliye edildi. Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Serdal Taşkın, Murat Ongun ve Ertan Yıldız‘ı suçladı. Aziz İhsan Aktaş‘tan sonra 'sistem' diyen ilk itirafçı oldu.
Hasan Özsoy’un tutuklu sahte faturacı arkadaşı Kabil Taşçı 27 Mayıs 2025’te itirafçı, 29 Mayıs'ta tahliye oldu. 19 Haziran 2025’te bir kez daha ifade verdi. Tahliye ifadesindeki avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı başka biriydi. Vedat Şahin’i suçladı.
Vedat Şahin, Kabil Taşçı’nın suçlamasından 11 gün sonra itirafçı oldu. 30 Haziran’daki ifadesinde avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı farklıydı. Tutuklu bulunmaktadır.
Rauf Cem Istranca, Kabil Taşçı ile aynı tarihlerde 29 Mayıs ve 19 Haziran’da ifade verdi. 7 Temmuz’da tahliye edildi. Etkin pişmanlık ifadesinde de avukatı İsmail Mirsad Albayrak'tı, ilk avukatı başka biriydi. Serkan Öztürk ve Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’i suçladı.
Serkan Öztürk, Rauf Cem Istranca’nın tahliyesinden 22 gün sonra ifade verdi. 8 Ağustos’ta ikinci kez ifade verdi. İki ifade de avukat olmadan alındı. 11 Ağustos 2025’te de İsmail Mirsad Albayrak’a vekalet çıkardı. Onun da ilk avukatı başka biriydi. 11 Eylül 2025’te de 3. kez İsmail Mirsad Albayrak ile ifade verdi. Tutuklu bulunmaktadır.
Duygu Fikirli. İlk avukatı farklıydı. 3 Eylül’de İsmail Mirsad Albayrak’a vekalet verdi. 5 Eylül’de itirafçı oldu. 24 Eylül tahliye oldu.
“Sizin kaynağınız bu iddianame; bu kaynakla İBB sırrını çözemezsiniz”
Ongun, Eylem 13’ten yargılanan Emrah Yüksel'in nisan ayında kürsüye geldiğinde ona heyetin, "Şu 13 nolu eylemi şöyle güzel güzel anlat Emrah, en zorlandığımız eylem. Sıralamayı ona göre belirledik zaten" dediğini anlattı.
Ongun, savunmasını şöyle sürdürdü:
Bu cümle beni hayal kırıklığına sürüklerken, büyük bir şüpheye de gark etti. Sadece bu eylemi anlamakta zorlanan heyet, demek ki Şişli’nin dev imar ihtilafını, KİPTAŞ’ın işlerini, Raylı Sistem İhalesine dair suçlamayı, asfalt ve kışla mücadele konusunu, daha anlayanını görmediğim hafriyat konusunu, reklam ihaleleri ile ilgili suçlamaları, 5 farklı dairenin etkinlik ihaleleri ile ilgili iddiaları ve hatta Capacity’nin depreme dayanıklı olup olmadığına dair meseleyi anlamıştı. Orada belki konunuz rüşvet iddiasıydı ama bu iddianın temeli de binanın temeliyle ilgilidir. Sağlamsa başka, değilse başka. O top da size kaldı.
Eğer tüm bunları gerçekten tam manasıyla kavradıysanız, ki siz bunu daha nisan ayı başında ilan ettiniz, içimden dedim ki; ‘’Şu an İBB’yi yönetecek en iyi isim mahkeme başkanımız. Geçmiş ikisi ve mevcut genel sekreter elinize su dökemez.' Sayın Başkanım, anlayamazsınız. Nisanda da anlayamazdınız, bugün de anlayamazsınız. Çünkü kaynağınız yanlış. Sizin kaynağınız bu iddianame. Bu kaynakla İBB sırrını çözemezsiniz. Çünkü gerçekler, bu kurgu eserde yazmıyor. Sadece gizlenen gerçekler var, onları da ben sırayla size arz edeceğim. İddianamenin gerçek yüzünü o zaman görecek ve her şeyin doğrusunu herkes anlayacak.
Size bu süreçte verilen mesajları Var Mısın Yok Musun subliminal mesajıyla verdiler. Ben subliminal diyorum ama nezaketen. Yoksa gayet açık-seçik bir durum. Elimdeki tablo İmamoğlu soruşturmasına katkı veren yargı mensuplarının terfi durumu. Yani daha iyi bir yaşam vaadinin vücut bulmuş hali. Bu listenin adı Var Mısın? Size diyor. Bu da diğer subliminal mesaj, Adı Yok Musun? Onu da size diyor.
Bu tabloda Ekrem İmamoğlu lehine karar veren yargı mensuplarının durumu. Gezelim Görelim Anadolu tadında. Tenzili rütbe kıvamında. Şimdi 2 tablo da ortada. Bunların tamamı mahkememiz başlamadan yaşandı. Düşünsenize bakan bey duruşmaya tam 1 ay kala atandı.
Bu gösterinin adı nedir acaba? Bu mesajın anlamı belli, adresi belli. Bu yaşananların bir mesaj olduğunu düşünmem hatalı mı? Bu bir tehdit veya ödül vaadi değil de nedir? Birilerinin size 'Var Mısın Yoksa Yok Musun' dediğini gayet net görüyoruz.
20 Ekim 2025 günü hem Sayın Yargıtay başkanımız hem de Sayın AYM başkanımız, Diyarbakır’da bir etkinlikte konuşmacılardı. Yargıtay Başkanımız Sayın Kerkez, orada yaptığı konuşmada, 'Her bir iddianamemiz yalnızca suç isnadı değil, aynı zamanda adalet yolunda yakılan ışık olmalıdır' dedi.
"Bir yıldır medya lincimiz devam ediyor"
Önümüzdeki iddianame değil ışık, dibini aydınlatan bir mum bile değil. Konsepti de Türkçesi de mantık kurgusu da delil durumu da perişan. Bunu ben 1 biliyorsam siz 10 biliyorsunuz. Yine de sınıfta kalan yazarlarına, sınıf atlattırdılar. Çünkü Türkiye’yi hiçbir şeyin gerçek olmadığı, her şeyin mümkün olduğu bir ülkeye çevirdiler. Liyakat Türkiye’de artık kuralsız ve sınırsız adanmışlığın adı oldu.
1 yıldır tutukluyum. 1 yıl ilk başta kulağa insan ömrü içinde çok uzun bir zaman dilimi gibi gelmiyor. Oysa mesele sadece hücreye tıkılmak da değil. Bir yıldır kaynağının neresi olduğu belli olan haberlerle medya lincimiz de devam ediyor. Hayatınızda ilk kez girdiğiniz ve uyum sağlamaya çalıştığınız hapishaneden, bir gece yarısı hastaneye götürülüp, sabahın ilk ışıklarıyla bilmediğiniz bir başka cezaevine sevk edilmek de var bizim hikâyemizde. Ailemize yönelik hamleler, 3 kez basılan yuvamız, tutuklanan ya da adli kontrole alınan yakınlarımız da var bizim hikâyemizde.
Evinizi basmaları yetmiyor. Kızınızın kulağındaki küpeleri, oğlunuzun başucundaki harçlığı da soruşturmaya dâhil ediliyor. Sonra bunlar, medyada yazılınca, o dönemin Dezenformasyon Başkanlığı bu haberleri yalanlıyor. Oğlumun harçlığının kasadan çıktığını belirtiyor. Zeka küpleri. Kasaya oğlanın harçlığını koyup, üzerine 'Koray’ın harçlığı' mı yazdık? Nereden anladın? Birazcık zekâ kullanın bari. Ama Allah büyük. Benim evlatlarıma yapılanları hafife alıp yalanlayan o birimin başkanının adı her türlü rezilliğe karıştı ve görevden alındı. Tabii ki tutuklanmadı. Hatta yeni iş buldu. Çocuklar üzerinden algı yaratmaya çalışan bu zatın, kendisini en son Akın bakanımızın devir teslim töreninde alçak koltuğunu kaldırmaya çalışırken gördük. Kaldıramadı da. Kaldırmayı beceremeyince şahsı ortadan kaldırdılar. Perde arkasından çalışıyor şimdi. Aklı sıra gizli.
Mahkeme salonlarında Dreyfus davasına çok atıf yapılır da o dönemin medyasından pek bahsedilmez. Dreyfus’u elde hiçbir delil olmadığı halde vatan haini ilan edenlerin de medyası vardı. Onun, aleyhinde şiddetli kampanyalar yapan Fransız Libre Parole gazetesi gibi. O günlerin Fransız Parolası, bugünlerin Sabah’ı oldu, Yeni Şafak’ı Oldu, TRT’si oldu, A Haberi oldu.
Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, doğru. Bizim Zolamız da CHP Genel Başkanı Özgür Özel oldu. Her gün hissettiğimiz CHP milletvekilleri oldu. Zola’nın, İtham Ediyorum yazılarına yer veren o küçük Fransız gazetesi, bugün bize biraz nefes aldıran Halk TV, Sözcü grubu, Cumhuriyet, Birgün oldu. Cesur, bağımsız gazeteciler oldu. Allah bireysel destek olan herkesten de razı olsun.
Demem o ki efendim, ne ilk kez siz ne ilk kez biz siyasi bir dava ile huzurdayız. Tarihte de çok olmuş, bugün de oluyor, yarın da olacak. Taktik değişmiyor. Önce siyasi hedefe uygun strateji belirlenir ve ardından o doğrultuda kanıtlar ya da bugünkü gibi beyanlar yaratılır. Seçilen kurbanlar yargılanır. Böylece koltukta gözü olan ‘küstah’ elenir.
“Yüzyılın gizli soruşturması 10 gün bile gizli kalmamış”
Dediğim gibi şüpheyi odağıma alıp okudum iddianameyi. İlk şüphem soruşturmayı ve operasyonu önceden haber aldığımız açıklaması ile doğdu. Bildiğiniz gibi medyada, polis teşkilatımız ima edilerek polis içinden köstebeğimiz olduğuna dair iddialı haberler, yorumlar yapıldı. Emniyet mensuplarımız zan altında bırakıldı. Akabinde yeni dalgalarda jandarmanın kolluk olarak kullanılması bu iddiaları daha da kuvvetlendirdi. Zaman böyle akıp giderken, 2 Eylül’de, 2025-2026 Adli Yılı Açılış Töreni oldu. Orada bulunan gazetecilerin yazdıklarından öğrendiğimize göre dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı bugünün Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek 'Soruşturmadan ilk Murat Kapki haberdar oldu. Mülklerini ocak ayında başkasına devretti' demiş. Okuduk. O yüzden operasyon hızlanmış.
Bu açıklama beni şaşırttı. İddianameyi dikkatli okuyanları da şaşırtmıştır. Çünkü Murat Kapki, 24 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde soruşturmayı ne zaman, hatta kimden öğrendiğini bile anlatmış. Kendi beyanı var. Üstelik Ocak ayında da değil. Daha geçmişte taa başlangıçta öğrenmiş. Bakın ifadesinde ne diyor:
'Gözaltına alınmadan önce 2024 senesinin ekim ayında Ahmet Çiçek beni soyadını hatırlamadığım Çetin adında bir şahısla Ferko’daki ofisime gelerek tanıştırdı. Bu şahıs bana hakkımda bir soruşturma yürütüldüğünü, soruşturmanın gizli olduğunu, yardım edebileceğini söyledi. 2025 senesinin ocak ayında Çetin isimli şahsı çağırarak tekrar görüştüm. Bu görüşmede benden 100 bin dolar vermem karşılığında bana listede kimlerin olduğunu ve olayın ne olduğunu bana bulabileceğini ve listede olmam halinde belirleyeceği bedel karşılığında de listeden adımı sildirebileceğini söyledi. Ben bu teklifi kabul ettim fakat parayı peşin istedi. Ben de bana gerekli bilgileri getirmeden parayı vermeyeceğimi söyledim. Çetin de o zaman biz de seninle çalışmıyoruz diyerek şirketimden ayrıldı.'
Sayın Başkan, Çetin 'Ben de seninle çalışmıyorum' demiyor, çoğul söylüyor, 'Biz de seninle çalışmıyoruz' diyor. Tek değil yani. Bir ekip kastediyor. Başından sonuna bizim dosyada hep para konuşulması pek tesadüf gibi durmuyor.
Murat Kapki gözaltına alınınca gizemli Çetin eşini aramış ve parayla çıkarırız, demiş. Şimdi böyle okuyunca insan merak ediyor. Yüzyılın gizli soruşturmasını daha bismillah başladığı Ekim ayında bilen ve sızdıran bu Çetin kim diye... Öyle ya 10 gün gizli kalmamış 100 yılın dosyası.
Çünkü adam gerçekten biliyormuş ki, 19 Mart operasyonu oldu. Ben de merak ettim ve iddianameyi taradım. Mutlaka gizemli Çetin’in ifadesi alınmıştır diye umdum. Aradım taradım yok. Ne ilginç, sadece ben merak etmişim, iddia makamı hiç ilgilenmemiş. Üstelik Gizemli Çetin’i, Murat Kapki’ye getiren, Ahmet Çiçek isimli şüpheliymiş.
Ahmet Çiçek de bu dosyada itirafçı. Sanık şu an.
İfadesi alınmış ve inanır mısınız, bu iddianameyi yazanlar 'Bizim gizli soruşturmamız 18 Ekim’de başladı. Yüzyılın Soruşturması adını verdiğimiz bu gizli dosyayı daha açılır açılmaz, Murat Kapki’ye bildiren Çetin kim? Onu sen getirmişsin' diye sormamış bile.
“Gizemli Çetin’i savcılar merak etmeyince ben merak ettim”
Çetin hala aramızda özgürce geziyor. Belki yeni soruşturma dosyalarından haberdar oluyor ve muhataplarına para karşılığı onları soruşturmadan çıkartma vaadi veriyor. Etrafta böyle dolaşan biri var ama hiç merak edilmiyor.
Üstelik Çağlayan Adliyesi’ni kullanarak iş gördüğü halde kimliği merak edilmiyor. Savcılar merak etmeyince, ben merak ettim. Adamı buldum, üstelik hücremden. Adı Çetin Ayaz. İşyerini söylüyorum; Kartal İSTMarina AVM yanındaki S1 blok. S2 de olabilir. Hücreden anca bu kadar. Çetin o dev gibi, altın sarısı çirkin gökdelende işini görüyor. Belki ilgilerini çeker. Bir de şahıs daha önce herhangi bir adliyede görev almış mı acaba? Bazı iddialar duydum.
“İtirafçı, ‘yeğeniyim’ dediği savcıdan bilgi alıp, Ongun’a iletmiş”
Ongun ayrıca, çıplak aramaya maruz kalan Fatoş Pınar Türker’in, ifade işlemi sırasında kendisine “Bu kafayla bir daha çocuklarını göremeyeceksin” dediğini söylediği savcıdan bahsederek şunları anlattı:
Peki dosyayı bilen sadece Çetin miydi? İtiraf ediyorum Çetin gibi ben de bu soruşturmadan haberdar oldum. Çetin’den daha geç tabii ki, Kasım 2024 ortalarında. 18 Kasım 2024 tarihinde ailemle yurt dışındaydım. Kızımın üniversite ve yurt kaydı ilgileniyordum. Ben İtalya’dayken WhatsApp’tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. Dedi ki; 'Savcı Aykut Çelik sizi, İBB soruşturması için ifadeye çağırmış. Tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış' dedi.
Gerçekten de ailemle evde değildim. Ertesi gün bir arkadaşımı bağlı bulunduğumuz muhtara gönderdim, oraya bırakılmıştır diye, orada da tebligat yoktu. Yetinmedim o zamanki avukatım Serkan Günel’i aradım. Savcı beyin adını verdim ve ziyaret etmesini, eğer gerçekten beni ifadeye çağırdıysa hemen döneceğimi söyledim. O da şimdi, terfi edip başsavcı yardımcısı olan Aykut Bey'i makamında ziyaret etti. Aykut Bey böyle bir tebligat olmadığını söylemiş ama benim kimden duyduğumu merak etmiş. Avukat Serkan Bey de bilmediği için kendisine söyleyememiş.
Avukatım, beni arayıp bir tebligat olmadığını söyleyince ben de dönüp Cüneyt Yakut’u aradım. Ailemle yurt dışındayken böyle asparagas bir bilgiyi, doğruymuş gibi iddialı bir şekilde aktardığı için kendisine sitem ettim. Ben sitem edince Cüneyt Yakut verdiği bilginin doğru olduğu konusunda ısrar etti. Çünkü bilgiyi, yeğeni olduğunu söylediği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut’un verdiğini belirtti. Soy isimleri aynıydı. Yine de böyle bir savcı var mı, doğru mu konuşuyor diye merak ettim. Araştırdım. Gerçekten de Çağlayan Adliyesi’nde böyle bir savcı vardı. Zaten Türkiye’ye döndüğümde yanıma gelen Cüneyt Yakut bizzat cep telefonundan bazı şeyler gösterdi. Kendisi, soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı Kerim Ali Yakut’tan aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi. Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de kendisine inandım. Bir soruşturma olduğuna kani oldum. Bu 2 şahıs arasında gerçekten akrabalık bağı var mı, varsa bile aralarında bir iletişim trafiği mevcut mu, HTS-baz gibi, onu kıymetli mahkemeniz arzu ederse tespit ettirebilir. Ben sadece Cüneyt Yakut’un anlatımlarını dile getiriyorum. Bir de, İstanbul Emniyeti’nin haksız yere hedef yapıldığını ortaya koyuyorum.
"İsmail Kaan’a helal olan, Zeynep Tezcan’a neden yasak?"
İlk ve son kez ziyaretime gelen bu avukatın adı Beliz Özkan’dı. 15 aydır sadece 27 Nisan günü bana geldiğini cezaevi kayıtlarından görebilirsiniz. Avukatım iletir. Görüşme kabinine girer girmez bana 'Beni hem sizin hem benim ortak şişman arkadaşımız gönderdi' dedi. Cüneyt kiloludur biraz. Ben de kendisine şifreli konuşacak durum olmadığını, Cüneyt Yakut’u mu kastettiğini sordum, 'Evet' dedi. Sonra, Cüneyt Yakut’un kendisine söylediklerini bana aktarmaya başladı. Şöyle dedi; 'Biliyorsunuz, size anlatmış, Başsavcılıkta yakın tanıdıkları var. Kendisi de benzer şekilde tahliye edilmişti. Ortak arkadaşımız diyor ki bir milyon dolar verirse, eşinin tutuklanmamasını sağlarım.' Avukat gayet açık sözlüydü, işi halledecek ismi bile veriyordu ama ben dile getiremeyeceğim. Cezaevinde avukat kabininde benden 1 milyon dolar talep edilince şok oldum. Avukat sözünü bitirdi ama ben donakaldım.
Benden yanıt gelmeyince avukat Beliz Hanım, pazarlık yapıyorum zannetti sanırım ve şöyle dedi, 'Kendisi 'Ben de 300 bin-400 bin dolar var, 600 bin-700 bin dolar verse bile hallederiz.' Avukata 'Benim eşim suçsuz ayrıca böyle bir param da yok' diyerek görüşmeyi bitirdim. Avukat Beliz Özkan hakkında 7 Ocak 2026 tarihinde 2975 numaralı dilekçe ile İstanbul Barosu'na şikayette bulundum. Bazen düşünüyorum. Daha gözaltına alınırken ev hapsi verileceği belliydi de birileri bunu ticarete mi çevirmek istedi, diye.
Bir milyon dolar talebinden sadece bir gün sonra Cüneyt Yakut’un erkek kardeşi Ali Yakut gözaltına alındı. Emniyet ifadesinden saatler sonra tekrar gözaltına alındı. Bu kez savcı Cahit Cihad Sarı’ya ifade verdi. İlk beyanının aksi yönünde konuşan Ali Yakut, eşim aleyhine ifade verdi. 24 saat dolmadan iki zıt ifadeydi bu. Takdir sizlerin; içinde çok sıfat, çok isim ve para olan tuhaflıklar zincirini anlattım.
Soruşturma bilgisine haiz olmama rağmen benim yaşamımda bir değişiklik olmadı. İşlerimi yine her zamanki gibi yaptım. Para kaçırmadım ya da mal devretmedim. İş hayatımı, özel hayatımı, nasıl yaşıyorsam öyle yaşamaya devam ettim. Çünkü yaptığımız yanlış ya da usulsüz bir şey yoktu.
2 Eylül 2025 günkü adli yıl açılışında basınla yaptığı sohbette, Sayın Bakan Bey’in demeciyle Murat Kapki’nin, 2025 yılı ocak ayında mallarını devrettiğini öğrenmiştik. İddianame, MASAK raporları, kolluk tutanakları ortaya çıkınca Murat Kapki’nin malları kime devrettiğini de öğrenmiş olduk.
Ayrıntısını ifadesinde anlattığı gibi Murat Kapki bir günde, Acarkent Sitesi’ndeki 7 ayrı mülkünü birden aynı anda, yine kısa süre sonra Acarkent’te 4 katlı bir villasını da İsmail Kaan diye birine devretmişti. Bununla da kalmamış aynı zamanda, aralarında radyo ve YouTube kanalının da olduğu 3 firmasını da yine aynı gün İsmail Kaan isimli şahsa devretmişti.
Açıkçası Kapki, neredeyse tüm birikimini İsmail Kaan’a güvenip devretmiş. Yani sayın eski başsavcının 'malları kaçırdığı, aklamaya çalıştığı' dediği olayın 2 ana kahramanı var. Biri tutuklu sanık Murat Kapki, diğeri özgür insan İsmail Kaan.
MASAK raporunda 14 Ocak 2025 tarihli bu devirlerin aynı günde yapıldığını görebilirsiniz. Ayrıca MASAK uzmanları hazırladıkları bu rapora kocaman bir şekilde bu işlemler için şüpheli işlem uyarısı koymuş.
Özetle, Acarkent’te 8 mesken ile 3 firma devri olmuş. Kime? İsmail Kaan’a. Bunu elde tutalım. Çünkü bir devir daha var. Aynı tarihlerde. Bu kez Murat Kapki, Merdivenköy’de 1 dükkân, 1 mesken, Silivri’de de 2 mesken olmak üzere 4 mülkünü aynı tarihte avukatı Zeynep Tezcan’a devretmiş. Doğal olarak işlem de şüpheli bulunmuş.
Zeynep Hanım’ın ifadesi alınmış ve şu an bu dosyada cezalandırılması isteniyor. Burada, Silivri’de 2 mesken, Merdivenköy’de 1 dükkân, 1 mesken devri için.
Oysa Acarkent’te kocaman villalar dahil 8 mesken ve 3 şirket devri yapılan İsmail Kaan, tıpkı soruşturmayı sızdıran Çetin gibi hiç merak edilmemiş. Emniyete davet dahi edilmemiş. Bir kere olsun ifadeye çağrılmamış.
Murat Kapki tutuklu, Zeynep Hanım tutuksuz sanık olurken, İsmail Bey 2 kere de yırtmış. İsmail Bey’e helal olan, Zeynep Hanım’a neden yasak? İsmail, Zeynep’ten daha şüpheliyken nerede bu şahıs? Mal devreden hücrede, devralan evinde.
Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit sonuçta. Öyle deniyor, resmi beyanlarda.
MASAK raporuna göre, Acarkent’teki evler, villalar ve şirketler için İsmail Kaan sadece 995 bin dolarlık ödeme göndermiş görünüyor. Hak verirsiniz ki Acarkent’te 995 bin dolara değil 8 ev, Murat Kapki’nin villasının 1 katının yarısını dahi satın alamaz. Zaten Kapki’nin beyanında tek ev satışının 5 milyon 750 bin dolara yapıldığı belirtiliyor.
MASAK uzmanı, o yüzden şüpheli işlem diyor, bu devirlere. Avukat Zeynep Tezcan’ı bu dosyada sanık yapan şey, İsmail Kaan’a neden hiç uğramıyor? İddia makamı malvarlığı aklama şüphelisi olan bu zatımuhteremi neden ifadeye bile davet etmiyor? Murat Bey’e, Zeynep Hanım’a uygulanan muamele ona neden uygulanmıyor? Hakikate ulaşmak için sorduğum bu sorular haksız mı? Buradaki çok farklı 2 uygulamadan şüphelenmem anormal mi? Yüzyılın soruşturması, operasyonu hızlandıran eylemin 2 tarafından birini hiç merak etmeyince, benim merak etmem tuhaf mı?
İsmail Kaan kimdir? İsmail Kaan, TÜRGEV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Babası Osman Kaan İlim Yayma Cemiyeti’nin yönetiminde yer almış, yurt yaptırıp cemiyete vermiş, AK Parti’nin kuruluşunda yer almış ve kurucusu olduğu Kaanlar Vakfı Cumhurbaşkanlığı kararı ile vergiden muaf bile tutulmuştur. Kardeşi Ahmet Kaan, AKP İstanbul İl Yönetim Kurulu’nda başkan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Vakfın, bugün yargı dünyasının ünlü simalarına hukuk öğrencisiyken burs verdiğini de iddia edenler olmuştur.
"İlbak’a helal olan, diğerlerine neden haram?"
Bir başka sakatlığa geçeyim. Sakat iddianamede gizlenen olguya. Operasyonun ilk gününden bu zamana kadar adı çok sık anılan biri var. Fezlekede varlar, tevdi raporlarında varlar, soruşturmayı başlatan dilekçe sahibi Sedat Kapıdağ da onları anlatıyor. İfadeleri 50’den fazla eylemde kullanılan en gözde tanıklardan Selman Narman, Hakan Karaköse dahil herkes onları anlatıyor. Her yerde adları geçti. 19 Mart’ta gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Milyarlarca liralık vurgunu beraber yapmakla suçlandık.
Kimden bahsediyorum? İLBAK ailesinden. 4 erkek kardeş de şüpheliydi. En büyükleri Mustafa Bey yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı ama Murat, Yusuf ve Ali İlbak gözaltına alındı ve tutuklandı. Murat İlbak’la 23 Mart’ta aynı mahkemeye düştük. Bana bağlı örgüt üyesi olmak ve rüşvet vermekten tutuklandı. İyi tanışırız kendisiyle. Birlikte Silivri’ye gönderildik, aynı araçla. 3 hafta sonra aynı gün de ben Çorlu’ya, o Bandırma’ya sevk edildi Silivri’den. Diğer 2 kardeşi de Silivri’de tutukluydu.
Yaklaşık 40-45 gün sonra mayıs sonu gibi Murat İlbak’ın tahliye olduğu haberi geldi. 'Bu da itirafçı olup bir şeyler uydurdu herhalde' diye düşündüm. Murat Bey’in tahliyesinden birkaç gün sonra haziran ayı tutukluluk incelemem vardı. Çorlu’daki cezaevimden SEGBİS yöntemiyle duruşmaya katıldım. Kendim katıldım çünkü bizim avukatlarımızdan duruşmanın yapılacağı mahkemenin duruşma saati bile gizleniyordu. Duruşmaya bağlandım, mahkeme salonunda sadece bir kadın avukat gördüm. İçimden 'Becerikli avukatmış bak bulmuş hangi mahkeme olduğunu' dedim. Kısa süre sonra avukat hanımın benimle beraber tutukluluğu incelenen Yusuf ve Ali İlbak beylerin avukatı olduğunu öğrendim. Onlar SEGBİS’e bağlanmadı. Duruşma bitti. Aralarında benim de olduğum 100’den fazla kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı, İlbak kardeşler. Yusuf ve Ali İlbak tahliye oldu. 100’den fazla kişi tekrar tıpış tıpış hücre ve koğuşlarımıza döndük.
İnanın bu tahliyelere çok sevindim. Benim için cezaevinden çıkan herkes mutluluk kaynağı. Sadece, Murat İlbak’ı tanıdığım için merak ediyordum, itirafçı olup da mı çıktı diye. Yakıştıramıyordum ona. Düzgün, iyi eğitimli kaliteli bir iş insanıdır. Meraktaydım, çünkü itirafçı olan herkesin beyanı bir gün sonra Sabah, daha ayrıntılı hali de 2 gün sonra Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyor, ben de soruşturmamı bu iki gazeteden detaylarıyla izliyordum. Lakin Murat Bey’in ifadesi hiç yayınlanmadı. 2 hafta, 3 hafta geçti, yine çıkmadı. İyice meraklandım, çünkü bu ilk kez oluyordu. Ticari hayatını merak ettim. Onun da malvarlığına el konmuş, şirketlerine kayyum atanmıştı.
Acaba kayyum sürüyor muydu? Öğrendim ki kalkmış. Şirketleri geri almış. Çok sevindim. Bu kez başka bir şeyi merak ettim. Ev hapsiyle mi çıkmıştı, yoksa imza atma şartıyla mı? Öyle ya, hem bunca suçlama hem sürpriz tahliye, bunların üzerine bir de yurt dışına çıkış serbestisi gelecek değil herhalde. İnanır mısınız o da gelmiş. Hem de cezaevinden şahit oldum buna.
Geçen yaz başı Avrupa Basketbol Şampiyonası var. Turnuvayı izliyorum, 12 Dev Adam tarih yazıyor ve Almanya ile son şampiyonluk maçına kaldılar. Maç inanılmaz çekişmeli, ben de 10 metrekarelik hücremde 24 inçlik küçük televizyonumda heyecanla izliyorum. Maçın son 2 dakikası, az farkla öndeyiz. Almanya mola aldı ve TRT 1 reklama gitti. Hemen çayımı koydum. Reklam bitti, TRT maça döndü ve koca tribünde sadece bir Türk taraftara zoom yaptı kameraman. Yakın plan göğüs çekim, 1 Türk taraftar, TV’deydi. Hala gözümün önünde, bizim Türk telefonuna bakıyor. Çayımı püskürttüm, çünkü Murat İlbak’ın yurt dışı yasağının kalktığına, Litvanya’nın Riga kentindeki maçta olduğuna, bizzat TRT 1 ekranlarında canlı yayında şahit oluyordum.
İlbak ailesinin yanlış bir intibaya kapılmasını istemem. Gerçekten Murat Bey de abisi Mustafa Bey de tanıdığım kadarıyla nazik, güngörmüş beyefendi insanlar. Hem böyle değerli insanların değil sadece tahliyesi, normal hayatlarına kısa sürede geri kavuşmaları beni çok umutlandırdı. Hele hele adlarının 1087 kez zikredildiği bu iddianamede, sanık olmamaları sevincimi doruğa taşıdı.
Öyle ya İstanbul’un en büyük reklamcısı artık sanık bile değil. Doğal olarak iddianamede Eylem 61 ile başlayıp Eylem 76 arasında yer alan 16 reklam ihalesi dosyası da böylece çöp oluyordu. Çünkü iddianameye temel olan tevdi raporu ve fezlekenin işaret ettiği en önemli şüpheli suçsuz bulunmuştu. Tartışmalı olsa da bilirkişi raporlarına göre diğer ihaleler onunkinden çok daha masumdu. Sözde azılılar suçsuz bulunmuşsa, Murat Kapkiler, Hüseyin Köksallar, Alper Aydınlar, Nihat Sütlaşlar da suçsuz demektir. Doğal olarak, bizlerin de reklam ihalelerinde suçu olduğu iddiası çökmüş oldu.
Öyle ya İlbak’a helal olan, diğerlerine neden haram ve yasak olacak ki? Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit sonuçta. Öyle deniyor, resmi beyanlarda ve Anayasa’nın 10. maddesinde.
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.
"Herkes günahkâr, Panout masum öyle mi?"
Yüzyılın soruşturmasına göre bir de pırlantalar var. Pırlanta derken pırlanta gibi insanlar ve pırlantavari şirketlerden bahsediyorum. Biz edepsiz faniler, her türlü hataya ve yanlışa düşerken, bu pırlantalar hep dürüst ve ahlaklı işlere imza atıyor. Bizim gibi sistematik yolsuzluk bağımlısı olanlar dahi, onlarla masaya oturduğunda edepli ve ahlaklı fanilere dönüşüyor.
Her ne kadar iddianameden buharlaşmış olsalar da İlbak ailesi dâhil, İstanbul’da ne kadar açık hava reklamcısı varsa hepsi bu dosyada kendine yer buldu. Çoğu sanık, azı tanık. Ama istisnasız hemen hepsinin adı dosyada var. İBB Reklam Yönetim Müdürlüğü bürokratları, Kültür AŞ ve Medya AŞ’de reklam alanıyla ilgili ne kadar personel varsa da, ben de dâhil hepimiz sanığız.
Yani bizlerde bir sorun var. İddianameye göre, biz ve reklamcılar bir araya gelince mutlak bir yolsuzluk usulsüzlük yapıyoruz. İhaleye fesat karıştırmadan duramıyoruz. Ve fakat bu döngü öyle bir an geliyor ki tersine dönüyor. Bizler yasalara uygun ihale yapmaya başlıyoruz. Sadece ne zaman edepli oluyoruz biliyor musunuz? Panout firması ile masaya oturunca. 1,5 yıl önce kurulan şirketle, 20 yıllığına İETT durakları reklam ihalesi kazananlar onlar. Pırlantalar yani.
Onlar o kadar pırlanta gibi insanlar ki 'yolsuzluk bağımlısı' bizler bile onlarla sözleşme yaparken, içimizde yükselen manevi duyguların dalgalarında kaybolup, huşu içinde en halis sözleşmelere imza atıyoruz. Çünkü bizim dönemimizde yapılan sözleşmelerden suça konu yapılmayan tek ihale Sayın Halil İbrahim Bacacı isimli kıymetli iş insanımızın şirketi, Panout firmasıyla yapılan revize sözleşme.
İlk sözleşme, AK Parti yönetimi görevdeyken yapılmış. 20 yılı oradan olmuş. Bizim dönemimizde ise bana göre daha avantajlı bir hale getirilerek sözleşme revize edilmiş. Şu revize sözleşme başkasıyla yapılsa, üzerinde kıyamet koparırdı iddia makamı. En az 10 tutuklusu olurdu. Bunu ise görmezden gelmiş.
Üstelik Kültür AŞ adına bu sözleşmeye imza atan yetkili, bu iddianamede sadece 1,5 yıllık her faaliyeti suç olarak iddia edilen Serdal Taşkın arkadaşımız. Sevgili Serdal belki anlatır hangi duygulara gark oldu da bir tek Panout ile alengirli iş çevirmedi.
Oysa Murat Kapki burada anlattı. 'Metrekaresine 8 bin lira verdiğim yer, elimden alınıp H. İbrahim Bacacı’ya 2 bin liraya verildi' dedi. Bu sözler, bu iddialar duyan kulaklar için önemli olmalıydı.
Sözde yüzyılın soruşturması, sahibinin terk ettiği bu iddianame benim bunlara inanmamı, bu sapmaları, bu çarpıklıkları kabul etmemi mi bekliyor? Bana 10 asır hapis cezası isteyerek bunları sineye çekeceğimi mi düşünüyor? Ben sanık olabilirim ama sanık da mahkemeden hakkını ister. İstiyorum Sayın Başkan. Biri anlatsın lütfen. Zeynep’e var, İsmail’e yok. İlbak iyi, Köksal kötü. Herkes günahkâr, Panout masum, öyle mi? Daha çok örnek sunacağım size. Bu daha başlangıç. Bu iddianamenin içinden çıkamayacaklar.
Benim kimseden vicdani bir beklentim yok. Hele hele şunca masum aylarca boş yere hapis yatmışken, birileri hâlâ vicdanım rahat diyebiliyorsa, hiç yok. 'Elinizi vicdanınıza koyun' şeklinde bir ifadeyi kullanmayacağım. Bu duruşmada kanıtını, belgesini, delilini ortaya koyamayan iddia makamına, delillerle, kanıtlarla, belgelerle karşılık vereceğim, veriyorum. Ben buraya ama suçsuzluğumu ispatlamaya geldim. Bunun hakkını vereceğim. Siz benim hakkımı koruyun yeter. Bana adil davranın, başka ihsan istemez.
Sözde yüzyılın soruşturması, sözde örgüt iddiası üzerine inşa edilmiş. Ben de ilk olarak, örgüt bölümündeki suçlamalarla ilgili değerlendirmemi yapıp yanıtlarımı vereceğim.
51 yaşındayım, ilk kez sanık olarak bir mahkeme huzurundayım. Benim için istenen 10 asırdan fazla cezaya bakınca, sanıklığa kafadan zirvede başladım. 50 yıl, adli sicil kaydı dahi bulunmayan biri, iddia makamına göre bir anda suç makinasına dönmüş. İddianameye göre Murat Ongun, Sayın İmamoğlu’nun basın danışmanı değil aslında, o bir kamuflaj. Yıllardır tüm Türkiye’nin bildiği bu açık gerçeği görmezden gelen savcıların tarifine göre benim profilim şöyle: İBB’nin farklı alanlardaki onlarca ihalesine müdahale ediyorum. Yani ihaleye fesat karıştırıyorum. Sonra o ihaleleri de taşere ederken 70-80 şirketi ve 100’e yakın sahibini organize ediyorum. Yan tekliflere kadar her şeyi ayarlıyorum. Kamuyu zarara uğratıp, haksız kazanç sağlıyorum. Bu suçlardan elde ettiğim geliri aklıyorum. Arta kalan zamanımda, imar-iskan işlerine dalıp rüşvet alıyorum. Daha da arta kalan vaktimde de vatandaşların kişisel verilerini yasa dışı yollarla ele geçirip satıyorum. Yani dolandırıcılık yapıyorum. Fırsat bulunca medya mensuplarını fonluyor ve onlara parayla yalan haber yaptırıyorum. Halkı yanıltıyorum. Tüm bunları yaparken suç örgütü yönetiyorum. Öğrendim ki kısa süre önce tüm bu işleri yapan haylaz suç makinası ben, daha fantastik suçlara da imza atıyormuşum. Fantastik fantastik hikayeler. Savcılarımıza göre gerçek Murat Ongun bu. Bir bedene sığdırdıkları bunlar.
İşte bu hayal dünyası da bizi, kurgu eserimizin tuhaf başlığı, örgüt Suçlamasına getiriyor. İfademin başında bu örgüt palavrasının nedenselliğini izah etmiştim. Şimdi bu kurgu eserin zorlama örgüt iddiasının getirdiği, aşırı tuhaflıkları gözler önüne sereceğim. Gerçi Adem Soytekin tarihi 'Şablon' beyanıyla yalanı ifşa etti ama ben mantıkla izah edeyim.
"12 bin 500 yıllık insanlık tarihinde böyle bir örgüt görülmedi"
Madem ortada bir örgüt var bu örgüt bir amaca matuf kurulmuş olmalıdır. İddianame de öyle başlıyor zaten. Savcılık bizi hem ekonomik hem de anlayamadığım şekilde politik bir suç örgütü olarak itham ediyor. İddiaya göre, sözde örgütün yapısını analiz edersek eko-politik bir suç örgütü olarak anlatılmışız.
İddianameye göre sözde örgüt kadrolarının yani bizlerin birinci amacı kişisel zenginleşme. İkinci amaç, üyesi olduğumuz siyasi partiyi, yani CHP’yi ele geçirmek. Üçüncü amaç sözde örgüt liderimizi partimizin Cumhurbaşkanı adayı yapmak olarak gösteriliyor. Yani aslında iddianameye göre biz, hırsızlık yapmak için seçimle işbaşına gelmeyi hedeflemiş enteresan bir kafası olan insanlarız. Yolsuzluk yapmak için olabilecek en meşakkatli ve çok denklemli bir metodoloji tercih etmişiz. İddianame örgütün ana amacını, aslında sonraki sayfada berraklaştırmış. Birkaç sayfa sonra ana amaç anlatılmış.
İddianame de diyor ki 'Şüphelinin Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde tohumlarını attığı ve hem kurup hem de yönetmiş olduğu sistem olarak tabir edilen çıkar amaçlı suç örgütünden elde edilen maddi kazancın olası Cumhurbaşkanlığı makamı ile çok daha fazlasına ulaşılabilmesi, yani rüşvet, usulsüzlük ve yolsuzluk çarkının daha öncesinde yönettiği belediyelerden ötesine geçilerek ülke geneline yayılmasının hedeflendiği anlaşılmıştır.'
2015’de Beylikdüzü’nde kurulan bu örgütün liderinin ilçe belediye başkanıyken ileride cumhurbaşkanı olmayı hedefleyip yolsuzluğu nihai hedef olarak ilçe sınırından, Türkiye sathımahalline taşıma amacında olduğunu iddia ediyor.
Göbeklitepe’de keşfedilen kalıntılar insan medeniyetine dair ilk bulgular olarak anlatılır. Tarihsel olarak en az 12 bin 500 yıl öncesine dayanıyor. Belirtmek isterim ki 12 bin 500 yıllık insanlık tarihinde, hırsızlık yapmak için bir devletin başına geçme gayesiyle yola çıkan herhangi bir Homo Sapiens görülmemiştir. Tarihin hiçbir evresinde hırsızlık yapmak için devleti ele geçirme hedefi koyan, bizim gibi bir şebeke de olmamıştır. Irk kökenli idealler, dini hedefler, devrimci amaçlar, ideolojik gerekçelerle devleti ele geçirme amacıyla harekete geçenler olmuştur. Ayrıca bu amaç uğruna darbe yapan, ayaklanma çıkaranlar da olmuştur. Rejim değişiklikleri meydana gelmiştir. Bunların hepsi insanlık tarihinde yaşanmıştır. Lakin 12 bin 500 yıldır, hırsızlık yapmak için siyasete girip, ülke yönetimini ele geçirmeye çalışan birine henüz denk gelinmemiştir.
İddianame, Ekrem İmamoğlu’na 12 bin 500 yıldır olmayan bir şeyi oldurmuş.
Bakın, bu gerçek olsa böyle bir kafa ile yola çıkan birinin sahip olabileceği şey, çok sayıda aklı başında insandan oluşan bir örgütten ziyade, sadece kafasına takacağı bir huni olabilir. Adını Yüzyılın Soruşturması koyanlar iddianamelerine neyi yazdıklarının farkında mı? Hz. Âdem'den bu yana kimsenin aklına getirmediği gerçeküstü bir vakaya 'yüzyılın soruşturması' demek, böylesine bir iddia karşısında çok mütevazı kalmış.
Altını çiziyorum böyle bir amaç iddiası hukuka konu olamaz. Siyaset dahi bunu konu yapamaz. Bu ancak mizah konusu olabilir. Bakın bir kral, imparator, diktatör, başkan, cumhurbaşkanı her ne sıfatla anılıyorsa, yolsuzluk yapabilir. Hırsızlık yapabilir. Milletinin parasını kendi hesabına çalabilir. Tarihte de örnekleri var bugün de var. Fakat bunu, ancak o makama oturup o yetkiye sahip olunca yapabilir. Hiçbir ekonomik suç örgütü ‘dur hele ülkeyi ele geçireyim daha büyük vurgun yaparız’ mottosuyla yola çıkmaz. 12 bin 500 yıldır çıkmamış da.
Ayrıca cumhurbaşkanlığı makamının nasıl olup ta bu iddianameyi yazanlara hırsızlık linki verdiği konusu da izaha muhtaçtır. Hırsızlık yolsuzluk deyince akla Cumhurbaşkanlığı makamı gelir mi hiç? 2 bin yıllık devlet geleneğimizin en hassas, en saygın ve Türk milletince en dokunulmaz makamı ile böyle bir bağ kurmak kanaatimce iddianame yazarları adına talihsizlik olmuştur. Bunu sorgulaması gerekenler bizler değiliz.
“İddianame bozuk akıl yürütmelerden örülü safsatalar bütünüdür”
Ne yazık ki çok iddialı bir ad konan bu iddianame, bozuk akıl yürütmelerden örülü safsatalar bütünüdür. Sözde örgütün birinci amacının, kişisel zenginleşme olduğunu söyleyen bu iddianame, kişisel malvarlığımı bile iddianameye yanlış yazmıştır. Uyarılarımıza rağmen de düzeltilmemiştir. Olmayan arsalar, tarlalar, fındık bahçeleri hem de 2014-2019 arası ve 2019 sonrası diye bölümlere ayrılarak gerçek bilgiymiş gibi yazılmıştır. Ekonomik suçlarla itham edilen birine bu kadar iddialı ve bir o kadar da yanlış mal beyanı yazmak aynı zamanda iddianamenin özenine dair eksikliği ve kurgusunun sınırsızlığını sergilemektedir. Heyetinizin, orada benim için yazılan malvarlığının bana ait olmadığını bildiğini düşünmek isterim. Sırası gelince malvarlığı beyanlarımı, yani resmi belgeyi arz edeceğim.
Peki, bende yok da hanımda, çocukta, anamda, ablamda 1. 2. derece yakınlarımda bir tuhaflık, bu yıllara dair sıra dışı zenginleşme olmuş mu? Savcılık makamı haklı olarak bu sorunun peşine düşmüş. 20 Mart 2025 tarihinde, yani gözaltına alındıktan 1 gün sonra mahkemeden talepte bulunmuş. Şüphelilerin suçtan elde ettikleri düşünülen tüm malvarlıklarına ve banka hesaplarına Cumhuriyet Başsavcılımızca resen el koyulmuştur. Bu da şablon bir yazı. Çünkü sonuçları itibariyle böyle bir tespit olmadığını iddianameyle görüyoruz.
Tabi ki İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği onayı veriyor, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ilgili tüm finans kuruluşlarına ve makamlara bu yazı gidiyor. Hatta 21 Mart’ta bankadaki kasam polis nezaretinde açılıyor. Her yerden bilgiler toplanıyor ve sonuç; kaçak göçek, gizli açık üzerine bunca cümle yazılacak bir malvarlığım çıkmıyor.
Bulamayınca pes etmiyor, aramaya devam ediyorlar. Bu kez 20 Haziran 2025 tarihinde yine savcılığımız benzer bir yazı yazıyor. Malvarlığına el koyma kararı uzatılıyor. Bu arada eşimin yeni bir banka kasasını bulduklarını düşünüyorlar. Bankanın Kadıköy ilçesindeki şubesine koşuyor polisler ama nafile. Bankamız ‘o kasa kapatılalı yıllar oldu’ diyor. Yani benden, ailemden ve yakınlarımdan şüpheli bir şey çıkmıyor.
“Ben örgüt avanağı mıyım?”
Örgütün birinci amacının ‘kişisel zenginleşme’ olduğu iddiasından yola çıkarak şunu söylemek isterim. Ben dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, bir hırka bir çorba diyen derviş değilim. Gayet dünyevi heveslerim, arzularım ve tutkularım var. Böyle bir faniyim, bir derviş değilim. Hal böyleyken ve bu sözde suç örgütünün en çok üyeye sahip alt kolunun yöneticisi isem, bu kişisel zenginleşme faaliyetlerinden kendimi neden vareste tutmuş olayım?
50’den fazla ihalede usulsüzlükle suçlanıyorum fakat sözde örgüt yöneticisi olarak örgütün birincil amacına uygun davranmamışım. Bu durum hayatın olağan akışına aykırı ya da halk diliyle konuşacak olsam şöyle sormam lazım: Ben örgüt avanağı mıyım? Avanak adamı örgüt yöneticisi mi yapmışlar? Kendinde kişisel zenginleşme yok, birinci, ikinci derece yakınlarda yok. 'Kasası' denen insanda da yok. Nerede bu para? Sarı çizmeli Mehmet Ağa’da mı? İddia makamı bana yönelttiği milyarlarca liralık yolsuzluk iddiasını, hiçbir şekilde izah edememiş, somutlaştıramamış, tek bir kanıt bulamamış. Onun yerine tarafıma ait olmayan bir malvarlığı yazılıp iddianameye konmuştur. İddianame, yazarın hayal dünyasını aksettirdiği bir roman değildir.
“İl binası alımı iddiası, örgüt kurgusunun amacıyla çelişiyor”
Sözde örgütün amacına yönelik yazılan bir gerekçe daha, mantıkla izah edilemediği gibi yine sözde örgütün amacıyla da çelişki içindedir. İddia makamı sözde örgütün deşifre olmasının kanıtı olarak CHP İstanbul il binasının alımı sırasında yapılan satın almadan kaynaklı kamera görüntülerinin 2024’te ortaya çıkmasını gösteriyor. Yani mal sahibinin avukatı gizlice kaydettiği görüntüleri servis etmese gizemli örgüt deşifre olmayacakmış. Savcılık bu bölüme soruşturmanın başlangıcı demiş. Ne yazık ki iddianamede de bu bölüm, Hasan Hüseyin Şenyurt isimli kriminal bir suç makinesinin ifadeleriyle desteklenmiş. Onun beyanına atıfla tarif ediliyor. Aralarında cinsel saldırının da dâhil olduğu 2 ayrı cinsel suç dâhil, hırsızlık, zorla el koyma, kamu görevlisine hakaret suçlarından mahkemede ceza almış bir suç makinesinin ifadesi neredeyse 1 tam sayfa delil diye yazılmış. Bu dahi, tek başına üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durumdur. Soruşturmanın başlangıcı bölümünü, bu profildeki insanın beyanlarıyla kurgulamak, bu iddianameye sakat, ucube demek için tek başına dahi yeterli nedendir.
Peki, yine iddia makamına göre Ekrem İmamoğlu il binasının alımına neden dahil olmuş? Partiyi ele geçirmek amacıyla. İşte mantıkla izahı olmayan diğer çelişki burada. Eğer iddia olunduğu üzere il binası, rüşvet paraları ve iş adamlarına yapılan baskılar sonucu elde edilen gelirle alındıysa, bu alım örgütün ilk amacı olan kişisel zenginleşmeyle çelişiyor. Öyle ya, bina CHP’nin kurumsal malı olacak. İmamoğlu’nun kişisel malı değil. Kişisel zenginleşmeyle çelişti bu durum.
Bu işlem, sözde örgüte bir gelir kaynağı değil, bilakis gider kalemi oluyor. Peki, bu satın alma partiyi ele geçirme amacına uygun mu? Tabiki hayır. O amaçla da çelişiyor. Parti delegesi, 81 il sathındadır, İstanbul’da il binası alınması, diğer il delegelerine bir menfaat sağlamaz. Çok fantastik düşünelim ve yine de bina alındı diye, tüm İstanbul delegelerinin Ekrem İmamoğlu tarafına geçtiğini varsayalım. Bu durum da başka mahkemelerde görülen CHP İstanbul il kongresi ve CHP 38. Olağan Kurultayı’na karşı açtığı davalar ile çelişiyor. O davalarda, delegelerin maddi menfaat ile yakınlarına iş vaadi ile ikna edilerek oy verme eğilimlerinin değiştirildiği iddia ediliyor, bina satın alınarak değil. Delege para ile mi, yakınına iş ile mi, yoksa il binası alımı ile mi ikna edildi, kafalar karışık. İddialar birbirine dolanmış. Hal Böyleyken, Ankara 36. Bölge Adliye Mahkemesi, mutlak butlan kararı verebilmiştir.
Odağımıza dönersek, Ekrem İmamoğlu il binası alımında devreye girerek sözde örgütünün birinci mottosu olan kişisel zenginleşme karşıtı bir tavır göstermiştir. Ayrıca dendiği gibi iddia edildiği üzere delegeye para verip partiyi daha hızlı ele geçirme imkânı varken, iddiaya göre çok daha fazla parayı şahsına ait olmayan bir binaya harcatmış. Örgüt geliri amacının aksine harcanmış. Yani, ya Ekrem başkan bu işi bilmiyor ya da iddianameler çelişiyor. Yanıt çok açık, İmamoğlu iddianamesiyle, CHP’ye açılan davaların iddianameleri alenen çelişki içerisindedir. Hangi iddianamenin hangi iddiası doğru sorusu, yanıtı olmayan muallaklıktadır.
İşte nasafete uygun bir anlayışla baktığımızda akla ve mantığa uygun olmayan iddia diye ben buna derim. Bakınız il binasının satın alınma tarihi 2019 yılı. Yani İmamoğlu daha yeni İBB başkanı olmuş. Herkes iyi bilir ki o dönemin genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu’nun arasından su sızmıyordu. Baba-oğul ilişkisi diye tarif edilen dönem. 2019 yılındaki il binası alımını, 2024 yılı siyasi zemininin psikolojisine göre analiz edemezsiniz. İddianame bunu yapmıştır. Zaman sıçraması dediğim budur. Böyle olursa iddianame ile zaman yolculuğuna çıkmış oluruz.
Zaman yolculuğuna çıksa dahi bu iddianame o kadar özensiz hazırlanmıştır ki, bu iddiası kolayca maddi gerçeklerle yalanlanabilecektir. Bakınız, 2019’daki satın almadan sonra CHP’nin genel başkan seçimi de dâhil seçimli 37. Kurultayı vardı.
2020 yılında yapıldı bu kurultay. Eğer İmamoğlu 2019 sonlarında partiyi ele geçirme amacına matuf il binası satın aldırmış olsa 2020 kurultayında ya aday olur ya da başka bir adayı desteklerdi. 2023 yılını bekleyecek hali yok. Çok mantıksız.
Son olarak, açık kaynaklardan çok kolayca görebilirsiniz ki il binası alımı konusu 2019 yılının konusu değildir. İşte size medyada çıkan bir haberden kesit okuyayım. Tarih 21 Ekim 2016. CHP İstanbul örgütüne yeni bir il binası almak için dayanışma yemeği düzenlenmiş. 2016 yılı il başkanı Cemal Canpolat liderliğinde. Haberde o zamanın parasıyla tanesi 10 bin liradan 2 bin adet bilet bastırıldığı belirtilmiş. Yine açık kaynaklardan o dönem Mecidiyeköy’deki bir binanın alınması için yapılan gecede 20 milyon lira gelir elde edilmeye çalışılmış kalan 4 milyon lirayı da genel merkez verecekmiş.
Yani 2016’da 24 milyon liraya bir il binası alımı için prensipte anlaşılmış bile. Onlar becerip alamamış, konu daha sonraki il başkanı Canan Hanım ve İBB başkanı seçilen Ekrem Bey’e devrolmuş. Onlar becermiş yeni bina alımını. Konu bu kadar basit. Sadece bina alımı, partiyi ele geçirme gibi sinsi hesaplarla ilgisi yok konunun.
“Aynı kurumda çalışan insanların görüşmesi suç değil”
Ongun, iddianamenin “örgüt” kurgusunu hedef aldı. Ongun, iddianamede yer alan örgütsel süreklilik, gizlilik, paralel yapı ve hiyerarşi iddialarının hem hukuk hem de mantık bakımından çöktüğünü savundu.
Ongun, iddianamede suç işleme amacının 2015 yılından itibaren kesintisiz sürdüğünün ileri sürüldüğünü belirterek, bunun seçim sonuçlarını kriminalize eden bir yaklaşım olduğunu söyledi.
Ongun, “İddianame diyor ki suç işleme amacı kesintisiz sürüyor. İddia konusu eylemler ancak seçim kazanılınca edinilecek yetkilerle yapılabilir. Bu durumda burada suç olarak değerlendirilen şey seçim kazanmak oluyor. Çünkü bu mantıkla İstanbul’un tüm seçmeni de üç defa sözde suçların kesintisiz işlenmesine yardımcı olmuş oluyor. Yani 10 milyon İstanbullu seçmen sözde örgüte yardımcı olmuş. Milyonlarca İstanbulluyu zan altında bırakan bir metindir bu” dedi.
İddianamede telefon görüşmeleri, baz kayıtları ve kamera görüntülerinin örgütsel sürekliliğin delili olarak sunulduğunu belirten Ongun, şunları söyledi:
İddianame diyor ki örgüt mensupları sürekli görüşmüş, iletişim tespit tutanakları, telefon incelemeleri, baz çakışmaları ve kamera görüntüleri ile bu sabitmiş. Aynı iş yerinde çalışan insanların telefonla görüşmesini suç sayan bir iddia olabilir mi? Biz telepati ile iletişim kuramayacağımıza göre elbet bir araya geleceğiz. İster otelde buluşuruz, ister Beyaz Köşk’te, ister Saraçhane’de. O da bizim paşa gönlümüzün keyfine bakar.
“Gizlilik diyorlar, toplantıları kameraların altına koyuyorlar”
Savunmasında örgütsel gizlilik iddialarını da hedef alan Ongun, iddianamenin kendi içinde çeliştiğini söyledi.
Ongun, “İddianame diyor ki, örgüt deşifre olmasın diye gizlilik prensibine riayet etmiş, kamu binaları dışındaki özel yerlerde toplanmış. Şimdi soruyorum, gizlilik prensibiyle hareket eden insanlar yüzlerce güvenlik kamerası olan otellerde mi toplantı yapar? AK Merkez’e girerken kameraya gülümseyerek giriyorsunuz, kayıt deskine kimlik veriyorsunuz, saatiniz kayıt altına alınıyor, asansör kameraları eşliğinde ofise çıkıyorsunuz. O kadar gizli ki AK Merkez’in kayıt defteri ek dosyalarda var. İsimlerimiz ayna gibi sayfalarda parlıyor” ifadelerini kullandı.
İBB’ye ait çok sayıda daha korunaklı alan bulunduğunu belirten Ongun, “Sarı Köşk var, Fethi Paşa Korusu var, Kemerburgaz Kent Ormanı var, Kartal’daki İBB binası var. İBB’nin gözlerden uzak onlarca güvenli alanı varken, gizli toplantıyı halka açık otelde yapmak ancak avanaklık olur” dedi.
“Örgüt değilse avanaklar takımı”
Ongun, iddianamede sözde örgüte ilişkin anlatılanların kendi içinde tutarsız olduğunu savunarak, “Yakın akraba ilişkisi olmayan güvenilir biri üzerinden ofis hazırlayın, yeni hat alın, akıllı telefon kullanmayın, internete bağlanmamış bilgisayar kullanın deniyor. Sonra aynı örgüt halka açık otellerde toplantı yapıyor, herkes akıllı telefon kullanıyor, ortada gizli bilgisayar da yok. Buna örgüt değil, olsa olsa avanaklar takımı denir” diye konuştu.
İddianamede kamuda görevli olmayan kişilerin İBB personeline talimat verdiği yönündeki iddiaları da reddeden Ongun, “Belediye iştirakleri kamu kurumu değil, özel hukuk tüzel kişisidir. Danıştay bunu açıkça söylüyor. Yönetim Kurulu Başkanı olduğum Medya AŞ’de istediğimiz personeli işe alma yetkimiz zaten var. Dolayısıyla dışarıdan gizli bir yapı kurup içeridekilere talimat verdirmek mantıksız. İhtiyaç varsa kişi doğrudan işe alınır. Paralel yapı iddiası safsatadır” dedi.
“İrademi kimseye teslim etmem”
Örgüt kavramının esas unsurunun irade teslimiyeti olduğunu söyleyen Ongun, Ekrem İmamoğlu ile ilişkisi üzerinden kurulan hiyerarşi iddiasını reddetti. Ongun, “Örgüt demek sadece ast-üst ilişkisi değildir. Aynı zamanda irade teslimiyetidir. Talimatların sorgusuz yerine getirilmesidir. Bu irade teslimi iddiasını reddediyorum. Ekrem İmamoğlu’na duyduğum saygıyı herkes bilir ama bu irademi ona teslim ettiğim anlamına gelmez. Değil Ekrem İmamoğlu, önderim Mustafa Kemal Atatürk dahi gelse sorgusuz sualsiz irademi teslim etmem” ifadelerini kullandı.
İddianamede Ekrem İmamoğlu’nun “tartışılmaz ve karşı konulmaz tek söz sahibi” olarak gösterilmesine de tepki gösteren Ongun, İBB yönetim modelinin tam tersine katılımcı olduğunu savundu.
Ongun, “Vallahi de billahi de Ekrem İmamoğlu’nun böyle biri olmasını çok isterdim ama tam tersi. Bizim kendisinden en çok duyduğumuz cümle şudur; ‘Masa kurun.’ Yani herkes toplansın, herkes konuşsun, herkes fikrini söylesin. 15-20 kişiyle toplantılar yapıyoruz. Açık söyleyeyim, aşırı demokrasi ve katılımcılığa maruz kaldık. Ne tek söz sahibi var ne karşı konulmaz lider” dedi.
“Bu yapının adı suç örgütü değil”
Ongun, İBB’nin iddianamede topyekûn kriminalize edildiğini savundu.
“Milyonlarca insanın oyuyla seçilmiş bir belediye başkanına örgüt lideri demek, İstanbullulara da hakarettir” diyen Ongun, şöyle devam etti:
Onun atadığı yöneticilere örgüt yöneticisi demek, işe alınanlara örgüt üyesi demek doğrudan İBB’yi suç örgütü ilan etmektir. Bu kabul edilemez. Bizler yasa ile belirlenmiş görevlerde çalışan, ataması yasal şekilde yapılmış kişileriz. Örgüt değiliz. Bu yapının adı suç örgütü değil, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yönetim şemasıdır.
Savunmasının devamında kendisine yönelik özel bir hedefleme yapıldığını savunan öne süren Ongun, soruşturmanın en başından itibaren aleyhine sistematik algı üretildiğini öne sürdü.
Ongun, “Ceza Muhakemesi Kanunu çok açık. Savcı yalnızca aleyhe değil, lehe delili de toplamak zorunda. Peki bana bu hak uygulandı mı? Hayır. Lekelenmeme hakkımız korundu mu? Hayır. Lehe delil toplandı mı? Hayır. Lehime toplanmış tek bir delil gösteremezsiniz” dedi.
Soruşturmanın adil bir yargısal süreçten çok algı operasyonu olarak yürütüldüğünü savunan Ongun, “Boy boy fotoğraflarımız servis edildi, iftira bültenleri yayımlandı. Bu süreç soruşturmadan çok algı operasyonu olarak yürütüldü. Açıkça görüyorum ki bu dosyada özel hedeflerden biri Murat Ongun’dur” ifadelerini kullandı.
ANKA