DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu.
Bakırhan konuşmasında şunları söyledi:
Bugün burada yalnızca bir siyasetçi olarak değil; çocuğunu sabah erken okula uğurlayan, akşam da yolunu gözleyen milyonlarca anne-babadan birisi olarak konuşmak istiyorum. Beklemenin ne olduğunu hepiniz iyi biliyorsunuz. Çünkü bu ülkede her sabah milyonlarca aile aynı şeyi yapıyor. Uğurluyor. Ve dönmesini bekliyor. Maraş’ta da, Siverek’te de bazı aileler çocuklarını bekledi. Maalesef çocukları dönmedi. Ülke olarak çok üzgünüz ve yastayız. Yaşamını yitiren çocuklarımızın ailelerine, öğretmenlerimizin ailelerine başsağlığı diliyorum. Yaralılara acil şifalar diliyorum. Maraş ve Siverek’te birer gün arayla gelen bu saldırılar hepimizi sarstı. Hayatlar söndü. Bu vahim ve sarsıcı tabloyu bütün açıklığıyla konuşmalıyız. Çünkü bu acıyı doğru okuyamazsak, teselliden öteye geçemeyiz. Oysa teselliyle yetinmek, yeni felaketlere kapı aralamaktan başka işe yaramaz.
Yasımızı kalbimizde taşıyacağız; ama yas, susmak değildir. Yas, gerçeğin yüzüne bakma ve yeni felaketleri önleme sorumluluğudur. Bu katliamlar münferit değil. Bireysel bir çılgınlık da değil. Bu, yıllardır biriken bireysel ve toplumsal öfkenin, çaresizliğin, yalnızlaştırmanın ve duyarsızlığın sonucudur. Sistem, dokunduğu her şeyi çürütüyor; insanı yalnızlığa, toplumu dağılmaya, geleceği karanlığa mahkûm ediyor. Bu şekilde eşitsizlikler derinleşiyor, kurumlar çöküyor, insanlar birbirine yabancılaşıyor ve felaket geliyorum diyor.
Böyle bir ortamda şiddet normalleşir. Güvensizlik büyür. Ve bu yük en çok çocukların omuzlarına biner. Yıllardır okullar aileler için güvenli alandı. Nasıl oldu da okullar güvenli alan olmaktan çıktı? Çünkü yıllardır uygulanan politikalar, toplumu dayanışmadan uzaklaştırdı. Rekabetle, yoksullukla, kutuplaştırmayla şekillendirdi.
“Kaliteli kamusal eğitim istiyoruz”
Ekonomik kriz geçici olmaktan çıktı, kalıcılaştı. Yoksulluk kuşaktan kuşağa miras kaldı. Gençlere gelecek değil, çıkmaz sokak gösterildi. Eğitim sistemine bakın. Enkaz kelimesi bile hafif kalır. Tek tipçi, rekabetçi, piyasa odaklı bir anlayış çocukları metalaştırdı. Çocuklar eğitim sisteminin oyuncağına dönüştü. Her yıl yeni bir müfredat. Her müfredat bir öncekinden fecaat. Eğitim sistemi eleştirel düşünmeyi bastırdı. İsimler değişti, müfredatlar değişti; ama eğitimi toplumu biçimlendirme aracı olarak gören devlet aklı değişmedi. İktidar artık eğitim alanıyla oynayarak ideolojik hegemonya kurmaktan vazgeçmelidir. Biz DEM Parti olarak kaliteli kamusal eğitim istiyoruz. İdeolojik değil; anadilinde, parasız, bilimsel eğitim istiyoruz.
Ekonomik kriz, kent yoksulluğu ve sosyal çürüme, madde bağımlılığı ve çeteleşmeyi artırıyor. Gençler bu yapılar tarafından istismar edilebilmekte ve şiddet döngülerine çekilebiliyor. Başka bir sorunumuz da silahlanma. Türkiye'de ruhsatsız silah sayısının 10 ila 30 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bazı çetelere bürokrasimiz de silah dağıttığı için bu rakamları net olarak bilmiyoruz.
“Çocukların güvende olmadığı bir ülkenin hiçbir karışı huzurlu olamaz”
Her 4 kişiden birinde silah var deniliyor. Toplum giderek daha silahlı, daha tetikte, daha güvensiz hâle geliyor. Bütün bu tablo karşısında rakamlar da konuşuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2024'te ateşli silah ve bıçakla suç işlediği için 11 bin 64 çocuk hakkında soruşturma başlatıldı. 2025'te bu sayı 13 binlere kadar çıktı. Mahkemelerde yargılanan çocuk sayısı da 10 bini geçti. Bu rakamlar birer istatistik değil. Her biri bir çocuğun adı. Her biri bir ailenin çığlığı. Bu çığlıklar ülkenin gerçek kırmızı alarmıdır. Görmezden gelinen her an, daha büyük tehlikelere davetiye çıkarır. Kırmızı alarm yıllardır ses veriyor. İktidar görmezden geliyor. Ülke iyi durumda değil diyenler de susturuluyor. Birileri oy peşinde, birileri rant peşinde. Çocuklar söz konusu olduğu için kıyamet değilse bile bir şey kopmalı, bir şey yapmalıyız. Bütün siyaset kurumu olarak başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmeliyiz. Bir yol bulacağız. Başka da yolu yok.
“Yusuf Tekin bu tablonun sorumluluğunu üstlenmeli ve istifa etmelidir”
Çocukların güvende olmadığı bir ülkenin hiçbir karışı, hiçbir hanesi güvende olamaz, huzurlu olamaz. Bu ülke hepimizin. Çare de hepimizin omuzunda. Bu nedenle bugün buradan Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’a sesleniyorum: Hükümet-muhalefet ayrımı gözetmeksizin, Meclis’teki bütün siyasi parti liderlerini bir araya çağırın. Gün, çocukların güvenliği, gençlerin geleceği için ortak bir masa kuracağımız gündür. Bu masa, ülkenin vicdan masası olmalıdır. Bu ülkenin çocukları sahipsiz değildir. Bu ülkenin öğretmenleri yalnız değildir. Bu ülkenin geleceğini karanlığa teslim etmeyeceğiz. Öyle sorunların üstüne yatmakla sorunlar çözülmüyor.
Dünyanın pek çok ülkesinde böylesi trajedilerin ardından sorumlular hesap verir. 2023'te Sırbistan'da bir ilkokulda sekiz öğrenci ve bir güvenlik görevlisi hayatını kaybetti. Eğitim Bakanı ertesi gün istifa etti. Ürdün’de 2018’de öğrenciler okul gezisinde yaşamını yitirdiği için eğitim bakanı istifa etti. Peki Türkiye'de ne oluyor? Depremde on binlerce insanın canı gidiyor, istifa yok. Maden facialarında işçiler toprağa karışıyor, istifa yok. Okullarda çocuklar ve öğretmenler katlediliyor; yine istifa yok. Sadece eğitime, sadece okullara bakın! Temizlik yok. Güvenlik yok. Başarı yok. Peki ne var? Geleceksizlik var, güvensizlik var, ölüm var.
Buradan açık ve net söylüyoruz: Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin bu tablonun sorumluluğunu üstlenmeli ve istifa etmelidir. İktidar da kendi payına düşeni kabul etmeli ve gereğini yapmalıdır. Bu bir polemik değil. Bu, topluma ve çocuklara karşı yerine getirilmesi gereken asgari bir sorumluluktur. Bu bir haysiyet testidir. Şunu da unutmayalım: Muhalefet olarak biz de kendimize bakmak zorundayız. Bu ağır tabloyu yalnızca iktidarı eleştirerek aşamayız, toplumun her kesimine dokunan, kalıcı ve bütünlüklü bir siyaseti samimiyetle inşa etmek zorundayız. Bu eksiklik ortadadır.
Gülistan Doku soruşturması
Bugün karşımızdaki en ağır gerçeklerden biri de kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri ve zorla kaybettirilen kadınlardır; burada mesele yalnızca suç değil, suçu örten, faili koruyan ve adalet arayışını yıllarca oyalayan bir düzendir. 2020’den beri kayıp olan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun dosyası 6 yıl sonra tekrar açıldı. Bu önemli bir gelişmedir. Gülistan bir isim değil, bir sorudur. Altı yıldır bu ülkenin vicdanına sorulan ve cevabı alınmayan bir sorudur. Bu gelişme, ailenin, kadın örgütlerinin ve kamuoyunun süren ısrarlı baskısı, soruları, eylemleri ve adalet talebi sayesinde mümkün olmuştur. Gülistan Doku vakası, adalet sisteminin işleyişine dair ciddi bir göstergedir.
Burada kayyım olan eski vali, yüksek bürokratlar, siyasetçiler ve kolluk güçleriyle bağlantılı kirli ağlar olduğu iddiaları ciddi şekilde masaya yatırılmalıdır. İktidar, titizlikle bu meseleyi araştırmalıdır. Örtbas edenler hesap vermeli, ucu nereye dokunursa dokunsun tüm sorumlular yargılanmalıdır. Bu, büyük bir sorumluluktur. Bu, Türkiye’nin her sokağının bir Susurluk olmasının önüne geçmekle ilgili tarihî bir görevdir. Bu görev, Rojin Kabaiş, Rojvelat Kızmaz, Rabia Naz, Nadira Kadirova ve Yeldana Kaharman’ın davalarıyla sürmelidir. 8 Mart’ta kadınlar özgürlük iradelerini, 21 Mart’ta Kürtler barış iradelerini Nevroz meydanlarında ortaya koydu. Şimdi 1 Mayıs’ta işçi, yoksul, ezilenler olarak eşitlik talebimizi, alın teri hakkımızı o meydanlarda haykırmalıyız. Biz DEM Parti olarak işçileri, emeklileri, işsizleri, engellileri, öğrencileri, kadınları, doğasına sahip çıkanları, halkları, inançları 1 Mayıs alanlarına çağırıyoruz.
Independent Türkçe