AK Parti'li, CHP'li ve DEM Parti'li kadınlar Diyarbakır'da barışı konuştu

Diyarbakır’da düzenlenen “Kadınlar Barışı Konuşuyor” programında kadınların barış süreçlerindeki rolü tartışıldı

Fotoğraf: AA

Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI), Doğu ve Güneydoğu İş Kadınları Derneği (DOGÜNKAD), Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) İş Kadınları Meclisi ile TOBB Girişimci Kadınlar tarafından “Kadınlar Barışı Konuşuyor” programı düzenlendi.

Diyarbakır’daki bir otelde gerçekleştirilen programa, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya, Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Serra Bucak, milletvekilleri, ilçe belediye eşbaşkanları, siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, gazeteciler ve çok sayıda kadın katıldı. Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Serra Bucak’ın açılış konuşmasını yaptığı programda ilk olarak “Wave Goodbye To Dinosaurs”adlı film gösterimi yapıldı.

"Çatışma Çözümünde Kadınlar: Kuzey İrlanda Kadın Koalisyonu Deneyimi" oturumunda Kuzey İrlanda Kadın Koalisyonu Kurucu Üyesi ve Kuzey İrlanda Meclisi eski Başkan Vekili Jane Morrice konuşurken, "İrlanda Deneyiminde Sivil Toplumun Rolü" başlığında ise gazeteci ve sivil toplum uzmanı Emma DeSouza söz aldı.

Panel oturumunda ise Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı Nevin İl’in moderatörlüğünde CHP Parti PM Üyesi Emine Uçak Erdoğan, AK Parti eski MKYK Üyesi Zeynep Alkış ve DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan’ın katıldığı “Türkiye’de Kadınların Siyaset ve Barış Süreçlerindeki Rolü: Kadın Siyasetçilerin Bakışı” ele alındı.

“Masalarda kadınlar yok”

Panelde konuşan CHP PM Üyesi Emine Uçak Erdoğan, barış meselesinin doğrudan kadınların hayatıyla ilgili olduğunu vurgulayarak, karar alma süreçlerinde kadınların dışlandığını söyledi. Erdoğan, şunları kaydetti:

Bu kadınların meselesi, çünkü barış en çok da kadınların hayatıyla ilgili bir konu. Yani çatışma, şiddet, savaşlar nasıl kadın üzerinden, bazen kadın bedeni üzerinden yapılıyorsa barışın sağlanması da en çok kadınların hayatıyla ilgili bir şey. Çünkü onlar hayatın her yerindeler. Ama sorun şu dünyada da böyle bizde de böyle, masalarda kadınlar yok. Yani bir masa metaforumuz var, kadınlar o masalarda yok.

Mesele şu, mesele erkekler, çatışmayı çıkaranlar genelde onlar biliyorsunuz. Savaşa karar verdiğinde de biz peki tekrar barış iddiamızı sürdürebilecek miyiz? Yani barış meselesi o anki konjonktür olarak siyasi olarak tarafların işine gelen bir konu olduğunda da barışı isteyebilecek miyiz veya barışı herkes için isteyebilecek miyiz? Bu bir konuydu ve ne yazık ki Türkiye'de biz bunu yaşadık. Yani erkekler barışa karar verdiğinde kadınlar da barışa karar verdi. Savaşa karar verdiğinde o masalarda kadınlar da azaldı veya salon toplantılarda. Ama bizim deneyimimizde yani Türkiye deneyiminde övünerek söylememiz lazım gelir ki en çok da bu barış iddiasını sürdürebilenler kadınlar oldu yine de. Yani bütün farklılıklarına rağmen savaş yaşandığında da savaş arttığında da savaş herkese çok böyle ses getiren, güç getiren bir şeye döndüğünde de kadınlar barışta ısrarlı olabildiler.

“Savaşın nesnesi, barışın öznesi kadındır”

Zeynep Alkış ise barışın hem ahlaki hem tarihsel bir mesele olduğunu belirterek, kadınların bu süreçteki rolüne dikkat çekti. Alkış, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

Barışın sürecinde maalesef barıştan önce hep bir savaş vardır ve savaşın da nesnesi kadındır, barışın öznesi de kadındır. Ama ben barışın bir yerinde de hafızası olarak da kadını görmekteyim. Vicdani bir taraftır aslında barışı konuşmak hem insani hem vicdani hem benim kendi perspektifimde İslami ve ahlaki bir duruştur. Yani barışa sırtını dönen insanın kendi insani kimliğinden şüphe etmiş olması gerekir.

Bu sebeple barış benim her zaman tarafında olduğum bir ilkedir. Ama barışı tesis etmek de tabii ki sadece bizim vicdani kişiliklerimizle hareketlerimizle şekilleniyor. Savaşı da devletler başlatıyor, barışı da yine devletler isterse başlıyor. Barışı başlatan devlettir ama yöneten siyasetçilerdir. Ama onu sonuçlandırıp taçlandıranlar da toplumsal uzlaşmayla bir araya gelen biziz sevgili insanlardır. Yani farklı toplumların içerisindeki renkler bir araya gelerek eğer barışa ortak katkı sunarlarsa biz buna ortak akıl diyoruz ve buna barış diye lanse ediyoruz.

Alkış, 1924 Anayasası’na da atıf yaparak sorunun 100 yıllık bir sürece dayandığını belirterek şöyle konuştu:

Barış tamamıyla ahlaki ve tarihsel bir mesele. Türkiye'de de bu yüzyıllardır da böyle oldu. Bu tarihsel hafızanın da en unutmayanları kadınlardır. Bizim 100 yıllık bu barış hafızası ve çatışma çözümü veya çatışmalarımızın hafızası 1924 Anayasası'na kadar gidiyor. Bu 100 yıllık sürecin içerisinde Kürt meselesi başta olmak üzere pek çok sorunla en çok kadınlar mücadele etti ve mağdur oldular. Türkiye'nin 100 yıllık bu Kürt meselesinin deneyiminde de ilk 1924 Anayasası şekillendiğinde ki başlangıcı çok farklı biliyorsunuz kurucu kodlarla kurulan 1921 Anayasası'nda Kürtlerin varlığı da içerisinde bulundurarak şekillenirken 1924'teki Anayasa ile beraber eşit yurttaşlık, eşit vatandaşlık ilkesi benimsenmesinin yerine maalesef ki tek millet ve tek kimlik çatısı altında bir süreç başladı. Ve ne yazık ki o süreç ret ve inkar politikaları da yasalarla, kanunlarla teminat altına alındı. Yani ben Kürt'üm demek, Kürtçeyi konuşmak yasaktı.

Bu sürecin içerisinde sadece Kürtler mağdur olmadı. 5 insan sınıfı daha da mağdur edildi 1924 Anayasası ile beraber. Başta Kürtler, sonra dindarlar, sonrasında Aleviler, köylüler, gayrimüslimler. 1924'teki Lozan Antlaşması'nda aslında Kürtlerle ilgili de çok derin bir mevzu var orada. Ne yazık ki gayrimüslimlerin hakları orada koruma altına alınıyor. Ama tabii siyasal süreçlerde onlarda da varlık vergileri 5 Eylül gibi pek çok olaylarla onlar da dışlanıp haksızlığa uğruyorlar. O günün şartlarında düşünün gayrimüslimler teminat altına alınıyor hakları ama Kürtler yok sayılıyor. Bu yüzyıl devam etti arkadaşlar.

“Barışı toplumsallaştırmak zorundayız”

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan da Türkiye’deki çatışma sürecinin derin tarihsel arka planına işaret ederek, barışın toplumsallaştırılması gerektiğini vurguladı. Doğan, şöyle konuştu:

Gök kubbe altında sanıyorum hepimizin meselesi olan, çözülmeyen, hepimizin ortak yarası olan Kürt meselesi ve çözülemeyişinden kaynaklı Türkiye'nin demokrasi sorununa dair söylenmedik söz kalmadı bugüne kadar. 50 yıllık bir savaş diyoruz kabaca. Öyle tarif ediyoruz. Aslında çok daha fazla tarihsel olarak baktığımızda en az 200 yıllık bir tarihsel arka plandan bahsediyoruz ve onun beraberinde bu kuşaklara kadar aktardığı çok büyük acılardan bahsediyoruz. Hangi birine dokunsak diğerini eksik bırakmaktan kaçındığımız, korktuğumuz, hayıflandığımız acılardan bahsediyoruz. Ancak bu 50 yıllık, son 50 yıllık çatışma halinin 30 yılı ve dahi fazlası 93'ü esas alırsak bir çözüm arayışıyla geçti, bir barış arayışıyla geçti, demokratik bir çözüm, kalıcı bir çözüm arayışıyla geçti.

Kadınların savaşın en ağır yükünü taşıdığını belirten Doğan, şu ifadeleri kullandı:

En çok mezarsız ölünün olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Biz bu insanlara barışı borçluyuz, demokrasiyi borçluyuz. Ve en çok biz kadınlar vurulduk savaş zamanlarında. En büyük acılara biz göğüs gerdik. En büyük acılar kimi zaman topluma tırnak içerisinde söylüyorum, ibret olsun diye kadınlar üzerinden yaşatılmaya çalışıldı, bir onur ve haysiyet meselesine dönüştürülmeye çalışıldı. O yüzden biz bu toprakların kadınları Kürt'üyle, Türk'üyle, Ermeni'siyle Ezidi'siyle Süryani'siyle Keldani’siyle hiç fark etmez, ama hepimiz en çok kendi öz gücümüze, deneyimlerimize, birikimimize güvenerek bence bu barışı sağlayabiliriz.

Barış sürecinin yalnızca siyasi aktörlere bırakılmaması gerektiğini ifade eden Doğan, şöyle devam etti:

Bir savaş bu ülkede onlarca başbakan birkaç hükümet götürdü, çözemedikleri için. Kürt realitesini ilk tanıyan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı değil. Bu ülkede iktidar İktidara gelen her siyasi parti neredeyse önce 'Demokrasinin yolu Diyarbakır'dan geçer" dedi. En çok da bu il adres gösterildi. İktidarda kalmak isteyenler de en çok Kürt meselesinden ve onun çözümünden bahsettiler. Çözemeyenler hatırlamıyorlar bile şu anda. Evet, bu iktidar döneminde ilkler var. Bu iktidar döneminin yanı sıra yaptığı bazı pozitif adımları ve referansları da görmezden gelmeyeceğiz, gelmiyoruz neticede. Ancak öyle büyük yıkımlar yaşandı ki, o denli sarsıcı sonuçlar ortaya çıktı ki, şu anda barışın toplumsallaşması meselesi herkesi en çok zorlayan konulardan biri. İnsanlar güven duymuyorlar, insanlar yeniden bir yıkım yaşamaktan korkuyorlar.

Kaybedecek hiçbir şey kalmamış insanlardan bahsediyoruz. Evladı gitmiş, evi yıkılmış, demografisi değişmiş, 50 yıl geçmiş, yeni kuşaklar yetişmiş, onlar da aynı muameleye maruz kalmış, onlara da aynı sonra görülmek istenmiş. Şimdi hal böyleyken başarmama şansımız olmamalı. Bunu yalnızca siyasi taraflara, partilere, iktidara, ana muhalefete, biz de dahil DEM Parti'ye bırakamayız arkadaşlar. Toplumun buna öncülük etmesi gerekir. Sorumlu hissetmesi gerekir. Her yurttaş bu savaşın son bulabilmesi için kendini sorumlu hissetmeli ve en çok da kadınlar böyle hissetmeli, en önde vurulanlar olarak.

İş dünyası ve sivil toplumun rolü tartışıldı

Program verilen, aranın ardından tartışma oturumuyla sürdü. Oturumda, iş dünyası perspektifinden "çatışma ve barış süreçlerinin ekonomik etkileri, kadın girişimciler açısından barışın sunduğu fırsatlar ve iş dünyası ile sivil toplumun barış inisiyatiflerini desteklemedeki potansiyel rolü" tartışıldı.

 

ANKA

DAHA FAZLA HABER OKU