Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi: Karanlığın içinde varoluşsal kırılmalar

Deniz Mahabad, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: kitapyurdu

Mehmet Mahsun Oral’ın Everest Yayınları’ndan yeni çıkan romanı Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi, çağdaş Türkçe edebiyatta az rastlanan bir damar üzerinden ilerliyor. Yazar, önceki eserlerinde belirginleşen şiirsel yoğunluğu, parçalı anlatım yapısını ve bireysel-toplumsal yarılma duygusunu bu kez İstanbul’un bitimsiz kalabalığına taşıyor. Roman, alışıldık anlamda bir hikâye anlatmıyor; başlangıcı, gelişmesi ve sonucu olan lineer bir olay örgüsünden özellikle uzak duruyor. Bunun yerine, isimsiz bir anlatıcının durmaksızın yürüdüğü, gördüklerini kayda aldığı, iç monologlarla dünyayı anlamlandırmaya çalıştığı bir metin kuruyor. Bu açıdan bakılınca Susan Sontag'ın, “Başkalarının Acısına Bakmak” kitabını hatırlatıyor. 

Çağın, insan eliyle var edilen sorunlarının yaşamlarımızdan eksik olmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Bu durum bizi sürekli olarak tanık olmaya, unutamadığımız anlara ve görüntülere maruz kalıp, hiçbir şey yapamadığımız bir kimlik durumuna itiyor. Böylece, sürekli “başkasının acısına” bakan konumda ama sessizce varlığımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Haliyle yabancılık, bellek gibi konuların sızdığı alt metinlerle karşılaşıyoruz.

Foucault “Rezil İnsanların Yaşamı” metnini anlatırken şöyle söylüyor: “Bu bir varoluşlar antolojisi. Birkaç satırlık yahut birkaç sayfalık yaşamlar, bir tutam kelimede bir araya gelmiş meçhul talihsizlikler, maceralar. Kitaplarda ve belgelerde şans eseri karşılaşılan kısa yaşamlar.” Ancak şans eseri değil Oral’ın gördükleri. Hepimiz, -İstanbul ile sınırlı olmayan- anlatıcının bu gördüklerini herhangi bir şehirde görebiliriz. Gördüklerimizin yalnızca tanıklıkla sınırlı kalması ve herhangi bir değişim iradesi üretmememiz, ülke ve devlet kavramlarının iktidar tarafından bilinçli biçimde anlamsızlaştırıldığını; insani değerlerin ise devlet aygıtları eliyle sistematik olarak değersizleştirildiğini göstermektedir. Bu tablo, iktidarın kendi çıkarlarını tehdit eden gerçekleri görmezden gelmeyi bir yönetim tekniği ve süreklileşmiş bir siyasal disiplin hâline getirmesinin sonucu denebilir.

Anlatıcının yürüyüşüne dönersek; yürüyüş, modern zamanların flâneur’ünü hatırlatıyor; ancak Baudelaire’in ya da Benjamin’in flâneur’ünden farklı olarak burada keyifli bir dolaşma hâli yok. Bu flâneur yalnız, tedirgin ve yabancılaşmış. Şehrin içinde sürekli hareket hâlinde olmasına rağmen bir türlü “varamayan”, hiçbir yere ait olamayan bir figür bu. Yürümek, bir varıştan çok bir kaçış biçimi hâline geliyor. Anlatıcı yürüdükçe şehir genişliyor, binalar yükseliyor, kalabalık çoğalıyor, lekeler artıyor, mesafe kapanmıyor. Sıradan insanın yaşamı da artık görmenin kayıtlarına dönüşüyor.  Bir açıdan hepimiz bir başkasının görme kayıtlarının arşivi gibiyiz. Ancak devasa bir kütüphanede bulunması imkânsız arşivler. Zamanı gelince kâğıt toplayıcılarına satılan, kâğıt hamuruna hazırlanan tonlarca arşiv!

Roman boyunca anlatıcı; İstanbul’un sokaklarında, vapur iskelelerinde, arka mahallelerinde, kalabalık pazarlarında, terk edilmiş binalarında ve kafelerinde dolaşıyor. Karşısına çıkan imgeler, şehrin sıradan manzaralarından oluşuyor gibi görünse de her biri derin bir anlam yükü taşıyor: Taksi şoförünün ısrarla sorduğu “Nerelisin?” sorusu, Hakkâri dağlarında karşılaşılan “Hakkâri’de hayat var” tabelasının hatırlattığı boşluk, SMA hastası çocuklar için kurulan yardım stantları, bebek arabası süren anneler, güvercinler, balon satanlar, “Huzur”, “Ferah”, “Sağlık” adlarını taşıyan apartmanlar, sırtında çantasıyla denize bakan bir kadın… Özellikle apartman isimleri aradığını bulamayan insanların sanki başka çareleri yokmuşçasına sadece bir isimle yetinmeleri misali…

Anlatıcı bu imgelerin hiçbirine tam anlamıyla yaklaşmaz. Onlarla temas kurmaz; uzaktan bakar, düşünür ve susar. Bu mesafe, romanın duygusal merkezini oluşturur. Kalabalığın ortasında derin bir yalnızlık, bitmeyen gürültünün altında yoğun bir sessizlik hissi vardır. Oral, kalabalığı bir birliktelik alanı olarak değil, bireyin silindiği bir boşluk olarak resmeder. 

Romanın başlığında geçen “gece örtüsü”, İstanbul’un kendisini simgeler. Şehir, katman katman tarih, göç, travma, unutuluş ve bastırılmış acılarla örtülmüş devasa bir kumaş gibidir. Bu örtü o kadar ağırdır ki bireyi ezer, nefesini keser. Kalabalık yalnızca fiziksel bir yoğunluk değildir; aynı zamanda varoluşsal bir ağırlık hâlini alır. İnsanlar birbirlerine çarpa çarpa yürür; omuzlar değip geçer, ayak sesleri birbirine karışır, fakat kimse gerçekten dokunmaz. Gürültü; korna sesleri, satıcı bağırışları, inşaat uğultuları, kalabalığın homurtusu… Sürekli bir fon oluşturur. Bu gürültü, bireyin iç sesini bastırır; düşünmeyi, hatırlamayı ve hissetmeyi zorlaştırır.

Anlatıcı bu gürültüden kaçmak için yürümeye devam eder. Ancak yürüyüş bile bir kurtuluş değildir; aksine, bir kısır döngüye dönüşür. Ne kadar çok yürürse, kalabalık o kadar artar. İşte tam bu noktada romanın temel metaforu devreye girer: Güneş lekesi. Bu lekeler, ağır gece örtüsünün altında parlayan küçük, inatçı ve kırılgan aydınlıklardır.

Bir çocuğun oyuncaklarından yansıyan ışık, bir güvercinin kanat çırpışı, bir apartman kapısındaki isim, bir kadının sırt çantasından görünen deniz manzarası, bir bebeğin yürütecindeki renkli ışıklar… Bunların hepsi geçicidir. Ancak tamamen yok olmazlar. Oral, bu küçük anlar üzerinden temel bir felsefi soru sorar: Karanlık ne kadar mutlak olursa olsun, içindeki bu küçük kırılmalar -hafızanın, umudun, insanlığın izleri- nasıl korunabilir? Romanın varoluş anlayışı tam da bu aralıkta şekillenir. Ne bütünüyle aydınlık ne de tamamen karanlık bir dünya vardır burada. Varoluş, bu iki uç arasında, lekelerde, kırılmalarda ve geçici aydınlanmalarda kendini gösterir.

Metnin felsefi katmanı, gündelik sahnelerin içine ustalıkla yerleştirilmiştir. Anlatıcı bir kafede otururken masadaki açık kitapta Gottlob Frege ve Ephraim Lessing’in adlarını görür ve “Büyük ağaçlar gibi birbirlerinin dallarını kırıyorlar” der. Fikirler, kültürler ve diller çarpışır; ancak gerçek bir temas yine mümkün olmaz. Başka bir sahnede, taksi şoförüne Godard’dan söz ederken şoförün ısrarla “Nerelisin?” diye sorması, kimlik ve aidiyet meselesinin gündelik hayatta nasıl bir çıkmaza dönüştüğünü gösterir. Kimlik ya da bir tür var olma izi… Hem siyasal hem de sosyolojik açıdan tanınma mücadelelerinin hiç eksik olmadığı bir kavram. Oral’ın metinlerinde her zaman yer bulur. Çünkü coğrafyasında dayatmayla egemen kılınan, tahakküm gücüne sahip tekil kimlik anlayışına karşı, buna direnen ve mücadele eden bir karşı kimlik var. 

Hakkâri’de karşılaşılan “Hayat var” tabelası ise romanın en çarpıcı imgelerinden biridir. Güneş altında bırakılmış tablayı çağrıştıran bu tabela, gerçekte boşalmış bir coğrafyanın ironik ifadesidir. Anlatıcı Mars’ı düşünürken “hayat” kelimesi aklına gelir; hemen ardından o tabela belirir. Hayat nerededir? Bir yıkım anlatılırken çoğu zaman devlet ve onun uzantıları merkeze alınır; oysa savaşın tam ortasında her türlü trajediye maruz kalan “sıradan insan” üzerindeki etkileri görünür kılmak çok daha önemlidir. Dolayısıyla hayat nerededir sorusunun cevabı belki yıkım neredeyse orada olabilir! Geride bırakılan topraklarda mı, şehrin kalabalığında mı, yoksa yalnızca bir yanılsama mıdır? Georges Didi-Huberman’ın 'Ateş Böceklerinin Var Kalma Mücadelesi' kitabı, "Karamsar olmak için her türlü neden var, ancak geceleyin gözlerimizi açıp pes etmeden yer değiştirmek ve ateşböceklerini aramak da bir o kadar elzem." Düşünürün bahsi dünyada karamsarlığın egemen olduğu zamanlarda "her şeye rağmen"i ıskalamamayı hatırlatıyor, tıpkı aşırı aydınlatılmış bir gecede ateşböceklerini görmek için harcanan çabaya benziyor bu.

Oral’ın dili, bu düşünsel derinliği taşıyan en güçlü araçtır. Kısa ve keskin cümleler, uzun suskunluklarla iç içe geçer. Anlatıcının “Bir cümlenin altını çizmek, kitaptan geçen bütün toprak yollar arasından hangisine asfalt dökeceğini seçmek gibidir” sözü, yazma eylemini varoluşsal bir tercihle eşitler. Yazmak da yaşamak da bir iz bırakma çabasıdır. Ancak çoğu zaman ne çizilir ne de dökülür; geriye yalnızca suskunluk kalır.

Bu suskunluk, romanda bir pasiflik değil, aksine bir direnç biçimidir. Gürültüye karşı sessizlik, kalabalığa karşı yalnızlık, unutuşa karşı inatçı bir hatırlama… Roman boyunca tekrar eden motifler —kesik kollar, dökülen saçlar, yıkanmayan güvercinler, nefes darlığı— bireysel olduğu kadar kolektif travmaların da izlerini taşır. “İnsanlar birbirlerine çarpa çarpa yürüyor” cümlesi, modern varoluşun özeti gibidir: Temassızlık içinde sürekli temas.

Mehmet Mahsun Oral, Türkçe edebiyatta politik olanı bireyselleştiren, şiirle düzyazıyı iç içe geçiren ve suskunluğu bir varoluş biçimi hâline getiren ender yazarlardan biridir. İstanbul’u, Orhan Pamuk’un melankolik tarih anlatısından ya da Tanpınar’ın zaman katmanlarından farklı bir yerden kurar. Bu İstanbul, içerden bir yabancının, göçün, kimlik çatışmasının ve varoluşsal kırılmanın şehridir. Şehir burada bir örtüdür; altında kalanlar ise güneş lekeleri gibi parlayıp söner.

Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi, okuru rahat bırakmayan bir roman. Yürüyüş bitmez. Kitap kapandığında bile okur, kendi şehrinde yürümeye, kalabalığın gürültüsü içinde o küçük lekeleri ve kırılmaları aramaya devam eder. Zor, yavaş ve zaman zaman nefessiz bırakan bu metin, güçlü bir felsefi yankı yaratır. Oral, bu romanıyla karanlık zamanlarda edebiyatın hâlâ parlayabileceğini; varoluşun, en ağır örtülerin altında bile küçük lekelerle sürdürülebileceğini hatırlatır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU