10'uncu yılında Suriye iç savaşı ve göç hareketlerinin yansımaları

Dr. Eren Alper Yılmaz Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

20'nci yüzyılda insanlık üzerinde çok derin izler bırakan bir savaş yaşadık. II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kaos, işkence ve insan hakları ihlalleri, bilhassa Nazi Almanyası döneminde toplama kamplarında farklı din, ırk, etnisite ve demografik karakteristiklerden insanların uğramış olduğu baskı ve şiddet politikaları, "insan" kavramına atfedilen değeri yeniden gözler önüne serdi.

Bu değer yalnızca vatanı belli olan kişilere değil, vatansız statüde olan veya zorunlu olarak yer değiştirmek mecburiyetinde kalan azınlıklara da atfedildi.

Bu çerçevede savaş sonrası kurulan Birleşmiş Milletler (BM) örgütü, insan haklarının ve özgürlüklerin korunması, adaletin sağlanması, kişilerin insanlık onuruna zarar getirilmemesi adına öncülük yaparak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni yayımladı.

Bu bildirge yayımlandıktan sonraki dönemde, yaşamış oldukları iç savaş, baskı ve zulüm gibi sebeplerle vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan ve başka bir ülkeye göç ederek iltica arayışına giren kişiler de hukuki sürece dahil edildi.

Dolayısıyla "göç" ve "mültecilik" kavramlarının evrensel hukuk boyutuna taşınma süreci de "1951 Cenevre Sözleşmesi" ile başladı.

21'nci yüzyıl ise göç hareketlerinin yalnızca coğrafyasının, arka planının ve aktörlerinin değiştiği, fakat özünde yine milyonlarca insanın yurtlarını geride bırakmak zorunda kaldığı bir asır oldu.

2010 yılının sonlarına doğru Tunus'ta bir seyyar satıcının kendisini belediye binası önünde yakmasıyla fitilin ateşlendiği ve bu ateşin bir domino etkisiyle neredeyse bütün Ortadoğu'ya sıçradığı bir halk devrimi yaşandı ve "Arap Baharı" şeklinde telaffuz edildi.

Bu ayaklanmalar sonucunda başta Suriye ve diğer Müslüman tabanlı ülkelerde görülen iç savaş, yeniden göç ve mültecilik sorununu gündeme getirdi.    

II. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanmış en büyük mülteci krizlerinden birisi olarak addedilen Suriye krizi, maalesef bölgesel düzlemde telafisi olmayan kötü sonuçlar doğurdu.

Yaşanan iç çatışmalar sonucunda şehirlerin yerle bir olması ve yeni türeyen terör örgütlerinin bölgede ciddi bir tehdit algısı oluşturması, kitlesel göç hareketlerini tetikleyen dinamikler halini aldı.


Daha da kötüsü, kaçak yollarla botlara binerek Avrupa'ya geçmeye çalışan göçmenlerin Ege ve Akdeniz sularında nasıl yaşam mücadelesi verdiklerine, bu mücadeleyi kaybeden on binlercesinin nasıl boğularak hayatlarını yitirdiklerine şahit olduk.

Özellikle IŞİD faaliyetlerinin hız kazandığı 2015 yılından sonra deniz yoluyla Türkiye üzerinden Avrupa'ya geçişler yoğunlaşarak ciddi bir boyuta ulaştı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), 2015 yılının ilk 6 ayında Avrupa'ya kaçak yollarla giren göçmen ve mülteci sayısının 137 bine ulaştığını açıkladı. 1

2015'te Yunanistan'a geçmeye çalışırken cansız bedeni Bodrum'da kıyıya vuran 3 yaşındaki Aylan bebek gibi duymadığımız, bilmediğimiz daha nice çocuklar var.
 

afp.jpg
Fotoğraf: AFP

 

Avrupa'nın mültecilere yönelik dışlayıcı tutumu

2015 yılından itibaren genellikle Yunanistan üzerinden gerçekleşen Suriyeli göçü, Avrupa içlerine kadar ilerlemeye başlayınca AB üyesi ülkeler arasında mülteci krizine yönelik uzlaşmazlıklar doğmaya başladı.

Böylece Merkez Avrupa ülkeleri sığınmacıların diğer Doğu Avrupa ülkelerine doğru kapasitelerine göre dağıtılması noktasında konsensüs oluşturdular.

Bunun üzerine Eylül 2015'de kabul edilen "Acil Yerleştirme Planı" kapsamında İtalya ve Yunanistan'a yığılan 120 bin sığınmacının 2 sene içerisinde diğer üye ülkeler arasında, belirli bir kota esasına göre paylaştırılması öngörüldü.

Fakat bu fikir Doğu Avrupa ülkeleri tarafından yeterince kabul görmedi. Örneğin 2017 yılında Macaristan'ın sığınmacı akının önlemek için Sırbistan sınırına 155 kilometre uzunluğunda tel örgü çekme girişimlerinin yanı sıra; Çekya ve Slovakya gibi üye ülkelerin, AB Konseyi tarafından sığınmacılara yönelik düşünülen kota sistemini ve mülteci paylaşımı fikrini reddetmeleri Doğu Avrupa ülkelerinin göç sorununa karşı ortak duruşunu gösterdi.

Macaristan-Sırbistan sınırını geçmeye çalışırken Macar kameraman tarafından çelme takılarak kucağında çocuğuyla düşürülen sığınmacı babanın görüntüleri hafızalarımıza kazınmıştır muhakkak.


Bunun yanı sıra kaynak ülkelerle yapılan "Geri Kabul Anlaşmaları", Avrupa Birliği'nin (AB) maruz kaldığı kitlesel göç akınlarını engellemek adına yürürlüğe koyduğu bir başka yöntemdir.

Bilhassa transit ülke olması itibarıyla Türkiye üzerinden AB ülkelerine deniz yolu ile geçen yasadışı göçmenlerin yine Türkiye üzerinden kaynak ülkelerine dönmelerini kapsayan bu anlaşmaların en bilineni, 18 Mart 2016'da liderler düzeyindeki Türkiye-AB Zirvesi'nde imzalanarak hayata geçirildi.

Anlaşma çerçevesinde Yunan adalarından Türkiye'ye iade edilen her bir düzensiz Suriyeli karşılığında, Türkiye'den bir Suriyelinin AB'ye yerleştirilmesi planlandı.

Avrupa'ya kaçan mültecilerin hangi ülkenin vatandaşı olduğuna bakılmaksızın Türkiye'ye geri gönderilip, Türkiye'den ise sadece geçici koruma altındaki Suriyelilerin, yani güvenilir olanlarının AB'ye kabul edilecek olması bu paylaşımın adil yapılmadığını gösteren noktalardan birisi elbette.

Yine bu anlaşma çerçevesinde AB'nin sığınmacıları sırf kendi sınırları dışında tutabilmek için Türkiye'ye 3+3 milyar euroluk fon teklif etmesi de, Avrupa'nın para karşılığında mülteci sorununu dışsallaştırdığını gösteren bir başka tartışma konusu.
 

afp.jpg
Fotoğraf: AFP


Yakın zamanda Suriye'nin İdlib bölgesinde yaşanan çatışmalar ve 36 Türk askerinin şehit edilmesi üzerine yeni bir göç dalgası ile karşı karşıya kalacağını anlayan Türkiye, 2020'nin başlarında sınır kapılarını açarak sığınmacıların Avrupa'ya doğru geçmesine izin verdi.

Bu süreçte Yunan polisinin sığınmacılara gaz bombası atması, geçişlere izin vermemesi, hatta gerçek mermili silahlarla ateş etmesi, aslında Yunanistan özelinde Avrupa'nın mültecilere genel bakış açısını yansıtıyor.

Zira birçok AB lideri de, yaşanan bu mülteci akını karşısında Türkiye'yi eleştirerek, Avrupa'ya mülteci akışının önlenmesi adına Türkiye'nin üzerine düşen görevi yapması gerektiğini vurguladı.

Örneğin, Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, Türkiye'nin mültecileri baskı unsuru olarak kullanmasının kabul edilemeyeceğini, Almanya Başbakanı Merkel de Türkiye'nin kendi memnuniyetsizliğini mültecilerin sırtına yüklemesinin kabul edilemez olduğunu ifade etti. 


Arap Baharı sonrasında başta Suriye olmak üzere Ortadoğu bölgesinden gelen sığınmacılara karşı sınırlarını kapatan, sınırdan girenleri geri gönderen, gerektiğinde sert güç kullanmaktan imtina etmeyen Avrupa'nın, kendisini yüksek duvarlarla çevirip koruma altına alan, sığınmacılara karşı dışlayıcı ve izole bir tutum izleyen stratejiyi hayata geçirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Sığınmacılara yönelik geliştirilen bu tutum, Avrupa'nın vicdani ve insani değerleri ikinci plana atarak,  kuruluş ilkelerinden olan "demokrasi, etik, insan haklarına saygı" gibi değerlerle bağdaşmayan bir politika izlediğini gösteriyor şüphesiz.
 

AA.jpg
Fotoğraf: AA

 

Göç hareketlerinin Türkiye içindeki yansımaları

10'uncu yılına girdiğimiz Suriye savaşının en bariz yansımaları kuşkusuz Türkiye içinde karşılık buldu. Yaşanan krizin giderek kontrolden çıkması sonucunda birkaç yüz vatandaşın ilk olarak Hatay'daki Cilvegözü sınır kapısına doğru akın etmesi, Suriye'den Türkiye'ye doğru ilk kitlesel nüfus hareketlerini oluşturdu.

Bu kitlesel akınlar zaman içerisinde devam ederek Türkiye'yi de demografik, toplumsal ve ekonomik açılardan etkiledi. Türkiye en başta "Açık Kapı Politikası" ve "insani diplomasi" isimleri altında hiçbir ayrım gözetmeden savaştan kaçan tüm Suriyelilere kucak açtı.

Bu durum, bazı kesimler tarafından Türkiye'nin vicdani tutumunun bir emaresi olarak görülürken, bazı kesimler tarafından da mülteci politikalarının kontrolsüz olması hasebiyle eleştirildi.


Türkiye genelinde Mart 2021 itibarıyla geçici koruma altına alınan toplam 3 milyon 665 bin Suriyeli var.  Bu rakam, yalnızca Göç İdaresi İl Müdürlükleri tarafından kayıt altına alınan Suriyeli sayısı.

Buna bir de kayıtsız olanlar, yani düzensiz göçmen ve istisnai vatandaşlar dahil edildiğinde sayının 4.5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. İl bazında bakıldığında ise İstanbul ilk sırayı alırken, bu ili Gaziantep ve Hatay takip ediyor.

Daha da ilginç bir istatistiki şu ki, Türk nüfusuna oranla dağılıma bakıldığında Kilis nüfusunun yüzde 75'i Suriyeli. Bu durumun ciddi bir demografik yapı değişikliğine yol açtığını söyleyebiliriz. 


İster istemez nüfus hareketleri bu kadar artınca Türkiye'de de Suriyelilere yönelik olarak bazı yasal hak ve hizmetler geliştirildi.

2014 tarihinde "Geçici Koruma Yönetmeliği" çıkartılarak eğitimden sağlığa, barınmadan çalışma hakkına kadar Suriyelilerin ülkemize daha çabuk uyum sağlayabilmesi adına bazı yasal haklar tanındı.

Peki, neler bu yasal haklar?

Mesela 30 binden fazla kişiye çalışma izni verildi. Bu durum Suriyelilerin bir işte çalışabilmesini, hatta işyeri açabilmesini kolaylaştırıyor.

Yine eğitimle ilgili olarak yönetmelik, 18 yaş altındaki geçici koruma statüsü sağlananlara eğitim imkânı vermeyi zorunlu tutuyor.


Bunun dışında sağlık konusunda bazı hizmetler veriliyor. Örneğin, acil sağlık hizmetlerinde mülteci hastalardan gerek tedavi gerekse ilaçlar için herhangi bir ücret talep edilmiyor ve bu masraflar AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) tarafından karşılanıyor.

Avrupa Birliği tarafından finanse edilen "Kızılay Kart" uygulaması var ve belirli standartları sağlayan öncelikli Suriyelilere aylık 120 TL yardım yapılıyor.

Hatta, ki bence en önemlisi, son zamanlarda "istisnai vatandaşlık" adı altında daha çok belirli bir sermaye sahibi olan, sportif, kültürel ve bilimsel alanlarda ülkemize hizmet getiren, yani elit ve nitelikli kişilere vatandaşlık hakkı tanınıyor.

Bu durumun, nitelikli Suriyelilerden kültürel, ekonomik ve bilimsel alanlarda ülke içinde yararlanabilmek adına krizi fırsata çevirdiğimiz noktalardan birisi olduğunu düşünüyorum.
 

Reuters.jpg
Fotoğraf: Reuters

 

Suriyelilerin akıbeti nasıl olabilir?

Peki, bundan sonra nasıl adımlar atılmalı? Suriyelilere yönelik nasıl bir politika izlenmeli?

Şu anki konjonktür itibarıyla, Suriyeliler Türkiye'de düzenlerini kurdular, Türkçeyi öğrendiler, Türk arkadaşları ile ilişkileri belli bir seviyeye getirdiler, meslek sahibi oldular, Türklerle evlilikler yaptılar, dahası içlerinde vatandaşlık alanlar var.  

Yani geçici misafirlik artık yerini kalıcılığa bıraktı. Bu şarlarda, her ne kadar Suriye'de hayat normale dönse de, bu kişilerin ülkelerine geri dönüş istekleri sınırlı olabilir. Bu durumda önümüzde 2 yol var gibi görünüyor. 


İlk yol, mültecilerin dönüş beklentisi yerine onların uyum süreçlerini hızlandırmak. En azından nitelikli Suriyelilerden faydalanma yoluna gitmek ülkemizin gelişmesi adına daha rasyonel bir hamle gibi düşünülebilir.

Aslında istisnai vatandaşlık vererek Türkiye bunu yavaş yavaş yapıyor. Suriye'de doktorluk, mühendislik, öğretmenlik yapan veya iş adamı konumunda olan kişiler istihdam ediliyor, topluma kazandırılıyor.

Bu entegrasyon süreci, yalnızca Türkiye'nin ara eleman açığını kapatma odaklı yapılan bir hamle değil, bilakis "nitelikli eleman eksiğini de giderecek bir adım".

Fakat bunu yaparken de vasıfsız olanlar nereye giderse gitsin, başlarının çaresine baksınlar tutumu da yanlış.

Dış politikada tutarlılık önemli bir dinamiktir, bugün "gel kim olursan ol yine gel", yarın "benden bu kadar, başının çaresine bak" söylemi son derece tutarsız ve gayri insani bir yaklaşım.


Bir diğer önemli konu, Türk toplumunda Suriyelilere yönelik olarak genellikle olumsuz bir algı var. Bu algıları yıkabilmek için Suriyelilerin entegrasyonu sürecinde hükümetin, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün ve medyanın üzerine düşen en önemli görev; Suriyeliler hakkında toplumu şeffaf ve doğru bir biçimde bilgilendirmek.

Göç İdaresi Müdürlüğü birkaç yıldır bazı illerde uyum çalıştayları düzenliyor. Bu konuda özellikle "Suriyeliler devletten maaş alıyor" gibi "doğru bilinen yanlışlar" hakkında vatandaşları bilgilendiriyor.

Buna ek olarak devletin Suriyelilerle ilgili kamu spotlarını yaygınlaştırması ve toplumu aydınlatması gerekiyor.


Suriyeliler konusunda izlenecek ikinci yol; çatışma alanlarından belli bir uzaklıkta "güvenli bölgeler" oluşturarak göçmenleri buraya yerleştirmek.

O bölgelere sağlanan insani yardımlar ve altyapı destekleri, yerinden edilmişliğin beraberinde getirdiği sorunları kolay aşılabilir bir hale getiriyor.

Son yıllarda Suriye'nin Kuzeyi'nde Türkiye'nin, yurtlarını terk eden Suriyeli sığınmacıların barınmaları için güvenli bölge kurma planları var.

Devletin İdlib'de başlattığı 50 bin konut inşasında sona gelindi, 300 bin Suriyeli sığınmacı buraya yerleştirilecek.

Fakat kurulacak olan güvenli bölgeler sadece barınma imkanlarından ibaret olmamalı, aynı zamanda okul, hastane, oyun parkları, psiko-sosyal destek merkezleri gibi ihtiyaçlar da karşılanarak yeni yaşam alanları yaratılmalı.


Tabi burada güvenli bölgenin düzgün biçimde işletilmesi için hukuki ve askeri otoriterinin kimin kontrolünde olması gerektiğine iyi karar verilmeli.

Çünkü güvenli bölgelere gitmek istemeyen Suriyelilerin yarısı kurulacak bu bölgelerin can güvenliklerini sağlamayacağını düşündüğü için gitmek istemiyor.

Mesela Türkiye'nin Zeytin Dalı Operasyonu sonrasında Afrin'e kurduğu güvenli bölgeler son 2.5 yılda bir çok muhalif güç tarafından onlarca terör saldırısına maruz kaldı.

Dolayısıyla sadece Türk askerinin buradaki varlığı yetmeyebiliyor. Neden peki?

Çünkü yalnızca Türk askerinin mevcudiyeti hem YPG/PYD gibi terör örgütleri için saldırıya açık bir alan yaratıyor hem de uluslararası hukuk açısından meşruiyet sorunu doğuruyor.

Bu anlamda yapılabilecek en mantıklı hamle BM ve NATO'dan destek alınarak terörden arındırılmış bir güvenli bölge kurulması.

Güvenli bölgenin bu şekilde sınırlarının belirlenmesi ve denetim altına alınması bölgeye uluslararası meşruiyet de sağlamış olacak. İşte bu noktada da Türkiye'nin dış politikasında daha uzlaşmacı adımlar atması gerek.

Suriye Savaşı'nın 10'uncu yılında halen iç çatışmaları, yerinden edilmiş insanların sorunlarını ve belirsizlikleri yazıyoruz.

Umuyorum ki bir 10 yıl sonra yazacaklarımız yerini barışa, göçmenlerin daha huzurlu şekilde yaşadığı bir dünyaya ve umuda bırakır.

 

 

1. UNHCR (2016), “Press Coverage of the Refugee and Migrant Crisis in the EU: A Content Analysis of Five European Countries”, https://www.unhcr.org/56bb369c9.pdf.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU