Mekke Paktı'nın 10 yıllık hesabı: Türkiye için ne anlama geliyor?

Göktuğ Çalışkan Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

20 Ekim Salı günü Meclis’in gündemine giren dosya, ilk bakışta alışıldık bir uluslararası anlaşmanın onay süreci gibi duruyor. Ne var ki sayfalar çevrildikçe işin rengi değişiyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustosta imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin birbirine vereceği askerî desteğin yanı sıra yürürlüğe girdikten sonra ilk on yıl boyunca olağan çekilme yolunu kapatan bir güvenlik ilişkisinin kurallarını da koyuyor.

Mekke’de 7 Ağustos’ta atılan imzaların ardından komiteler toplandı, Riyad’da askerî hazırlıklar masaya yatırıldı, hatta bir genel sekreter belirlendi. Şimdi 16 maddelik metin TBMM’ye sunulduğuna göre daha yakından okunmayı hak ediyor. Hele çekilme şartı, ilk günlerde konuşulan dayanışma mesajlarından çok daha uzun bir vadeye işaret ediyor.

Bir devlet dostuna zor günde yardım sözü verebilir. 

Peki o söz, başka hükümetler işbaşına geldiğinde, bölgenin dengeleri kaydığında, müttefiklerin öncelikleri birbirinden uzaklaştığında nasıl işleyecek?

Cevabı hukukla siyaseti yan yana koyarak aramak gerekiyor.


10 yıl dolmadan çıkış kapısı açılmıyor

Aktarılan hükümlere göre anlaşma süresiz yürürlükte kalacak. Taraflardan biri ayrılmak isterse yürürlüğe giriş tarihinden sonraki ilk on yılın dolmasını bekleyecek, ardından da en az üç ay önceden yazılı bildirimde bulunacak.

Burada takvimi doğru hesaplamak gerekiyor. On yıllık süre, imzaların atıldığı 7 Ağustos’ta başlamıyor. Saat, son onay belgesinin anlaşmada öngörülen sekretaryaya tevdi edildiği gün işlemeye koyulacak, 16’ncı madde bunu böyle düzenliyor. Meclis’te görüşülecek uygun bulma kanunuyla uluslararası düzeyde yürürlüğe giriş de bu yüzden birbirinden ayrı iki iş.

İstanbul’daki ilk komite toplantısı 31 Ağustos’ta, yani onay işlemleri tamamlanmadan yapıldı. Bu hazırlıkların diplomatik değeri ortada. Yine de kurumsal faaliyetin başlaması ile anlaşmanın 16’ncı madde uyarınca yürürlüğe girmesi aynı hukuki anlama gelmiyor. Aksi yorum, parlamentonun uygun bulma yetkisini daha masaya oturulmadan işlevsiz bırakabilir.

İlk 10 yılı aşılmaz bir duvar saymak da hukuken isabetli olmaz. Devletlerin karşılıklı mutabakatı var, antlaşmalar hukukunun ağır ihlal gibi olağanüstü hâllere ilişkin kuralları da bunun yanında devreye girebilir. Ama olağan çıkış yolu açıkça daraltılmış. Siyasi tercihler değiştiğinde kapıyı çekip gitmek isteyen bir başkent, yıllar öncesinden verdiği sözü hesaba katmak zorunda kalacak.

Dahası 15’inci madde, değişikliklerde kurucu üç ülkenin oy birliğini arıyor. Bir hükmü yeniden yazmak isteyen Ankara’nın Riyad ve İslamabad’ı ikna etmesi gerekecek. Bu düzen istikrar sağlıyor, kriz anında ise esnekliği zorlaştırabilir. Tarafların birbirine güvenmesi kadar görüş ayrılıklarını yönetebilmesi de belirleyici olacak.
Dil hükmü de gözden kaçmasın. Metin Türkçe, Arapça ve İngilizce üç asıl nüsha hâlinde hazırlanmış, yorum ayrılığı çıkarsa İngilizce esas alınacak. Söz uçar yazı kalır derler, ama hangi dildeki yazının kalacağı baştan belli. Yardımın kapsamı ya da çekilme şartları tartışılırsa tek bir kelimenin anlamı bile diplomatik pazarlığa dönüşebilir.


Bir saldırıda hangi yardım bekleniyor?

İkinci madde, taraflardan birine dışarıdan yönelen silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağını söylüyor. NATO’nun 5’inci maddesiyle benzerlik açık. Gelgelelim devamını okumadan bu cümleden Türk askerinin kendiliğinden savaşa gireceği sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Yardımın türü ve büyüklüğü ihtiyaç değerlendirmesine, mevcut imkânlara ve tarafların kararına bağlı.

Bir başka ayrıntı da coğrafya. NATO Antlaşması’nın altıncı maddesi kolektif savunmanın uygulanacağı alanı tek tek tarif ediyor, Mekke metninde buna benzer açık bir sınır görünmüyor. Pakistan’ın Hindistan sınırında yaşayacağı bir kriz de Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’de uğrayacağı saldırı da hukuken aynı sözcüklerle ele alınabilir. Siyaseten verilecek karşılık ise iki durumda da oldukça farklı olur.

Bir ülke hava savunma sistemi sağlayabilir, öteki istihbarat paylaşabilir, bir başkası lojistik destek verebilir. Hepsinin askerî karşılığı var ama riskleri ve siyasi bedelleri farklı, hele kriz günlerinde bu farkı masada hesap etmek kolay olmuyor. İttifakın başarısı, yardımın hangi kalıba sokulacağından çok, saldırıya uğrayanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğunun doğru saptanmasına bağlı.

Birinci madde ise saldırının gerçekleşmesini beklemiyor, egemenliğe ve uluslararası alanda tanınmış sınırlara yönelik tehditlerin giderilmesi için gerekli bütün yöntemlerden söz ediyor. Bu kadar geniş bir ifade, diplomatik girişimlerden askerî hazırlıklara uzanan seçenekleri gündeme getirebilir. Ancak bir tehdidin varlığı tek başına sınır ötesi kuvvet kullanımını meşrulaştırmaz. Böyle bir adımın BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağına ve meşru müdafaa koşullarına uygun olması gerekir.

Yemen’den gelen saldırılar bu ayrımın bugün neden önem taşıdığını gösteriyor. Husiler bir devletin düzenli ordusu sayılmıyor. İkinci maddenin ilk cümlesindeki “dışarıdan kaynaklanan silahlı saldırı” ifadesiyle devamındaki “başka bir ülke veya ülke grubu” ibaresinin birlikte nasıl okunacağı üzerinde durmak gerekiyor. Metin bu tür saldırıları baştan dışlamıyor, uygulama mekanizmasının ayrıntıları ise henüz belli değil.

Nitekim 5 Ekim’deki Riyad toplantısında üç ülke, üzerinde uzlaşılan kuvvet ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a süratle ulaştırılmasına yönelik tedbirleri kararlaştırdı, açıklamada da “ulusal mevzuata uygun olmak kaydıyla” denildi.

Buradaki vurgu önemli, çünkü kuvvetlerin yola çıkması iç hukuk usullerini devre dışı bırakmıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 8 Ekim’de Türkiye’nin başka bir ülkenin toprağına saldırı düzenlemek için asker göndermeyeceğini söyledi. Fidan’ın açıklaması anlaşmanın savunma amaçlı niteliğini ortaya koyarken uygulamada izlenecek hukuki usullerin de önemini gösteriyor.


Meclisin imzası nereye kadar uzanıyor?

Anayasa’nın 90’ıncı maddesi uyarınca TBMM antlaşmayı kanunla uygun buluyor, Cumhurbaşkanı da onaylayıp yayımlıyor. Mekke Paktı gibi askerî ve uzun vadeli yükümlülükler doğuran bir metnin Meclis’ten geçmesi,

yürütmenin dış politika tercihine demokratik meşruiyet kazandırması açısından önem taşıyor.
Tartışmanın en keskin yeri 92’nci madde. Bu madde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesinde TBMM’nin izin yetkisini düzenlerken Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların gerektirdiği halleri ayrı tutuyor. Dolayısıyla Meclis’in bugün vereceği uygun bulma kararıyla yarın belirli bir birliğin belirli bir görevle yurt dışına gönderilmesi arasındaki hukuki bağı dikkatle kurmak lazım. Burada acele edilirse iş işten geçebilir.

Mekke metni genel bir yardım yükümlülüğü getiriyor ama hangi birliğin nerede, ne kadar süreyle, hangi görev tanımıyla kullanılacağını tek tek yazmıyor. Her somut görevlendirmede 92’nci maddedeki istisnanın işleyip işlemediğine, görevin anlaşma bakımından gerçekten gerekli olup olmadığına ve ayrıca Meclis izni aranıp aranmayacağına bakılacak. Anlaşmayı kabul etmek, ileride doğabilecek tüm askerî kararları peşinen onaylamak anlamına gelmez.

Üstelik 11’inci madde, uluslararası hukukun ve tarafların iç hukukunun saklı kalmasını istiyor. Bu hüküm, Türkiye açısından anayasal usullerin kenara bırakılmasına dayanak olamaz. Yürütmenin hızlı karar alma ihtiyacı anlaşılır bir şey. Bununla birlikte personelin güvenliği, harcamalar ve görevin sınırları bakımından hukuki denetim mekanizmalarının da sürece eşlik etmesi gerekiyor.

Meclis denetimi tek günlük oylamayla bitmez. Hangi göreve kaç personel ayrılacağı, komuta ilişkisinin nasıl kurulacağı, harcamaların nasıl karşılanacağı ve kararların ne zaman gözden geçirileceği somut sorumluluklar doğuruyor. Stratejik ortaklığın inandırıcılığı biraz da bu sorumlulukların nasıl paylaşıldığına bağlı. Kriz kapıya dayandığında usul tartışmaya vakit kalmayabilir. O yüzden karar mekanizmalarının barış zamanında belirlenmesi çok daha akıllıca.

Meclis bu konuyu daha önce de konuştu. 13 Ekim’deki Genel Kurul görüşmelerinde muhalefet süreç hakkında yeterli bilgi verilmediğini savunurken iktidar kanadı bölgesel güvenlik ve caydırıcılık ihtiyacına dikkat çekti. İki görüşü ayıran çizgi, ittifakın varlığı kadar hangi usulle işletileceğine de uzanıyor. Komisyon görüşmelerinde bu ayrıntıların somut örneklerle ele alınması yerinde olur.


Üç başkent aynı takvimle yaşayabilir mi?

Türkiye’nin NATO üyeliği, Pakistan’ın Hindistan’la ilişkileri ve Suudi Arabistan’ın Yemen ile Körfez’deki güvenlik kaygıları farklı yerlerden besleniyor. Bugün ortak görünen tehditlerin yarın aynı ağırlıkta hissedileceğini kim garanti edebilir? 12’nci madde, daha önce üstlenilmiş uluslararası yükümlülüklerin korunacağını belirtiyor. Değerli bir güvence bu, ama iki güvenlik ortaklığının karşı karşıya gelebileceği zor tercihleri kendiliğinden çözmüyor.

8'inci maddede Riyad merkezli bir sekreterya, yılda iki kez toplanacak stratejik komite ve yeni üyelerin kabulüne ilişkin kurallar var. Yedinci madde ortak üretimi ve teknoloji geliştirmeyi, dokuzuncu madde ise istihbarat paylaşımını öngörüyor. Böylece askerî yakınlaşma günlük çalışmaya, sanayi yatırımlarına ve uzun vadeli personel ilişkilerine taşınabilir. Bu alanlardaki karşılıklı kazanç, anlaşmanın siyasi dayanıklılığını artırabilir.

Öte yandan ortak üretim ve uzun vadeli personel ilişkileri bir kez kurulduktan sonra geri sarılması kolay işler olmuyor. On yıl sonra siyaseten farklı yollara ayrılmak mümkün olsa da yılların emeğini bir gecede söküp atmak zor. Devletlerin verdiği sözün ağırlığı biraz da orada ortaya çıkıyor.

Mekke’de başlayan ortaklığın Türkiye’ye savunma sanayisinde yeni imkânlar, bölgesel diplomaside daha geniş bir hareket alanı açması mümkün. Ancak bu kazanımların kalıcı olması, her yardım kararının gerekçesinin anlaşılmasına ve hukuki sınırların baştan çizilmesine bağlı. Meclis’in önündeki metin on altı maddeden ibaret görünüyor, etkisi ise onu onaylayan milletvekillerinin görev süresini çoktan aşabilir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU