Pakistanlı Profesör Ishtiaq Ahmed, bölgede tırmanan çatışmanın yalnızca İran ile İsrail arasındaki gerilim veya Yemen'deki meşru hükümete verdiği destek nedeniyle Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları üzerinden okunamayacağını belirtiyor.
Ahmed'e göre, bu cepheler arasındaki etkileşimler artık bölgesel sistem üzerinde daha geniş etkiler yaratırken, çeşitli taraflara askeri varlıklarını genişletmeleri için gerekçeler de sunuyor.
Pakistan'daki The Friday Times gazetesinde yayımlanan kapsamlı analizinde Ahmed, temel bir çelişkiye dikkat çekiyor: İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor.
İran'ın vekil güçleri ve İsrail'in güvenlik bahanesi
Ahmed'e göre İran'ın bölgedeki müttefik güçleri desteklemeye dayalı stratejisi, Arap ülkeleri üzerinde güvenlik baskısı oluştururken aynı zamanda İsrail'e askeri operasyonlarını genişletmesi için güvenlik gerekçeleri sağlıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İran'ın Husilere verdiği desteğin, Tahran'ın Yemenli grubun aldığı her kararı kontrol ettiği anlamına gelmediğine işaret eden Ahmed, İran'ın Husilere yönelik askeri ve siyasi desteğinin ‘köklü' olduğunu belirtiyor. Ahmed'e göre grubun Kızıldeniz ve Babu'l Mendeb üzerinden baskı oluşturma kapasitesi, İran'ın stratejisine asimetrik bir nüfuz aracı ekliyor.
Yazar, bu gelişmeyi daha geniş bir çerçeveye oturtarak, İran destekli güçlerin bölge ülkelerine yönelik saldırılarının İsrail'e askeri operasyonlarını genişletmesi için gerekçeler sağlayabileceğini savunuyor. Buna karşılık İsrail'in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerinin kendilerini İsrail ve Batı nüfuzuna karşı ‘direniş' güçleri olarak sunmalarına olanak tanıyor.
Ahmed, İran ile İsrail'in müttefik olarak hareket ettiğini ya da aralarında bir koordinasyon bulunduğunu söylemiyor. Aksine, “İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri” ifadesini kullanan Ahmed, tarafların yön verdiği çatışma süreçlerinin dolaylı biçimde kesişen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.
Körfez'den Babu'l Mendeb'e
Analiz, Husilerin tırmanan saldırıları ve İran'ın deniz taşımacılığı üzerindeki baskısını, özellikle son yıllarda bölgede yaşanan dönüşümlerle ilişkilendiriyor. Bu dönüşümlerin başında Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin azalması ve Riyad'ın kalkınma, yatırım ve Vizyon 2030 projelerine odaklanması geliyor.
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Ahmed, Yemen'deki ateşkesin çökmesinin ardından Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarının yeniden gündeme geldiğini belirtiyor. Bu dönemde Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki varlığını Babu'l Mendeb yönünde genişlettiğine işaret eden Ahmed, aynı zamanda Riyad'ı ve Suudi Arabistan'ın stratejik tesislerini hedef alan füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının düzenlendiğini aktarıyor.
Analize göre buna karşılık, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısının yanı sıra Kızıldeniz ve Babu'l Mendeb'e ilişkin tehditler, deniz taşımacılığında gerilemeye ve Körfez ülkeleri ile Asya ve Afrika piyasaları üzerindeki ekonomik yükün artmasına yol açtı.
Yazar, bu gelişmelerin son yıllarda Körfez ülkelerinin yatırım, turizm, teknoloji ve iş dünyasını çekmesini sağlayan ortamı olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor. Bölgenin, vekalet savaşlarının yürütüldüğü bir alan yerine istikrar ve ekonomik bağlantı merkezi olarak kendisini konumlandırmaya başladığına dikkat çekiyor.
İsrail askeri faaliyet alanını genişletiyor
Denklemin diğer tarafında ise Ahmed, İsrail'in Gazze savaşının Ekim 2023'te başlamasından bu yana askeri operasyonlarının kapsamını genişleterek Lübnan ve Suriye'nin ardından İran'ı da hedef alan bir alana taşıdığını belirtiyor. Bu durumun Arap ve İslam dünyasında endişeye yol açtığını ifade ediyor.
Ahmed'in değerlendirmesine göre, İsrail'in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerine kendilerini İsrail'e karşı mücadele eden taraflar olarak yeniden sunmaları için siyasi malzeme sağlarken, aynı zamanda İsrail'e bölgesel tehditlerle mücadele gerekçesiyle askeri faaliyet alanını genişletmesi için yeni dayanaklar sunuyor.
Ahmed'in analizinde bu durum karşılıklı bir döngüyü ortaya çıkarıyor: İran'la bağlantılı grupların düzenlediği saldırılar, İsrail'e harekete geçmek için güvenlik gerekçeleri sağlarken, İsrail'in hamleleri de İran ve müttefiklerine ‘direniş' söylemlerini güçlendirecek yeni araçlar sunuyor.
Ahmed, çatışmayı yalnızca bu ilişki üzerinden açıklamıyor ancak bu sürecin devam etmesinin bölgeyi yeniden kalkınma ve iş birliği rotasından karşılıklı çatışma ve misillemeler döngüsüne sürükleme riski taşıdığını değerlendiriyor.
Kaybedenler denklem dışında
Ahmed, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçların merkezine Arap ülkelerini yerleştiriyor ve savaşlar ile çatışmalardan kalkınmaya geçmeye çalışan toplumların, tırmanışın maliyetinin önemli bir bölümünü üstlendiğini belirtiyor.
Çatışmanın devam etmesinin ‘Müslümanların Müslümanlarla savaşması' anlamına geldiğini savunan Ahmed, bu süreçte bölge ekonomilerinin zarar gördüğünü, İran'ın dolaylı nüfuz alanının genişlediğini ve İsrail'in doğrudan sınırlarının ötesinde askeri operasyon yürütme kapasitesinin arttığını ifade ediyor.
Ahmed, bu çerçevede tehlikenin yalnızca yeni bir askeri çatışma turuyla sınırlı olmadığına, bunun daha geniş kapsamlı bir bölgesel fırsatı da ortadan kaldırabileceğine dikkat çekerek, “En büyük tehlike yalnızca yeni bir askeri tırmanışta değil, Ortadoğu'nun çatışma ve vekalet savaşlarından kalkınma, istikrar ve iş birliğine geçmesi için ortaya çıkan tarihi fırsatın kaybedilmesinde yatıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.
Ahmed bu açıdan Husiler ile Yemen arasındaki çatışmayı bölgesel dönüşümlerden bağımsız bir kriz olarak ele almıyor. Aksine bunu, bölgenin geleceğine ilişkin daha geniş bir sınamanın parçası olarak değerlendiriyor:
Bölge yeniden vekalet savaşları mantığına mı dönecek, yoksa ülkelerin yatırım, kalkınma ve bölgesel ilişkilerini yeniden düzenleme yönünde başlattığı süreç korunacak mı?
Mekke İttifakı'nın pozisyonu
Ahmed, bunu ayrıca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye'yi Mekke'de bir araya getiren üçlü savunma anlaşmasıyla ilişkilendiriyor. Ahmed'e göre bu düzenlemenin önemi, Yemen'de yeni bir cephe açmasında değil, caydırıcılık sağlaması ve savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önleme kapasitesinde yatıyor.
Ahmed'in değerlendirmesine göre caydırıcılığın yanı sıra diplomatik kanalın da açık tutulması gerekiyor. Özellikle Pakistan'ın İran'la olan kanalları üzerinden Tahran'ın Husilerin saldırılarını sınırlamaya yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ahmed, Suudi Arabistan topraklarının, stratejik altyapısının ve kutsal şehirlerinin hedef alınmasının sonuçsuz şekilde devam edemeyeceğini vurguluyor.
Sonuç olarak Ahmed'in analizi, krizi yalnızca Husilerle yaşanan bir çatışma çerçevesinde değil, bölgesel düzenin kendisi açısından bir sınama olarak ele alıyor. Buna göre mesele, bölge ülkelerinin ve Washington'ın Ortadoğu'nun yeniden açık çatışma alanına dönüşmesini önleyip önleyemeyeceğiyle de yakından bağlantılı.
Bu çerçevede Ahmed, kalkınma sürecinin korunmasının gerilimin düşürülmesini, vekil güçlerin faaliyetlerinin kontrol altına alınmasını ve diplomatik kanalların açık tutulmasını gerektirdiğini; bunun yanı sıra bölge ülkelerini hedef alan tehditlere karşı caydırıcılığın sürdürülmesi gerektiğini değerlendiriyor.