Kapalısı da mı var? ABD Açık Tenis Turnuvası hakkında her şey

New York'un gürültüsü, sert zemini, gece maçları ve kendine özgü atmosferiyle tenis sezonunun final perdesi açıldı

Geçen yılın şampiyonu Carlos Alcaraz, Amerika Açık kupasına üçüncü kez uzanma peşinde (Reuters)

Adrenalin'den herkese merhaba. Bu hafta 23 Ağustos'ta başlayıp 13 Eylül'de sona erecek Amerika Açık tenis turnuvasını inceliyoruz.

Bir tenis turnuvasının adında "Açık" yazıyorsa insanın aklına ister istemez aynı soru geliyor: Kapalısı da mı var? Hayır. En azından kelimenin bu anlamıyla değil. Çünkü buradaki "Açık", kortun üzerinin açık olup olmadığını anlatmıyor.

Hikayenin başlangıcı 1968'e uzanıyor. O tarihe kadar tenis dünyası epey farklıydı. Grand Slam kabul edilen Wimbledon, ABD Ulusal Şampiyonası, Fransa Şampiyonası ve Avustralya Şampiyonası yalnızca amatör oyunculara açıktı.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Tenisten para kazanan profesyoneller ise bu turnuvalarda oynayamıyor, kendi profesyonel organizasyonlarında mücadele ediyordu. Dolayısıyla dünyanın en iyi oyuncuları, aynı kortta karşılaşmak yerine iki ayrı tenis dünyasında yaşamaya başlamıştı.

1968'de bu ayrım sona erdi. Profesyoneller ve amatörler artık aynı turnuvalarda karşı karşıya gelebilecekti. Böylece "Open Era", yani Açık Dönem başladı.

Turnuvalar profesyonel ve amatör bütün oyunculara "açılmıştı". ABD Ulusal Şampiyonası da aynı yıl adını Amerika Açık diye değiştirdi. Fransa Şampiyonası Fransa Açık oldu, Avustralya Şampiyonası ise bir yıl sonra Avustralya Açık adını aldı.

İlginç biçimde Wimbledon, profesyonellere açılmasına rağmen ismini değiştirmedi. Yani 4 Grand Slam arasında adına "Açık" eklemeyen tek turnuva olarak kaldı.

Amerika Açık'ın hikayesi ise bu değişimden çok daha eski. Turnuva ilk kez 1881'de Rhode Island'daki Newport Casino'da düzenlendi. O zamanlar yalnızca erkekler tekler ve çiftler kategorileri vardı. Kadınlar teklerde 1887'de, çiftlerde 1889'da, karışık çiftlerde ise 1892'de yarışmaya başladı.

Turnuva yıllar içinde farklı adreslere taşındı. New York'taki West Side Tennis Club, uzun yıllar ABD'nin en büyük tenis organizasyonuna ev sahipliği yaptı.

Ancak tenis büyüdükçe seyirci sayısı da arttı ve Forest Hills artık bu ilgiyi karşılamakta zorlanmaya başladı.
 


1978'de Amerika Açık, Queens'teki Flushing Meadows'a taşındı. Bugün turnuvanın kalbi olarak bilinen USTA Billie Jean King National Tennis Center böylece Amerika Açık'ın yeni evi oldu.

Bu taşınmanın bir başka önemi daha vardı: Amerika Açık artık sert zeminde oynanacaktı. Aslında turnuvanın tarihine bakınca zemin konusunda diğer Grand Slam'lerden epey farklı bir yol izlediğini görüyoruz.

1881'den 1974'e kadar çim kort kullanılan organizasyon, 1975-1977'de toprak korta geçti. 1978'de ise sert zemin dönemi başladı. Üstelik Amerika Açık, üç farklı zeminde oynanan tek Grand Slam olma özelliğini taşıyor.

Amerika Açık'ın değişim hikayesi yalnızca zeminle de sınırlı kalmadı. 1975'te tenis tarihinde yeni bir sayfa açıldı: Gece maçları. Turnuva, bir Grand Slam'de ışıklar altında oynanan ilk maçlara ev sahipliği yaptı. Bugün Arthur Ashe Stadyumu'nda gece seansının yarattığı atmosfer Amerika Açık'ın en karakteristik özelliklerinden biri.

Bir diğer dönüm noktası ise Billie Jean King'in mücadelesiyle geldi. Amerika Açık, 1973'te erkek ve kadın şampiyonlara eşit para ödülü veren ilk Grand Slam oldu.

O yıl kadınların ödülü erkeklerden düşük tutulmak istenince King turnuvayı boykotla tehdit etti. Sonuçta Margaret Court ve John Newcombe, tekler şampiyonlukları karşılığında aynı miktarı, 25 bin doları aldı. Bu karar tenis dünyasında kadın-erkek eşitliği açısından önemli bir dönüm noktasıydı.
 


Turnuvanın tarihindeki başka bir unutulmaz isim de Althea Gibson. Gibson, 1950'de ABD Ulusal Şampiyonası'nda mücadele eden ilk siyah oyuncu oldu.

1968'de ise Arthur Ashe, yeni adıyla düzenlenen ilk Amerika Açık'ın erkekler şampiyonluğunu kazanarak Grand Slam tarihinde teklerde şampiyon olan ilk siyah erkek oyuncu oldu. Kadınlarda ise Virginia Wade ilk Amerika Açık şampiyonu olarak tarihe geçti.

Peki Amerika Açık'ı bugün diğer Grand Slam'lerden ayıran ne?

Her şeyden önce New York var. Flushing Meadows'taki turnuva, diğer Grand Slam'lere kıyasla daha gürültülü ve daha hareketli atmosferiyle biliniyor.

Arthur Ashe Stadyumu'nun dev tribünleri, gece seansları ve seyircinin oyunun içine daha fazla dahil olması Amerika Açık'ı yalnızca bir tenis turnuvasından çok daha büyük bir gösteriye dönüştürüyor.

Arthur Ashe Stadyumu'nun kapasitesi 23 binin üzerinde ve 2016'dan beri açılır-kapanır bir çatısı bulunuyor.

Bir başka ayrıntı ise toplar. Grand Slam'lerde oyuncular yalnızca farklı zeminlere değil, farklı toplara da uyum sağlamak zorunda kalabiliyor. Topun keçe yapısı, sertliği, sekmesi ve havadaki davranışı oyunun hızını, topun dönüş miktarını ve vuruş hissini değiştirebiliyor.
 


Amerika Açık'ın bir başka ayırt edici özelliği de çizgi kararlarının teknolojik takibinde öncülük etmesi. Şahin Göz sistemi 2006'da turnuvada kullanılmaya başlandı. Yani New York, yalnızca gösterişli atmosferiyle değil, tenis dünyasının geleceğine yönelik yenilikleri erken benimsemesiyle de öne çıktı.

Ve bütün bu hikayenin sonunda bugün bildiğimiz dev organizasyon ortaya çıktı. 1881'de küçük bir erkekler turnuvası olarak başlayan yarışma, amatör-profesyonel ayrımının ortadan kalkmasıyla "Açık" adını aldı; farklı zeminlerden geçti, New York içinde adres değiştirdi, gece maçlarını tenise taşıdı, kadın-erkek eşitliği konusunda öncülük etti ve teknolojiyi korta soktu.

Şimdiyse sezonun son Grand Slam'i olarak yeniden sahnede.

"Kapalısı da mı var?" sorusuna dönersek, aslında yok. Ama Amerika Açık'ın "Açık"ı, bir çatının değil, tenisin kapılarının herkese açılmasının hikayesi.



Kaynaklar: CNN, BBC, Amerika Açık

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU