Yemek antropolojisinin, ekofeminizmin ve eleştirel gıda düşüncesinin patikalarında yürüyenler için Carol J. Adams, tabağımızdaki sessiz tragedyaları ilk haykıranlardan biridir. 1990’da kaleme aldığı ve bugün artık bir klasik sayılan Etin Cinsel Politikası’nda, hayvanların nesneleştirilmesi ile ataerkil düzenin kadın bedenini mülkleştirmesi arasındaki o tekinsiz akrabalığı deşifre etmişti. Adams, Burger kitabıyla bu kez merceğini daha gündelik, daha sıradan fakat son derece sinsi bir imgeye çeviriyor: Hamburger.
Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan bu nitelikli çalışma, gıda kültürünün arkasındaki devasa ideolojik mekanizmayı gözler önüne seriyor. Yale İlahiyat Fakültesi mezunu bu feminist aktivist, çocukluk arkadaşı olan midillisinin katledilmesinden hemen sonra lokmasına düşen bir hamburgerin bıraktığı acı tatla kendi ikiyüzlülüğünü keşfetmiş. Hayatının rotasını değiştiren o kırılma anı, Ayrıntı Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni yapıtı Burger’da devasa bir kültürel anatomiye dönüşüyor. Adams, tabağın ortasında duran o masum köftenin dokusunu lif lif ayırırken, okurun zihnine mühürlenecek o sert hakikati kazıyor: Hamburger, Amerikan fetih, yağma ve küresel tahakküm arzusunun en kusursuz ve en minyatür ifadesidir.
Büyük kıtanın kanlı geçmişi
Hamburger, ne Hamburg burjuvazisinin masum bir mutfak icadı ne de modern şehir hayatının "pratik protein" paketi. Adams’ın jilet kadar keskin ve izlenimci kaleminde bu tek porsiyonluk gıda; Amerikan sömürgeciliğinin, ekolojik yıkımın ve kapitalist bant üretiminin nihai sembolü olarak resmediliyor. Kitap, zihnimizi uyuşturan o çok basit ama sormaya korktuğumuz soruyla açılır: Neden ona "inek burgeri" demiyoruz?
Çünkü hamburger; kıyılmış, ezilmiş ve doğasından tamamen koparılmış formuyla, bir zamanlar nefes alan canlıyla bağını en kusursuz biçimde koparmış gıdadır. Dilimize ve tabağımıza dahil edilen bu yeniden adlandırma, şiddeti görünmez kılma aygıtıdır. Bugün ısırılan tek bir hamburger köftesinde, binden fazla farklı ineğin kolektif DNA'sı ve yok edilmiş varlığı gizlidir.
Amerikan topraklarında başlangıçta baskın olan domuz etinin yerini 20. yüzyılda sığır etine bırakması tesadüf değildir. Adams, bu tarihi dönüşümü Büyük Kıta'nın kanlı ve sömürgeci geçmişiyle derinlemesine birleştiriyor. Kuzey Amerika’daki devasa bufalo sürülerinin ve onlara bağımlı kadim yerli halkların adeta sistemli bir soykırımla haritadan silinmesi, sığır yetiştiriciliğine geniş alanlar açtı. Ardından gelen dikenli tellerin icadı toprağı özel mülkiyet sınırlarına hapsederken, demiryollarının Vahşi Batı’nın kalbine doğru hücumu bu eti metropollere taşıyan damarlar haline getirdi. Son aşamada ise mezbahalarda ilk kez uygulanan ve sanayi devriminin bant sistemine ilham veren "sökme hatları" sayesinde canlı bedenler ve doğa tamamen mekanikleştirildi. Bu tarihsel süreçte; Amerika kıtası kelimenin tam anlamıyla sığır eti üzerinden fethedildi, özgür bir coğrafya otlatılan devasa bir sömürgeye dönüştürüldü.
Ataerkil klişeler
Etin Cinsel Politikası’ndaki keskin feminist çözümlemelerini sürdüren Adams, sömürgecilik ile et tüketimi arasındaki cinsel ve sınıfsal ittifakı tüyler ürpertici örneklerle sergiliyor. Bunların en çarpıcısı, Burger King’in 2008 yılına ait "Whopper Virgins" (Whopper Bakirleri/Bakireleri) kampanyası.
Bu kampanyada; Tayland ve Grönland’ın ücra köylerindeki yerlilere hayatlarında ilk kez hamburger yedirerek sözde bir "lezzet deneyi" sunuldu. Oysa şuur altına işlenen mesaj netti:
Et yiyin; Batı, salata yiyerek kurulmadı.
Adams, bu gösteriyi eril-sömürgeci aklın bir "bekaret bozma ritüeli" olarak okuyor. Ona göre; sömürgeleştirilen bakir toprakları ve yerlileri "dişil" ve "eksik" konumuna yerleştiren sistem, Batılı et kültürünü egzotik halklara dayatarak kendi kurtarıcılık mitini yaratıyor. Kıyma makinesinin ezerek kimliksizleşirdiği o et, erkeklik mitini yücelten kusursuz bir ritüel aracına dönüşüyor.
Görünmeyen kurbanlar
Adams’ın analizi sadece tarihsel bir okumayla sınırlı değil; tabağın arkasındaki çağdaş trajediyi de görünür kılıyor. Çünkü hamburgerin bedelini yalnızca mezbahalardaki sessiz canlılar ödemiyor. Bu "askerileştirilmiş üretim bantlarında" çalışan insan öğütücü çarklar da var:
Amerika’daki dev mezbahalarda tek bir vardiyada on binlerce kesim yapmaya zorlanan, sakatlanan, belgesiz olduğu için güvencesizliğe mahkûm edilen göçmen işçiler... Ve gecenin sonunda o kan, kemik ve doku birikintilerini kazıyan üçüncü vardiya emekçileri. Hamburger, toplumun en kırılgan insanlarını da kıyma makinesine atarak tabağımıza geliyor.
Yazar, bu insan ve hayvan sömürüsünü “iklim adaleti” kavramıyla mühürlüyor. Bugün yeryüzündeki 1,5 milyar ineğin toplam ağırlığı, tüm insanlığın kütlesini aşmış durumda. Bu devasa kitle; toprağı emiyor, suları zehirliyor ve hektarlarca ormanı yutuyor. Çünkü tek bir kilogram sığır eti, patatese kıyasla tam 67 kat daha fazla karbon yoğunluğu yaratıyor. Adams, teolojik bir özeleştiri de vererek, "en muhtaç olanı gözetmeyi" vaaz eden Hristiyan topluluklarının bile ayin sonrasında hamburger partileri düzenlemesindeki etik körlüğü de sorguluyor:
Bu ürünü her satın aldığımda, dünyadan neyi eksiltiyorum?
Ayrıntı Yayınları'nın düşünce dünyamıza kattığı Burger, geçen yüzyılda Amerikan rüyasının ve ilerlemeciliğin sembolü olan bir yiyeceğin, bugün nasıl ekolojik yıkımın, israfın ve etik çöküşün abidesine dönüştüğünü bütün yönleriyle ortaya koyuyor. Ancak Adams, ağıt yakmakla yetinmiyor; dönüşümün imkanlarını da aralıyor ve 1950'lerin Hollywood filmlerinde soya hamburgeriyle alay edilen günlerden; bugün Beyond Meat gibi bitkisel et teknolojilerine uzanan süreci de inceliyor. Sabit hatlı telefonlardan akıllı telefonlara geçiş gibi, tarımda da biyolojik sınırları olan hayvansal dokulardan bitkisel kurgulara geçmenin kaçınılmazlığını savunuyor.
Etin ötesine geçmek
Carol J. Adams, Burger ile kapitalizmin, türcülüğün, ataerkilliğin ve sömürgeciliğin ortak haritasını çıkarıyor. Sarsıcı, kışkırtıcı ve bir o kadar özgürleştirici bir üslupla, avcumuzun arasına sığdırdığımız o "tek porsiyonluk köftenin" arkasındaki devasa ideolojik aygıtı deşifre ediyor.
Biz asla sadece bir hamburger yemiyoruz; şiddeti, insan olmayan hayvanların ve Dünya’nın, iklimin, uzayın ve hayal gücünden yoksun, standartlaştırılmış bir gıda dağıtım sisteminin egemenliğini yiyoruz.
Adams, tabağımızdaki o tanıdık illüzyonun üzerindeki örtüyü kaldırırken bizi son bir yol ayrımına getiriyor: Amerikan fetih ve yağma kültürünün bu kanlı simgesini tüketmeye devam mı edeceğiz, yoksa tabağımızı ve zihnimizi özgürleştirerek "etin ötesine" mi geçeceğiz?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish