Giriş
XIX. yüzyıl, yalnızca askerî ve iktisadî güç dengelerinin değil, bilgi üretim rejimlerinin de yeniden yapılandığı bir dönemdir. Ernest Renan, bu dönemde “bilimsel otorite” kimliğiyle öne çıkmış; özellikle İslâm ve Bilim başlıklı konuşmasıyla İslâm’ı aklî ve bilimsel gelişmeye yapısal olarak engel bir din olarak tanımlamıştır (Renan, 1883). Namık Kemal ise bu iddialara karşı, savunmacı bir din dili kurmaktan ziyade, bilginin ideolojik ve siyasî işlevini sorgulayan kapsamlı bir eleştiri geliştirmiştir.
Bu makalenin temel tezi şudur: Namık Kemal’in Renan’la hesaplaşması, teolojik değil epistemolojik ve siyasîdir. Bu hat, Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh ve Muhammed İkbal tarafından derinleştirilerek modern İslâm düşüncesinde süreklilik kazanmıştır.
I. Renan’ın İslâm ve Bilim Tezi: Medeniyet Hiyerarşisinin İnşası
Renan’a göre İslâm, dogmatik yapısı nedeniyle özgür düşünceyi baskılamış; İslâm dünyasında görülen bilimsel faaliyetler ise dine rağmen ortaya çıkmıştır. Bu iddia, bilimi tarihsel bağlamından kopararak onu Batı medeniyetinin ontolojik bir niteliği hâline getirmektedir.
Namık Kemal, bu yaklaşımı bilimsel bir tahlil değil, medeniyetler arasında hiyerarşi kuran normatif bir söylem olarak değerlendirir. Ona göre Renan, tarihsel verileri seçmeci biçimde kullanmakta; İslâm medeniyetinin ilmî sürekliliğini bilinçli biçimde görünmez kılmaktadır.
II. Bilginin Tarafsızlığı İddiasına Epistemolojik İtiraz
Namık Kemal’in Renan’a yönelttiği temel itirazlardan biri, bilginin iktidardan bağımsız olduğu iddiasınadır. Renan’ın söylemi, XIX. yüzyıl Avrupa sömürgeciliğinin entelektüel zeminini beslemektedir. Bu bağlamda İslâm’ın “akla kapalı” olarak sunulması, siyasî müdahaleleri medenileştirme misyonu olarak meşrulaştırmaktadır.
Bu çizgi, Cemaleddin Afganî tarafından açık biçimde sürdürülür. Afganî, Renan’a cevabında sorunun İslâm değil, Müslüman toplumların tarihsel ve siyasal koşulları olduğunu belirtir. Afganî’ye göre Renan, Avrupa tarihindeki Kilise–bilim çatışmasını evrensel bir yasa gibi sunarak metodolojik bir hata yapmaktadır.
III. İslâm Medeniyetinin Tarihsel Sürekliliği Meselesi
Renan, Farabî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürleri İslâm medeniyetinin özgün ürünleri olarak değil, Yunan felsefesinin geçici aktarıcıları olarak görür. Namık Kemal ise bu yaklaşımı tarihsel indirgemecilik olarak niteler.
Kemal’e göre tercüme faaliyetleri, medrese sistemi ve vakıf kurumu; bilginin sürekliliğini sağlayan kurumsal yapılardır. Bu bakış açısı, Muhammed Abduh’ta daha sistematik hâle gelir. Abduh, İslâm’ın ilk dönemlerinde aklî faaliyetin dinin teşvikiyle geliştiğini, duraklamanın ise dinî değil siyasî sebeplerden kaynaklandığını savunur.
IV. Akıl–Din Karşıtlığı ve Yanlış Evrenselleştirme
Renan’ın temel hatalarından biri, Avrupa’daki Kilise–bilim çatışmasını evrensel bir model olarak sunmasıdır. Namık Kemal, bu yaklaşımın İslâm düşüncesi açısından geçersiz olduğunu belirtir. İslâm’da akıl, vahyin alternatifi değil; onun anlaşılma zeminidir.
Bu görüş, Muhammed İkbal’de ontolojik bir derinlik kazanır. İkbal’e göre İslâm, durağan bir dogma değil; sürekli içtihadı zorunlu kılan dinamik bir yapıdır. Bu nedenle Renan’ın “donmuş İslâm” tasviri, tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.
V. Bilgi–İktidar İlişkisi ve Oryantalist Söylem
Namık Kemal’in eleştirisinin en güçlü yönlerinden biri, bilginin siyasî işlevine yöneliktir. Renan’ın söylemi, İslâm toplumlarını kendi başına ilerleyemez olarak tasvir ederek sömürgeci tahakkümü entelektüel olarak meşrulaştırmaktadır.
Bu eleştiri, İkbal’de daha keskin bir hâl alır. İkbal, Batı aklının araçsal hâle geldiğini; bilimi ahlâktan kopardığını ve iktidarın hizmetine sunduğunu belirtir.
VI. Renan’ın Millet Tezi ile İslâm Yorumu Arasındaki Çelişki
Renan, Millet Nedir? adlı eserinde milleti ortak irade ve tarihsel hafıza temelinde tanımlar. Ancak İslâm söz konusu olduğunda bu tarihselcilik terk edilir; İslâm değişmez bir öz gibi sunulur.
Namık Kemal açısından bu durum, Renan düşüncesindeki epistemolojik çifte standardı açıkça ortaya koymaktadır.
VII. Renan Eleştirisinin Tarihsel Doğrulanması:
Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi Verileri
Namık Kemal, Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh ve Muhammed İkbal’in Ernest Renan’a yönelttikleri eleştiriler, uzun süre Batı akademisinde “savunmacı” ya da “apolojetik” olarak nitelendirilmiştir. Oysa XX. yüzyılın ikinci yarısında Prof. Dr. Fuat Sezgin’in yürüttüğü kapsamlı bilim tarihi araştırmaları, bu eleştirilerin yalnızca normatif değil, ampirik olarak da haklı olduğunu ortaya koymuştur.
Renan’ın temel iddiası, İslâm dünyasında bilimin süreksiz, istisnaî ve dine rağmen geliştiği yönündedir. Fuat Sezgin’in çalışmaları ise bunun tam tersini göstermektedir:
İslâm dünyasında bilimsel faaliyet, kurumsal, sistematik ve yüzyıllara yayılan bir süreklilik arz etmektedir.
Sezgin’in özellikle Geschichte des arabischen Schrifttums (GAS) adlı çok ciltli çalışması, matematikten astronomiye, tıptan kimyaya, coğrafyadan optiğe kadar onlarca disiplinin
VIII.–XVI. yüzyıllar arasında kesintisiz biçimde üretildiğini belgelemiştir. Bu durum, Renan’ın “geçici tercümanlık” tezini tarihsel olarak geçersiz kılmaktadır.
VIII. “Tercüme” Değil Üretim: Sezgin’in Renan Tezini Çökerten Bulguları
Renan, İslâm bilginlerini Yunan mirasının pasif taşıyıcıları olarak görürken; Fuat Sezgin, bu bilginlerin özgün teoriler, yeni yöntemler ve teknik icatlar geliştirdiklerini somut örneklerle ortaya koymuştur.
Örneğin:
• Cebirin yalnızca Yunan matematiğinin aktarımı olmadığı, el-Hârizmî ile bağımsız bir disiplin hâline geldiği,
• İbn Heysem’in optik çalışmalarının modern deneysel yöntemin öncülü olduğu,
• Coğrafya ve haritacılıkta Müslüman bilginlerin Avrupa’dan yüzyıllar önce sistematik dünya tasavvurları geliştirdiği
Sezgin tarafından belgeye dayalı olarak gösterilmiştir.
Bu bulgular, Namık Kemal’in Renan’a yönelttiği “seçici tarih okuması” eleştirisini tarih biliminin kendi diliyle doğrulamaktadır.
IX. Bilim–Din İlişkisi Üzerine: Sezgin ve İslâm Medeniyetinin İç Mantığı
Renan’ın bir diğer temel varsayımı, bilimin dinle zorunlu olarak çatıştığı yönündedir. Fuat Sezgin ise İslâm medeniyetinde bilimin, dinî dünya tasavvurunun dışında değil, onun içinde geliştiğini göstermiştir.
Sezgin’e göre:
• Medreseler ve rasathaneler çatışma alanları değil, bilgi üretim merkezleridir
• Bilim insanları, çalışmalarını dinî kimlikleriyle çelişki olarak görmemiştir
• Bilgi, ahlâk ve hikmet kavramları birlikte düşünülmüştür
Bu durum, Namık Kemal ve Abduh’un savunduğu “sorun din değil, tarihsel–siyasal koşullardır” tezini doğrudan desteklemektedir.
X. Renan’dan Sezgin’e: İdeolojik Söylemden Belgesel Tarihe
Bu noktada kritik bir ayrım ortaya çıkar:
• Renan’ın yaklaşımı:
Genelleme, normatif yargı ve medeniyet hiyerarşisi
• Sezgin’in yaklaşımı:
El yazmaları, aletler, metinler, haritalar, kataloglar
Bu nedenle Fuat Sezgin’in çalışmaları, Renan’ın İslâm ve bilim tezlerini yalnızca eleştirmekle kalmaz; onları bilim tarihi açısından hükümsüz hâle getirir.
Bu bağlamda Namık Kemal–Afganî–Abduh–İkbal çizgisi, artık yalnızca bir entelektüel direniş hattı değil; Fuat Sezgin’in çalışmaları sayesinde tarihsel olarak doğrulanmış bir bilim felsefesi pozisyonu hâline gelmiştir.
Sonuç
Namık Kemal’in Ernest Renan’la hesaplaşması, XIX. yüzyılda sezgisel ve eleştirel düzeyde kurulan bir itirazdı. XX. yüzyılda Fuat Sezgin’in çalışmaları ise bu itirazı belgeye, envantere ve tarihsel sürekliliğe dayalı olarak kesinleştirmiştir.
Dolayısıyla bugün artık şu yargıyı kurmak mümkündür:
Renan’ın İslâm ve bilim hakkındaki tezleri, Namık Kemal ve çağdaşları tarafından felsefî olarak, Fuat Sezgin tarafından ise tarihsel olarak çürütülmüştür.
Bu tespit, modern İslâm düşüncesinin savunma pozisyonundan çıkıp, bilgi üretiminin evrensel tarihine yeniden dahil olmasının teorik temelini oluşturur.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish