Bir yüz bir insan: Birol Ünel

Asabi, deli, yetenekli, şefkatli ve klişe tabirle duvara karşı gidendi. Doğum günü 18 Ağustos'ta hastaneye yatırıldığında kanserdi. Irkçılığa düşman, alkolle sorunlu, biraz Tchangalo biraz Shayn Weiss çokça Cahit Tomruk idi

Bir ömür boyu oyunculuk yaptı. 47'sinde ünlü oldu, 60'a gelmeden öldü. Birol Ünel, sinemanın en samimi anti-kahramanlarından biri oldu / Fotoğraf: Bunte.de, Sabine Gudath

 

Kendim başardım her şeyi. Önümde bir örnek yoktu. Oyuncu olmaya karar verdim. Okula gittim ve 3 bin 600 başvuru arasından seçildim.

Birol Ünel


Fatih Akın üzgün, Sibel Kekilli üzgün, Tony Gatlif, Neco Çelik üzgün.

Hayranları üzgün.

Cahit öldü.

Elinde 1894'ten beri fıçıya giren Jever birası, ağzında muhtemelen az buçuk acımtrak şerbetçiotu tadı...

Başı belada Cahit'in, başı zaten hiç kurtulmuyor ki beladan!

Hatta belli ki; belayı istiyor hayatında bile isteye. 

Duvara karşı gidiyor her seferinde.

Barda adam dövüyor.

Sinirlenince "*bne misin lan?!" diye bağırıyor bozuk Türkçesiyle.

Ailesinin baskısından kurtarmak için zoraki evlilik yaptığı Türk kızının ağabeyleriyle okeye oturmuşken, o beyaz ışık altındaki dar ve köhne masada kendisine "Çok güzel kızlar geldi, seni de keraneye götürelim mi enişte?" diye soran kayınçolarına "Neden eşlerinizle yapmıyorsunuz lan?" diye çıkışıyor, dayak yemek pahasına. 

Sahteleşmeye yüz tutmuş, "sözde" gelenekselliğin iki yüzlülüğüne inat...

Ağzı bir parça seksist, fikri komple insan.

Ama zor anlaşılanlarından...

Zaten derdi de değil.

Öyle bir hali, öyle bir duruşu var.

Onu izlerken, onun hakkında okurken aklıma rahmetli Reha Mağden'in mutluluk üzerine karalanmış cümleleri düşüveriyor, gediğine oturuyor her bir harf neredeyse:

Mutlu insanları sevmem, biliyor musunuz? 

Sanki işaret parmakları hep havada gibi gelir bana; 'Bak, dikkat et mutlu olmak var dercesine'... 

Biraz 'kırıtkan' gibi dururlar nedense ve kibirle kırıtkanlık ne kadar çelişkilidir!

Ben başına çorap örmüş insanları severim, başlarını belaya sokmuş insanları, evet!


Sahiden başı belada Cahit'in. 

Başı hiç kurtulmuyor beladan!

Sorunlu, alkol bağımlısı, sigara sevdalısı, uyuşturucu müptelası... 

Dahası intihara meyilli bir trafik canavarı!

Toslayıp duvara, son vermek istiyor hayatına.

Sonra sosyal devlet tutuyor Mersinli Cahit Tomruk'un elini, yatırıyor kliniğe bir güzelce. 

O, bu duruma ifrit olsa bile geçiyor mecburi Doktor Schiller'in karşısına.



"Umarım edebiyat yapmaz bana bu elin Almanı" diyor içinden, besbelli.

Bunu söylemese bile suratı konuşuyor, ustaca konuşturuyor çehresini.

Alman psikolog "Hayatınıza son verebilirsiniz ama bunu ölmeden de yapabilirsiniz" diye buyuruyor Cahit'e.

Değiştir diyor yani yaşamını, geride bırak tüm dertleri, sıkıntıları.

Eninde sonunda, elinden kaymaya hazırlanan bir hayata dair edebi tespitini ilk görüşte yapıyor hekim bey.

Boşları topluyor Cahit, "kültür ve konser merkezi"nde.
 

Birol Ünel 2.jpg
Birol Ünel, Duvara Karşı filminde Güven Kıraç ile birlikte / Fotoğraf: IMDB​​​​​​


Müdür filan değil anlayacağınız.

Kerhen evlendiği, ailesinin baskısından kurtulsun diye el verdiği genç kadının kağıt üstündeki kocası o. 

Aşık olması, sevmesi, yaşama sıkı sıkıya sarılabilmesi, formaliteyi gerçeğe dönüştürebilmesi için hayatının alt üst olması, reddedilmesi gerekiyor Cahit'in.

Güne birayla başlıyor, evini bok götürüyor, aynası bile yok yaşadığı küçücük dört duvarın içinde. 

Kendiyle o denli ilgisiz yani.

Toza bulanmış TV ekranının üstünü damatlığıyla silip ayna yapıyor Cahit. 

Suretine o kadarıyla bakmak kafi geliyor sanki. 

Türkleri sevmiyor, Almanları sevmiyor.

Daha doğrusu her iki ülkenin ırkçısını sevmiyor.

Sevmezken millet filan ayırt etmiyor Cahit.

Biraz kahverengi biraz beyaz St. Pauli'li Cahit...

Aslen Silifkeli.

Serde Azerilik de var Farslık da...

"Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir" diyenleri küçümseyen bir anti-kahraman Cahit.

Ya da Birol Ünel mi demeli?

Sahi ne fark eder ki?

2004 yapımı "Duvara Karşı" filmindeki asıl ayna, onun tam önünde duran kamera değil miydi?

Belki değildi, belki sadece birazıydı.

Sonuçta kendisi de bu yakıştırmayı ne toptan reddetmiş ne peşinen kabul etmişti.


Kendini kaybedip bulan adam

Filme hayatından bazı deneyimler kattığını doğruluyordu Birol Ünel.

Bir yandan da "Kendimi oynayamam çünkü kaybettim, kaybettiğim yerde her zaman kendimden bir parça buluyorum" diyordu.

Seneler sonra Türkiye'ye (evveli Susuz Yaz, 1963) ya da Almanya'ya (evveli Stammheim, 1986) Altın Ayı ödülünü getirmiş filmin baş rolündeydi Birol Ünel. 
 

Birol Ünel 3.jpg
Mehmet Kurtuluş, Sibel Kekilli, Fatih Akın, Birol Ünel, Meltem Cumbul, Güven Kıraç birlikte, Altın Ayı ödülünü kazandıktan hemen sonra / Fotoğraf: Ndr.de


Zaman hızlı geçiyor, bundan tam 16 sene öncesi...

Türk-Alman bir yönetmenin, Fatih Akın'ın duygularının eseri değildi sadece Cahit karakteri.

Biraz da Birol Ünel'in kendisiydi.

Film kurmaca olmasına kurmacaydı; ama Birol Ünel de Sibel Kekilli de filmde kendi hayatlarından vererek oynamışlardı.

Daha yapabileceği çok şey varken belki de "Yeter artık bu kadar!" dedi. 
 

Birol Ünel 4.jpg
Fotoğraf: Playtuşu​​​​​​


Alkol ve kanserden gitti.

Prodüksiyon aşamasındaki son filmi North Pole: 90'da bu kez Mussolini'ye hayat verecekti.

Yaşamla arasındaki sözleşme neydi orası meçhul ama ortadaki yalın gerçek konuşmayı pek sevmediğiydi.

Onu tanıyanlar, onunla vakit geçirenler böyle diyor.

İkinci nesil Almancı, yönünü kendi çizen çocuk

7 yaşında Mersin'den kalkıp geldiği Almanya'da Türkçesini çöpe attığından mı yoksa Almancayı iyi bilmediğinden mi pek konuşmuyordu Ünel?

Hayır, her ikisi de değil aslında.

Sadece öylesi bir insan olduğundan mütevellit suskun tabiatlıydı Birol Ünel.

Almanya'nın ikinci kuşak Türklerindendi, Punk'tı, bohemdi, kaotikti ve şüphesiz karizmatikti.
 

Birol Ünel 5.jpg
Ünel, 2006'da Tony Gatlif'in Transylvania filminde boy göstermişti / Fotoğraf: IMDB​​​​​​


Önyargılardan arınmış, duygular arasında geçişkenliği bol, sağı solu belli olmayan, magazincileri ırgalamayan, spot ışıklarının altında kırmızı halılarda poz kesen, bulvar gazetelerine nazır ve güneşin huzurunda kimseleri umursamaksızın kaldırımlara serili halde uyuyan, hayata aldırış etmeyen, sokak çocuğu olmakla övünen, para puldan anlamayan bir adamdı Birol Ünel.

Tırnaklarıyla kazıyarak geldiği yeri bilen, gittiği yolun farkında olan ama tüm bunları öyle çok da büyütmeyen biriydi.

18 Ağustos 1961'de Mersin Silifke'de geldi dünyaya.

7 yaşındayken acı vatana göç etti.

Annesi ile babası önceden gitmiş, o Mersin'deki 7 yılını anneannesiyle geçirmişti.

Babası kaynakçılık yapıyor, annesi peruk tasarlıyordu.

Bremen'in Brinkum ilçesinde büyüdü.

16 yaşında ailesinin yanından ayrıldı, kardeşim dediği Ingo ile çıktı yollara.

Parke döşemeciliği ve marangozluk yaptı oyunculuktan evvel.

Hannover'da okudu, Tiyatro ve Müzik Yüksek Okulu'nda.

Üç bin 600 (kimi röportajlarında bin 200 diyor, hangisine inanmak isterseniz) aday içinden seçilen dokuz kişiden biriydi.

Sihirbazlık eğitimi aldı.

1987'de "Yolcu" (Der Passagier) filmiyle başladı sinema kariyeri.

Tiyatroda ilk rolünü aldığında tarih 1992'ydi.

Fatih Akın'ın 2000'de açtığı Temmuz'da (Im Juli) filminin kapısından girdi içeri.

Rol icabı Kellner'di.

Hiçbir filminde jön olmadı, evreni kurtarmadı, hali vakti yerinde olmadı.

Sinema dünyasının peşin değil veresiye satan esnafı misali...
 

Birol Ünel 6.jpg
Fotoğraf: Ayrıksı Sanat, Facebook​​​​​​​


Sadece duvara değil ırkçılığa da karşı

Anti-faşistti.

GQ dergisinden Elif Türkölmez, kendisiyle söyleşmek için Kreuzberg'e gittiğinde buluştukları barın girişinde "Irkçı, cinsiyetçi, homofobik davranış sergileyen bardan atılır!" yazıyordu.

Çoğuna göre kendisini anlatmaktan haz duymayan biriydi Ünel.

Sanatın ulusu olmadığından dem vuruyordu.

İlla birşey söylenecekse "Çok rahat bir şekilde anti-faşistim" diyordu.

Hatta vukuatlıydı.
 

Birol Ünel 7.jpg
Fotoğraf altı: Planet Alex (2001) Fotoğraf: IMDB


Vakti zamanında bir Neo-Nazi'yi dövmüş, olay sınırdışı edilmesine kadar varınca yakın çevresi Alman makamlarını güç bela ikna etmişti ülkede kalabilmesi için.

Bir zamanlar Almanya'daki Türkleri aşağılamak için kullanılan "kanak" sözcüğünden esinlenip, biraz da Hollywood'a nazire yaparcasına ülkede yaşayan yeni nesil Türk sanatçılardan kurulu Kanakwood akımının kurucularındandı aynı zamanda.


Günün birinde Aşık Veysel, Neyzen Tevfik, Orhan Veli ya da Nazım Hikmet'i  oynamak istiyordu.

Alman vatandaşı değildi. 

Hiç başvurmamış, sadece oturma izni almıştı.

Askerliğini yapmadığı için uzun yıllar Türkiye'ye girememişti.

Duvara Karşı filminin çekimleri esnasında 10 bin lira ödeyip aradan çıkarmıştı tüfek omuza günlerini.

Ana vatanına giremediği yıllarla ilgili üzüldüğü tek şey, babasını kaybettiği zaman cenazesine katılmamasıydı Ünel'in:

Babamı aldık, uçağa koyduk. Herkes geçti kapıdan, bir ben havaalanında kaldım. Gidemiyorum. Yok. Yasak. Ne yasak? Babam ölmüş, onu gömmem lazım, ama yasak. O gün Berlin'de bir tek ben kalmışım gibi hissettim. Herkes o uçağa binip gitti, bir ben burada kaldım.


Almanya'da yaşayan yönetmen Neco Çelik, övgüyle bahsettiği Ünel için "Her zaman rolü gerçek hayata yaslamak isterdi" diyor:

Kendinize sürekli şunu sormalıydınız: Bir kişi olarak Birol Ünel nerede biter ve rolü nerede başlar? Neden kendinize tüm bu soruları sormak zorundasınız? Birol Ünel nerede başlar ve nerede biter? Ben onu olduğu gibi kabul ettim: Meraklı, dik kafalı, şefkatli, sadık ve yıkıcı. Bana göre Birol için casting gereksizdi. Onda gördüğüm konu neyse, onun özüyle birleşmiş bir ruh eşiydi.

1991'de Berlin Duvarı yıkıldıktan kısa süre sonra, bir kasım akşamı Mitte semtindeki barda tanıştıklarında "İşte Almanya'nın Errol Flynn'i" diye düşündüğü adam için hisleri böyleydi Neco Çelik'in. 


"Jim Morrison ölümü, ben hayatı sahneledim"

2006'da Altın Portakal Film Festivali için Türkiye'ye geldiğinde kaldığı otelin duvarlarına "Çok beyazdı" diye kırmızı şarap döken rahatsız bir adamdı Birol Ünel.

Kimilerine göre ise Jim Morrison ya da Kurt Cobain gibi özyıkımın simgesiydi.

New York Times gazetesi de hakkında böyle diyordu, özyıkımın yanına bir de şiirselliği koyuyordu.

Ünel ise Cobain gibilerine benzetilmekten hoşnut değildi.

"Kurt Cobain nihilistti, ben değilim. O ölümünü sahneledi; ama ben hayatımı sahneliyorum" diyordu.  

Ödüllerden de çok haz etmiyordu ama annesinin hoşuna gidiyordu. 
 

Birol Ünel 8.jpg
Ünel, Kekilli ve Akın / Fotoğraf: DPA


New York Times, o ödüllerin ardından "Çok bilinmese de dikkatle izlenmesi gereken beş oyuncudan biri" diye tanımlıyordu Ünel'i.

"Ünel'in gözleri bazen çok derin bir kederi anlatırken, bazen Chaplin'i akla getiren bir komedi yeteneği sergiliyor" yorumu ise Ünel'in yeni kıtada da neden izlenmesi gerektiğini şık bir tarifi gibiydi.

TV programcısı Yasemin Sarıoğlu, dünyada kitabı milyonlarca satan Melissa P.'nin kendisiyle sevişmek istediğini söylediğinde "Sağolsun ama benim karım var, olmaz. Hem ben öyle kazanova değilim" cevabını veriyordu.

Hakiki ilişkiler yaşadığını söylüyordu Ünel, sadece aşkı, ilişkiyi değil hayattaki her şeyi yoğun ve şiddetli yaşadığından bahsediyordu.

Çünkü başka türlüsünü bilmiyordu.

Çünkü tuttuğu yol duvara karşıydı.
 

Birol Ünel 9.jpg
Berlin, Kreuzberg'de bir kaldırım köşesi. Birol Ünel öylece yatıyor. Alman bulvar basını için bitişin nimetlik fotoğrafı / Fotoğraf: Welt


Biraz da Altyazı dergisinden Yeşim Tabak'ın dediği gibi "Gün boyu aktördü Birol Ünel. En büyük performansı da hayatıydı."  

Doğum gününde yatırıldı hastaneye.

Kanserdi.

3 Eylül günü ölüm haberini Maxim-Gorki Tiyatrosı yönetmenlerinden Shermin Langhoff duyurdu.

Aslında Zinoba'nın "Life is What You Make" şarkısının özeti gibiydi yaşadığı şu hayat.
 


Yani bir bakıma yaşamı yapamadıklarından değil yaptıklarından ibaretti. 

Ve tabi kaçamadıklarından...

Birol Ünel pek kaçmadı, daha çok çılgınlar gibi kovaladı hayatı.

Deli bir insan apaçık bir yüzdü kendisi.

Mutlulukla çok haşır neşir olmadan bile mutlu olabilenlerdendi...

Tekraren ve ilaveten yine Reha Mağden'in dediği gibi:

Otuz üç ya da başka yaşında başını belaya sokmuş insanların ortak paydası şudur: 

Biz göze aldık ve yakışıklıyız; siz semirin durun!

Kızlar bizi sevecek!

Çocuklarımız da...


59'unda gitti bu diyarlardan, İstanbul otogarından bir başına otobüsle Mersin'e gider gibi.
 


Yandı be karşıdaki dağdaki fener Birol abi!

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU