Rubio, Amerika'ya Atina'dan bir gelecek anlatıyor! Philadelphia'yı hatırlayan hafıza, Manisa'nın Alaşehir'ine gelince neden susuyor?

Cengizhan Çelik Independent Türkçe için yazdı

Marco Rubio, 7 Ekim 2026'da Atina'da, antik Atinalıların demokratik meclislerini topladığı Pniks Tepesi'nde konuşma yaparken / Fotoğraf: Mark Schiefelbein-Reuters

Manisa Alaşehir'de bir kilisenin 3 büyük taşıyıcı ayağı hâlâ ayakta. Aziz Yuhanna Kilisesi'nden kalanlar bunlar. Kilisenin bulunduğu şehrin eski adı Philadelphia. Bugün Manisa'nın bir ilçesi olan Alaşehir, o antik kentin üzerine kurulmuş.

Bir şehrin altında başka bir şehir. Bir ismin içinde başka bir zaman.

Bazen yaşadığımız ülkeyle aramızdaki mesafeyi anlamak için çok uzağa gitmek gerekmiyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 7 Ekim'de Atina'da, Akropolis'i arkasına alarak bir konuşma yaptı. Başlığı "Batı medeniyetinin savunusu"ydu.
 

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atina'da Akropolis önünde yaptığı konuşmada Batı medeniyetinin tarihsel köklerine vurgu yaptı / Fotoğraf: Reuters
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atina'da Akropolis önünde yaptığı konuşmada Batı medeniyetinin tarihsel köklerine vurgu yaptı / Fotoğraf: Reuters

 

Rubio, Antik Yunan'dan Roma'ya, Hristiyan Avrupa'dan Amerika'ya uzanan bir geçmiş anlattı. Demokrasiyi, felsefeyi, keşfetme arzusunu, cesareti bu geçmişin içine yerleştirdi. Ardından sözü bugüne getirdi. Batı yeniden güçlenmeli, sanayisini kurmalı, savunmasını büyütmeli, kendi büyüklüğünden utanmayı bırakmalıydı.

Bu konuşmada beni düşündüren, geçmişle bugün arasında kurulan ilişkinin rahatlığı. Binlerce yıllık insanlık birikimi, bir hükümetin siyasi tercihlerini açıklayan cümlelerin içine yerleşiveriyor. Antik dünyanın merakıyla bugünün silahları arasında kesintisiz bir bağ kuruluyor.

Ben o konuşmada, Washington'ın bugünkü tercihleri için tarihten destek arandığını görüyorum. Akropolis de bu arayışa ağırlığını veriyor. Arkada duran taşlar, önde söylenen sözlerin inandırıcılığını artırıyor.

Fakat o büyük medeniyet hikâyesini dinlerken Ege'nin bu kıyısı giderek uzaklaşıyor.

Üzerinde durduğumuz topraklar, anlatılan geçmişin içinde. Bizim hafızamızda ise çoğu zaman dışında.
 

ABD Anayasası'nın hazırlandığı Philadelphia kentindeki Independence Hall ve 18. yüzyıldan bir kesit / Resim: Ferdinand Richardt (1819–1895) / Wikimedia Commons
ABD Anayasası'nın hazırlandığı Philadelphia kentindeki Independence Hall ve 18'inci yüzyıldan bir kesit / Resim: Ferdinand Richardt (1819–1895) / Wikimedia Commons

 

Rubio, konuşmasının bir yerinde Amerikan Anayasası'nın doğduğu şehir Philadelphia'nın adının Yunanca olduğunu söylüyor.

Doğru. Kelime, "kardeş sevgisi" anlamına geliyor. Anayasa da 1787'de Philadelphia'da, bugün Independence Hall olarak bilinen binada hazırlandı.

Şimdi o ismi biraz geriye doğru takip edelim.
 

Antik çağda Lidya bölgesinin önemli merkezlerinden biri olan Philadelphia kenti ile günümüz Manisa Alaşehir'indeki kalıntılar / Kolaj: Independent Türkçe
Antik çağda Lidya bölgesinin önemli merkezlerinden biri olan Philadelphia kenti ile günümüz Manisa Alaşehir'indeki kalıntılar / Kolaj: Independent Türkçe

 

William Penn, kurduğu şehre adını verirken Küçük Asya'nın Lidya bölgesindeki Philadelphia'yı seçmişti. Vahiy Kitabı'nda da adı geçen o şehir, bugünkü Alaşehir. Evet, bildiğimiz Manisa Alaşehir!

Atlantik'in öte yakasında bir ülkenin kuruluşuyla özdeşleşen isim, bizi Manisa'ya getiriyor.

Yazının başındaki kilise kalıntılarının bulunduğu yere.

Rubio kelimenin dilini hatırlatıyor. Ben de o kelimenin taşıdığı coğrafyayı düşünüyorum:

Yunanca bir adın Anadolu'da yaşamış olması, burada bir şehre, insanlara, inançlara karşılık gelmesi neden zihnimizde bu kadar güç birleşiyor?

Sanki "Yunan" dediğimiz anda bugünkü Yunanistan'a geçmek zorundaymışız gibi. Sanki bir kelimenin dili, onun yaşadığı toprakları da beraberinde götürüyormuş gibi.
 

William Penn'in kurduğu şehre adını verirken Vahiy Kitabı'nda geçen ve Manisa Alaşehir'e dayanan Philadelphia ismini seçmesini tasvir eden tarihi tablo / Resim: Jean Leon Gerome Ferris (J. L. G. Ferris)
William Penn'in kurduğu şehre adını verirken Vahiy Kitabı'nda geçen ve Manisa Alaşehir'e dayanan Philadelphia ismini seçmesini tasvir eden tarihi tablo / Resim: Jean Leon Gerome Ferris (J. L. G. Ferris)

 

Oysa Alaşehir yerinde duruyor.

Bizim onunla kurduğumuz bağ eksik.

Bu eksikliği bizden önce fark etmiş insanlar vardı.

Halikarnas Balıkçısı olarak bildiğimiz Cevat Şakir Kabaağaçlı, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat…

Mavi Anadoluculuk diye anılan düşüncenin çevresinde buluşan bu isimler, Anadolu'nun geçmişini burada yaşayan insanların kültürel hafızasının bir parçası olarak ele alıyordu. Antik kentleri, mitolojileri, farklı dilleri ve inançlarıyla bu toprağın birikimine yeniden bakmayı öneriyorlardı.
 

Cevat Şakir Kabaağaçlı, Sabahattin Eyüboğlu ve Yaşar Kemal gibi isimlerin öncülük ettiği Mavi Anadoluculuk hareketi, Anadolu'nun köklü geçmişini bu toprakların ortak kültürel hafızası olarak ele aldı / Fotoğraf: Mavi Yolculuk Rehberi
Mavi Anadoluculuk hareketi, Anadolu'nun köklü geçmişini bu toprakların ortak kültürel hafızası olarak ele aldı / Fotoğraf: Mavi Yolculuk Rehberi

 

Eyüboğlu'nun cümlesi, aradan geçen zamana rağmen insanı durduruyor:

Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi.


Bu cümlede, bir yere ait olmanın karşılıklı hâli var. Biz buraya geldik, yaşadık, evler kurduk, isimler verdik. Toprak da bizi değiştirdi. Bizden önce burada yaşanmış hayatlar, farkında olduğumuz ya da olmadığımız yollarla hayatımıza karıştı.

Bir memlekette yaşamak, onun geçmişinin hangi bölümünü kendimize yakın bulduğumuza karar vermekten daha fazlasını gerektiriyor.

Bir kilisenin duvarına bakarken, orada bizden başka türlü inanmış insanların hayatını görebilmek mesela. Anlamadığımız bir dilde yazılmış kitabın, bugün bildiğimiz bir şehirde doğduğunu öğrenmek. Geçmişle ilişki kurmak için o geçmişi kendimize benzetme ihtiyacı duymamak.

Mavi Anadoluculuğun bugün bana söylediği şey bu.

Rubio, Batı felsefesini anlatırken Platon ve Aristoteles'i anıyor; Batı'yı tanımlayacak temel özelliklerin ilk tam ifadesini Atina'ya yerleştiriyor.

Atina'ya gelmeden önce biraz Milet'te duralım.
 

Antik dönemdeki görkemli yapısıyla Milet kenti ve Aydın'ın Didim ilçesinde yer alan bugünkü kalıntıları / Kolaj: Independent Türkçe
Antik dönemdeki görkemli yapısıyla Milet kenti ve Aydın'ın Didim ilçesinde yer alan bugünkü kalıntıları / Kolaj: Independent Türkçe

 

Thales, Anaksimandros, Anaksimenes. Antik Yunan düşüncesinin ilk büyük sorularını soran isimler arasında bu 3 Miletli var. Doğada olup biteni, doğanın kendi içindeki nedenlerle açıklamaya çalışıyorlardı. Evrenin nasıl oluştuğunu, değişmenin nasıl gerçekleştiğini, gördüğümüz çeşitliliğin arkasında ne bulunduğunu araştırıyorlardı. Platon ve Aristoteles'in geliştireceği düşüncenin önemli soruları, bu araştırma geleneğinde şekillenmişti.

Milet, bugün Aydın'ın Didim ilçesinde. Bir felsefe kitabında okurken zihnimizde uzak bir yere yerleştirdiğimiz şehir, kendi ülkemizin haritasında duruyor.

Efes'te Herakleitos, değişim ve düzen üzerine düşünüyordu. Biraz kuzeyde, Klazomenai'de doğmuş Anaksagoras ise daha sonra Atina'ya yerleşecekti. Stanford Felsefe Ansiklopedisi onu Atina'da yaşamış bilinen ilk filozof olarak tanımlıyor. Klazomenai dediğimiz yer, bugün Urla'da.

Urla'dan Atina'ya giden bir insan.

Bazen uzun bir medeniyet tartışmasını, bir insanın hayatındaki bu hareket kadar açık anlatan başka bir şey bulunmuyor. Düşünce bir şehirde doğuyor, başka bir şehirde yeni sorularla karşılaşıyor. İnsanlar öğreniyor, itiraz ediyor, değiştiriyor. Sonra yüzyıllar geçiyor ve bir kürsüden bakıldığında bütün bu yollar tek bir başlangıç noktasına dönüşüyor.

Antik Yunan dünyası, Anadolu kıyılarını, Ege adalarını ve Akdeniz'in farklı bölgelerini kapsıyordu. Bugünün sınırlarıyla o dünyayı okumaya kalktığımızda, insanların arasından geçen yolları kesiyoruz.

Thales'in Antik Yunan düşünce geleneğindeki yerini kabul etmekle Milet'in Anadolu'da olduğunu bilmek arasında bir çatışma yok. Bu 2 bilgiyi aynı anda taşıyabilecek kadar geniş olmalı geçmişe bakışımız.

Elbette haritayı genişletirken Anadolu'da da duramayız.

Yunan alfabesi Fenike alfabesinden gelişti. Arkaik Yunan sanatında Yakındoğu'nun ve Mısır'ın etkileri vardı. Ticaret, deniz yolları ve ustalar arasındaki temaslar, teknikleri ve imgeleri bir yerden başka bir yere taşıyordu. Yunan sanatçıları bu birikimi kendi anlatıları içinde dönüştürüyordu.

Bu ilişkilerin içinde öğrenme var. Başkasında gördüğünü alıp başka bir şeye dönüştürme var. Birbirini etkileyen insanlar, şehirler, hayatlar var.

Mavi Anadoluculuğun romantizmine kapılıp her şeyi bu kez Anadolu'da başlatırsak, yine tarihin bir bölümünü dışarıda bırakırız. Ben bu düşüncenin bize kazandırabileceği dikkati önemsiyorum: Yaşadığımız coğrafyanın insanlığa ne kattığını öğrenirken, başkalarından ne aldığını da görebilmek.

Bir kültürün değeri, kimseye borcu olmamasından gelmiyor.

Herodot'u da düşünelim.

Halikarnassoslu. Bugünkü Bodrum'dan. Eserinin başında kendisini memleketiyle tanıtıyor; insanların yaptıklarının zaman içinde unutulmasını önlemek istediğini anlatıyor. Yunanların da başka halkların da yaptıklarını kayda geçirmek istiyor.

İnsanların unutulmasına karşı yazan bir adamın memleketinde yaşıyoruz.

Bodrum'u konuşurken denize, yazlığa, kalabalığa sıra geliyor. Herodot'a ne kadar yer açıyoruz? Bir şehrin bugününü bu kadar yakından bilmek, geçmişiyle aramızdaki uzaklığı bazen daha görünür kılıyor.

İznik de öyle. Hristiyanlığın inanç esaslarının şekillenmesinde belirleyici olan konsil, 325'te burada toplandı. Orada kabul edilen inanç bildirgesi, 381'de Konstantinopolis'te tamamlanan ve Hristiyanlığın temel metinlerinden biri hâline gelen bildirgenin temelini oluşturdu.

Dünyanın kendisini anlamlandırmak için dönüp baktığı yerler, bizim gündelik hayatımızın içinde duruyor. Onları bazen bir yol tabelasında görüyoruz. Bazen bir gezi sırasında fotoğraflıyoruz. Sonra hayat devam ediyor.

Taşlarla karşılaşmış oluyoruz. Hikâyeyle kurduğumuz ilişki yarım kalıyor.

Bütün bunları bir Amerikalı bakana cevap yetiştirmek için hatırlamak da bana hüzünlü geliyor.

Milet'i yalnızca Atina övüldüğünde hatırlıyorsak, orayla kurduğumuz bağ ne kadar güçlü olabilir?

Alaşehir'i bir tartışmada işimize yaradığı için öğrenip sonra unutacaksak, o bilgi hayatımızda neyi değiştirmiş olur?
 

Vahiy Kitabı’nda adı geçen ve antik Philadelphia kentinin üzerine kurulan Manisa Alaşehir’deki Aziz Yuhanna Kilisesi’nden günümüze ulaşan taşıyıcı ayaklar / Fotoğraf: Sharon Hahn Darlin
Vahiy Kitabı’nda adı geçen ve antik Philadelphia kentinin üzerine kurulan Manisa Alaşehir’deki Aziz Yuhanna Kilisesi’nden günümüze ulaşan taşıyıcı ayaklar / Fotoğraf: Sharon Hahn Darlin 

 

Kendi geçmişimizle ilişkimizin takvimini başkalarının konuşmaları belirlememeli.

Bir çocuğun yaşadığı şehrin eski adını merak etmesi, o adın peşinden başka bir ülkeye kadar gidebilmesi ne güzel olurdu. Bir antik kente gittiğimizde yalnızca yapıların ne zaman inşa edildiğini öğrenmesek; orada insanların neyi merak ettiğine, hangi sorularla uğraştığına da biraz zaman ayırsak.

Bunları kendimizi daha büyük hissetmek için yapmaya ihtiyacımız yok. Yaşadığımız yeri biraz daha iyi tanımak yeterli bir sebep.

O zaman Rubio'nun konuşmasını da başka türlü dinleriz. Söylediklerinin içindeki doğruları teslim eder, eksik bırakılan ilişkileri görürüz. İtirazımızın sesi kadar bilgisi de olur.

Benim aklım yine Alaşehir'deki o 3 ayağa gidiyor.

Yüzyılların ardından hâlâ oradalar. Bir şehrin değişen adlarına, değişen insanlarına rağmen ayakta kalmışlar. Onları bugünün hayatına bağlayacak bilgiyi taşımak ise bize düşüyor.

Kendi tarihimizi, kendi toprağımızı o kadar az biliyoruz ki dünya yanı başımıza gelip bize alternatif bir tarih anlattığında, kendi hikâyemizi uzaktan izliyoruz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU