Karar alamayan devlet, çözülemeyen sorunlar: Sokak hayvanlarından kadın cinayetlerine Türkiye'de hukukun uygulama krizi (6)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

Türkiye'de hukuk tartışmaları yalnızca yasalar ve kurumlar üzerinden değil, vatandaşın günlük hayatta karşılaştığı sorunlara verilen yanıtlar üzerinden de şekilleniyor / Fotoğraf: istanbul.adalet.gov.tr

Hukuk tartışmaları çoğu zaman anayasa, mahkemeler, yüksek yargı organları veya temel haklar gibi büyük başlıklar üzerinden yürütülmektedir. Oysa sıradan vatandaşın hukukla karşılaşması çoğu zaman çok daha gündelik meseleler üzerinden gerçekleşir. Bir çocuğun güvenli biçimde okula gidip gidememesi, bir kadının şiddetten korunup korunamaması, bir vatandaşın yaşadığı mahallenin güvenli olup olmaması, çevresindeki doğal alanların korunup korunmaması veya yerel yönetimlerin hizmet üretip üretememesi hukuk devletinin günlük hayattaki görünümünü oluşturmaktadır.

Bu nedenle bir hukuk sisteminin başarısı yalnızca anayasal ilkelerle ölçülemez. Asıl ölçüt, hukukun günlük hayatı ne kadar düzenleyebildiği ve vatandaşın karşılaştığı somut sorunlara ne kadar çözüm üretebildiğidir. Tam da bu noktada Türkiye'nin karşı karşıya olduğu önemli bir problem ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de birçok konuda hukuki düzenleme bulunmasına rağmen, bu düzenlemelerin uygulanması veya sorunları çözmesi konusunda ciddi zorluklar yaşanmaktadır. Sorun çoğu zaman yasa eksikliği değildir. Sorun, karar alma ve uygulama kapasitesinin zayıflamasıdır.

Bu durum ilk bakışta paradoks gibi görünmektedir. Çünkü Türkiye güçlü bir devlet geleneğine sahip bir ülkedir. Merkezi bürokrasi gelişmiştir. Kamu kurumları yaygındır. Hukuki düzenleme üretme kapasitesi yüksektir. Buna rağmen birçok toplumsal mesele uzun yıllar boyunca çözümsüz kalabilmektedir. Bunun nedeni yalnızca teknik eksikliklerle açıklanamaz. Daha derinde, karar alma süreçlerinin işleyişiyle ilgili yapısal bir mesele bulunmaktadır.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Modern siyaset bilimi literatüründe zaman zaman "vetokrasi" olarak adlandırılan bir olgudan söz edilir. Bu kavram, bir sistemde karar almayı engelleyen çok sayıda veto mekanizmasının oluşmasını ifade eder. Herkes belirli kararları engelleyebilir fakat hiç kimse çözüm üretme sorumluluğunu tam olarak üstlenmez. Sonuçta toplum bir konuda genel bir uzlaşmaya sahip olsa bile, somut çözümler üretilemez.

Türkiye'nin birçok güncel meselesi bu perspektiften incelendiğinde daha anlaşılır hâle gelmektedir. Örneğin sokak hayvanları meselesi yalnızca hayvan sevgisi veya hayvan hakları tartışması değildir. Aynı zamanda devletin karar alma kapasitesiyle ilgili bir meseledir. Bugün dünyanın gelişmiş şehirlerinin büyük bölümünde başıboş hayvan sürülerine rastlanmamaktadır. Bunun nedeni o toplumların hayvanları sevmemesi değildir. Tam tersine hayvan refahını koruyan kurumsal mekanizmalar geliştirilmiştir. Barınak sistemleri, kayıt uygulamaları, sahiplendirme politikaları ve veteriner hizmetleri birlikte çalışmaktadır.

Türkiye'de ise uzun yıllar boyunca farklı yaklaşımlar arasında net bir tercih yapılamamıştır. Bir tarafta hayvan hakları savunucuları bulunmaktadır. Diğer tarafta güvenlik kaygıları taşıyan vatandaşlar bulunmaktadır. Yerel yönetimler maliyetlerden şikâyet etmektedir. Merkezi yönetim siyasi sonuçları hesaplamaktadır. Medya konuyu duygusal ve ideolojik eksenlere taşımaktadır. Sonuç olarak ortada herkesin gördüğü bir sorun bulunmasına rağmen, sorunu çözecek bütüncül bir politika geliştirilememektedir.

Burada dikkat çekici olan husus şudur: Tartışma artık teknik olmaktan çıkmıştır. Çünkü teknik çözümler bilinmektedir. Dünyadaki uygulamalar ortadadır. Asıl mesele hangi çözümün tercih edileceği ve bu tercihin siyasi maliyetinin kim tarafından üstlenileceğidir. Böylece hukuki ve idari karar alma süreçleri tıkanmaktadır.

Benzer bir durum kadın cinayetleri konusunda da görülebilmektedir. Türkiye'de kadınların hukuki statüsü konusunda normatif düzeyde önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Medeni hukuk açısından kadın ve erkek eşittir. Ceza hukuku kadınlara yönelik şiddeti suç olarak tanımlamaktadır. Koruma tedbirleri ve çeşitli yasal mekanizmalar mevcuttur. Buna rağmen kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet toplumsal bir problem olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu durum bazı çevreler tarafından yalnızca hukuk eksikliği olarak açıklanmaktadır. Oysa mesele bundan daha karmaşıktır. Çünkü burada hukuk ile kültür arasındaki ilişki devreye girmektedir. Bazı erkekler hâlâ kadınları eşit bireyler olarak değil, kendi denetim alanlarının bir parçası olarak görmektedir. Boşanmayı, ayrılığı veya reddedilmeyi kişisel bir tercih değil, otorite kaybı olarak algılayabilmektedir. Bu zihniyet değişmediği sürece yalnızca yeni yasalar çıkarmak sorunu tamamen çözmemektedir.

Ancak bu durum hukukun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine hukuk burada toplumsal dönüşümün araçlarından biri hâline gelmektedir. Hukuk yalnızca mevcut değerleri yansıtan bir mekanizma değildir; aynı zamanda yeni normlar üreten bir kurumdur. Sorun, hukukun bu dönüştürücü işlevinin kararlı ve tutarlı biçimde uygulanamamasıdır.

Aynı durum çevre politikalarında da görülebilmektedir. Türkiye'de çevrenin korunmasına ilişkin çok sayıda yasal düzenleme bulunmaktadır. Buna rağmen ormanların, kıyıların, tarım alanlarının ve doğal yaşam alanlarının korunması konusunda sürekli tartışmalar yaşanmaktadır. Çünkü ekonomik büyüme, istihdam, enerji ihtiyacı ve çevresel koruma arasında denge kurmak kolay değildir. Karar vericiler kısa vadeli ekonomik kazançlarla uzun vadeli çevresel maliyetler arasında tercih yapmak zorunda kalmaktadır. Bu tercihler ertelendikçe sorunlar da büyümektedir.

Aslında bütün bu örneklerde ortak bir yapı bulunmaktadır. Hukuki düzenleme ile siyasal karar arasında bir boşluk oluşmaktadır. Yasa vardır ancak uygulanması tartışmalıdır. Yetki vardır ancak kullanılmamaktadır. Sorun bilinmektedir ancak çözüm sürekli ertelenmektedir. Böylece hukuk zamanla toplumun gözünde sorun çözen değil, sorunları yöneten bir mekanizma olarak algılanmaya başlamaktadır.

Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Güçlü devlet ile karar alabilen devlet aynı şey değildir. Bir devletin çok sayıda kuruma sahip olması, çok sayıda yasa çıkarması veya geniş yetkilere sahip olması onun karar alma kapasitesinin yüksek olduğu anlamına gelmez. Karar alma kapasitesi, farklı çıkarları dengeleyebilme ve gerektiğinde tercih yapabilme becerisidir.

Modern hukuk devletlerinin başarısı da büyük ölçüde burada ortaya çıkmaktadır. Başarılı sistemler yalnızca hakları tanımlamaz; aynı zamanda çatışan haklar arasında makul dengeler kurabilirler. Hayvan refahı ile insan güvenliği, ifade özgürlüğü ile kamu düzeni, ekonomik kalkınma ile çevresel koruma veya bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasında sürekli tercihler yapılmaktadır. Hukukun görevi bu tercihleri tamamen ortadan kaldırmak değil, onları adil ve öngörülebilir kurallar içerisinde yönetmektir.

Türkiye'nin yaşadığı temel zorluklardan biri ise birçok meselenin teknik olmaktan çıkıp kimliksel ve ideolojik hâle gelmesidir. Bir sorun ortaya çıktığında çözümün içeriğinden çok, çözümü kimin önerdiği tartışılmaya başlanmaktadır. Böylece hukuki ve idari meseleler hızla siyasal kutuplaşmanın parçası hâline gelmektedir. Bu durum da rasyonel karar alma süreçlerini zorlaştırmaktadır.

Oysa hukuk devletinin temel işlevlerinden biri tam da budur: Sorunları ideolojik kamplaşmanın dışına çıkararak kurumsal süreçler içerisinde çözebilmek. Vatandaşın beklentisi de budur. İnsanlar her konuda mükemmel sonuçlar beklemezler. Ancak sorunların sürekli ertelenmemesini ve devletin çözüm üretme kapasitesine sahip olduğunu görmek isterler.

Bu nedenle Türkiye'nin önündeki mesele yalnızca daha fazla yasa çıkarmak değildir. Belki daha önemli olan, mevcut hukuk sisteminin karar alma kapasitesini artırmaktır. Çünkü birçok alanda normatif çerçeve zaten bulunmaktadır. Eksik olan şey, bu çerçeveyi etkili ve tutarlı biçimde uygulayacak kurumsal irade ve toplumsal uzlaşmadır.

Sonuç olarak Türkiye'nin hukuk tartışmaları yalnızca özgürlük ve güvenlik ekseninde yürümemektedir. Aynı zamanda devletin sorun çözme kapasitesi etrafında da şekillenmektedir. Vatandaşın gündelik hayatında karşılaştığı sorunlar, hukuk devletinin gerçek performansını göstermektedir. Eğer hukuk günlük hayattaki meseleleri çözemez hâle gelirse, en gelişmiş anayasal metinler bile toplumsal güven üretmekte zorlanacaktır.

 

Devam edecek…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU