Güvenin yıkılışı: AHBAP operasyonu ve çöken kurtarıcı miti

AHBAP soruşturması üzerinden Türkiye'nin "kurtarıcı" figürlere duyduğu güveni ve sivil toplumun geleceğini değerlendiren Gelişim Psikologu Ceren Yalın, Independent Türkçe’ye karizma üzerine kurulan güven ilişkilerinin neden kırılganlaştığını anlattı

AHBAP ve kurucusu Haluk Levent hakkında başlatılan soruşturma, Türkiye'de sivil topluma duyulan güveni ve karizmatik liderlik olgusunu yeniden tartışmaya açtı / Fotoğraf: Haluk Levent X Hesabı

Türkiye, son günlerde sivil toplum alanını kökünden sarsan devasa bir operasyon ve ardından gelen tutuklama haberiyle çalkalanıyor.

Yıllardır doğal afetlerde, toplumsal kriz anlarında, her kesimden insanın yardımına koşan ve kamuoyunun neredeyse ilk sığınağı hâline gelen AHBAP Derneği ve kurucusu Haluk Levent'e yönelik başlatılan soruşturmada, Levent'in tutuklanarak cezaevine gönderilmesi kamuoyunda derin bir şok etkisi yarattı.

Soruşturma tüm yönleriyle sürerken, dile getirilen meblağlar, ilişkiler ağı ve birçok dikkat çekici detay kamuoyunu şaşkınlık içerisinde bırakmaya devam ediyor.

Süreç, sadece adli bir dosya olmanın ötesine geçerek Türkiye'deki toplumsal güven mimarisinin, "kurtarıcı" arayışının ve sivil toplumun geleceğinin sorgulandığı büyük bir kırılmaya dönüştü.

Peki, nasıl oldu da milyonlarca yurttaşın vicdanını emanet ettiği, yer yer devlet mekanizmalarının dahi yetersiz kaldığı anlarda insanların sığındığı "son liman" böylesine yerle bir oluverdi?

Toplumlar neden şeffaf, denetlenebilir kurumsal yapılar inşa etmek yerine tekil ve karizmatik figürlere sığınmayı tercih ediyor?

Bu çöküş, gelecekteki olası felaketlerde toplumsal dayanışma ruhunu tamamen yok mu edecek?

Kendisi de birçok sivil toplum proje ve programı yürüten deneyimli gelişim psikologu Ceren Yalın ile bu yakıcı soruların peşine düşüyoruz.

Yalın, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi'nin (STGM) yayımladığı "2024 Türkiye'de Sivil Toplum Algısı Raporu" verilerini ve gelişimsel psikoloji perspektifini birleştirerek, Türkiye'nin içinden geçtiği bu sarsıcı döneme ilişkin ufuk açıcı analizlerde bulunuyor.
 

Gelişim Psikologu Ceren Yalın, Independent Türkçe için Dilan Karacan'ın Türkiye'nin "Süper Kahraman" arayışı ve sivil toplumun geleceğine ilişkin sorularını yanıtladı
Gelişim Psikologu Ceren Yalın, Independent Türkçe için Dilan Karacan'ın Türkiye'nin "Süper Kahraman" arayışı ve sivil toplumun geleceğine ilişkin sorularını yanıtladı

 

1. Kâğıt üstündeki kurallar mı, kanlı canlı liderler mi?

Türkiye neden şeffaf kurumlara değil, tanıdık yüzlere sığınıyor?

Türkiye'de kitlesel güvenin neden soyut kurumsal yapılar yerine tekil ve karizmatik isimlere aktarıldığını açıklayan Ceren Yalın, meselenin köklü kültürel, psikolojik ve tarihsel alışkanlıklarımıza dayandığına dikkat çekiyor.

Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın aile ve değişim üzerine geliştirdiği "ilişkisel-toplulukçu" kültür yapısının Türkiye'de hâlâ belirleyici olduğunu vurgulayan Yalın, süreci şöyle özetliyor:

Türkiye'de güven; soyut kural, şeffaf prosedür ve denetim mekanizmalarına sahip kurumsal yapılara değil; yüzü görünen, duygusal bağ kurulabilen, tanıdık ve kişiselleştirilmiş figürlere aktarılır. Bunun bir de somatik, bedensel boyutu var: Güven, soyut ve 'yüzsüz' bir prosedürle değil; sesini duyduğumuz, yüzünü gördüğümüz, kendimizle 'birlikte düzenlenebilen' bir bedenle daha kolay kurulur. Karizmatik figür bu yüzden gerçek güvenilirliğinden bağımsız olarak kişiye daha 'güvenli' hissettirir.


Bu tablonun yüzyıllardır süregelen paternalist ("baba devlet") yapı ve edilgen yurttaşlık alışkanlıklarıyla beslendiğini ifade eden Yalın, bireyin kendisini ortak hayatın kurucu öznesi olarak değil, sorunun çözümünü yukarıdan bekleyen pasif bir alıcı olarak konumlandırdığını söylüyor.

STGM'nin "2024 Türkiye'de Sivil Toplum Algısı Raporu" da bu sosyolojik tespiti istatistiksel olarak doğruluyor:

•  Doğrudan temas yokluğu: Katılımcıların yüzde 77,2'sinin sivil toplum örgütleriyle hiçbir doğrudan teması bulunmuyor.
•  Devlet beklentisi: Katılımcıların yüzde 48,8'i, "devletin tüm ihtiyaçları karşılamakla yükümlü olduğunu" düşünüyor.
•  İlk akla gelen yapılar: Toplumda sivil toplum denince akla gelen ilk yapı yüzde 40 ile Kızılay olurken, onu yüzde 19 ile AHBAP izliyor.

Kurumların iç işleyişini ve şeffaflık ilkelerini bizzat deneyimlemeyen geniş kitleler, soyut bir organizasyon yapısı yerine ekranlarda ve sahada son derece görünür olan karizmatik liderin şahsi beyanına, samimiyetine ve şefkatli kimliğine tutunmayı seçiyor.
 

Uzmanlara göre kimlikler üzerinden kurulan güven, kurumsal ilkelere dayalı güvene kıyasla çok daha kırılgan olabiliyor (Al Generated)
Uzmanlara göre kimlikler üzerinden kurulan güven, kurumsal ilkelere dayalı güvene kıyasla çok daha kırılgan olabiliyor (Al Generated)

 

2. Kimlik sembolleri üzerinden kurulan güven neden kırılganlaşır?

Türkiye'de sivil toplum alanının, hâlihazırda kutuplaşmış siyasal iklimin hem sahnesi hem de öznesi durumunda olduğunu hatırlatan Yalın, sağ ve sol siyasi yönelime sahip yurttaşların sivil toplumdan beklentilerinin belirgin biçimde ayrıştığına işaret ediyor.

STGM raporuna göre; sağ eğilimli katılımcılar sivil toplumu daha çok "yardım ve hayırseverlik" (yüzde 30,5) olarak tanımlarken, sol eğilimli katılımcılar bunu "hak ve özgürlük" (yüzde 13,2) zeminiyle ilişkilendiriyor.

Sosyal kimlik kuramı çerçevesinden konuyu değerlendiren Yalın, bir figürün siyasi veya kültürel kimliği görünür hâle geldiğinde ona duyulan güvenin artık yalnızca yaptığı işle sınırlı kalmadığını dile getiriyor:

O figüre bağış yapmak ya da güvenmek, aynı zamanda kendi aidiyetimizi teyit eden sembolik bir jest hâline gelir. Toplulukçu-ilişkisel benlik yapısında benlik sınırları bireyci kültürlere göre daha geçirgen olduğu için, 'bizim' olarak kodlanan bir figürün başarısı da başarısızlığı da kişisel bir yaşantıya dönüşür. Haluk Levent özelinde kesin bir nedensellik kurmak gelişim psikologu kimliğimin sınırlarını aşar; ancak genel örüntü şudur: Bir yapı, kurumsal ilkeler yerine kimlik sembolleri üzerinden tanınırlık kazandığında güven de son derece kırılganlaşır. Çünkü sarsılan şey sadece bir kurum değil, kitlelerin o kimliğe yatırdığı aidiyet duygusudur.


3. "Eş-dost-AHBAP" mantığı ve bastırılan alarm mekanizmaları

Sivil toplumun kitlesel bir dayanışma mekanizmasından "karizma yönetimine" evrilmesinin getirdiği tehlikelere değinen Yalın, sivil toplumun; bireylerin kendi rızalarıyla bir araya gelerek ortak hayatın kurucu öznesi oldukları, ilkelere, şeffaflığa ve hesap verebilirliğe dayanan bağımsız bir alan olması gerektiğini vurguluyor:

Kurumlar kişisel karizmaya ve enformel 'eş-dost-akraba-AHBAP' ilişkilenmelerine indirgendiğinde, sivil toplumun özü boşalır. Bizim toplumsal yapımızda kurumsallaşmanın önündeki en büyük engellerden biri, ilişkilerin denetlenebilir mekanizmalar yerine 'bizim çocuklar' mantığıyla yürütülmesidir. Karizma üzerine kurulu yapılarda denetim mekanizmaları, 'güvene dayalı sadakat' gerekçesiyle işlemez hâle gelir. Bedensel bir benzetmeyle söylersek, sistemin kendi alarm mekanizması sadakat ve aidiyet duygusu tarafından bastırılır; asıl tehlike işareti geldiğinde bile topluluk bunu fark edemez hâle gelir.


Sivil toplumun asıl meşruiyet kaynağının şeffaflık ve hesap verebilirlik olduğunu kaydeden Yalın, karizmatik liderlere teslim edilmiş yapılarda şeffaflık talebinin kişisel bir saldırı gibi algılandığını, oysa demokratik bir toplumda şeffaflığın kurumu ve dayanışmayı koruyan en temel güvence olduğunu belirtiyor.
 

Ahbap Derneği, 6 Şubat depremlerinin ardından yürüttüğü yardım faaliyetleriyle milyonlarca kişinin desteğini almıştı. Devam eden soruşturma, yardım kuruluşlarında denetim ve şeffaflık tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı / Fotoğraf: AA
Büyük afetlerde toplum, kendi yapamadığını sahadaki gönüllüler ve yardım kuruluşları üzerinden gerçekleştirme eğilimi gösterebiliyor / Fotoğraf: AA

 

4. Sorumluluğu kahramana devretmek: Vicarious living (vekâleten yaşam)

6 Şubat depremleri gibi büyük felaketlerde bireylerin yoğun bir çaresizlik, yetersizlik ve "hayatta kalma suçluluğu" yaşadığına değinen Yalın, kamusal mekanizmaların yetersiz kaldığı algısı oluştuğunda bireysel kaygının tavan yaptığını ifade ediyor.

Haluk Levent gibi sahada bizzat koşturan figürlerin bu noktada psikolojik bir "sığınak" işlevi gördüğünü belirten Yalın, mekanizmayı şöyle detaylandırıyor:

Kişi, kendi bedeniyle yapamadığı yardımı o figür üzerinden vekâleten (vicarious living) gerçekleştirir: 'Ben oraya gidemedim ama o benim adıma orada' diyerek çaresizliğini bastırır, vicdani yükünü hafifletir. Ancak bu refleksin kökenlerini anlamak için çocukluğa dönmek gerekir. Bir toplumun kriz anında sorumluluk alan aktif yurttaşlar olmak yerine 'iş bir kahramana havale edilsin' kolaycılığına kaçması, çocuk yetiştirme pratiklerimizle doğrudan ilgilidir.


Kağıtçıbaşı'nın "Çocuğun Değeri" araştırmalarına atıfta bulunan Yalın; ailelerin çocuktan beklentilerinin (itaat mi, girişim mi; sonuç mu, süreç mi) çocuktaki psikolojik kapasiteleri belirlediğini söylüyor.

Ailede fiilen modellenen davranış eksikliğine ve sınav merkezli eğitim sistemine dikkat çeken uzman, STGM verileriyle durumu somutlaştırıyor:

•  Katılımcıların yüzde 90'ının ailesinde sivil toplum örgütüne üye ya da gönüllü olan kimse yok.
•  Sivil toplumla ilişkisi olanların yüzde 46,5'i yalnızca SMS ile bağış yapmayı tercih ediyor.
•  Yüzde 34,8'i ise katılımını sosyal medyada paylaşım yapmakla sınırlandırıyor.

Emeğini ortak hayata doğrudan katamayan birey, finansal katkısını karizmatik bir kurtarıcıya devrederek pasif bir vicdani rahatlama satın alıyor.

Bedensel düzeyde ise kendi harekete geçme tepkisini bir başkasına ödünç vererek düzenliyor.
 

Sürekli yaşanan güven krizlerinin, bireylerde umutsuzluk ve toplumsal geri çekilme duygusunu güçlendirebileceği belirtiliyor / Fotoğraf: AP
Sürekli yaşanan güven krizlerinin, bireylerde umutsuzluk ve toplumsal geri çekilme duygusunu güçlendirebileceği belirtiliyor / Fotoğraf: AP

 

5. Sığınak yıkıldığında: Toplumsal donma ve sinizm riski

AHBAP operasyonu sürecinde gerçekten bir suç işlenmişse bunun ortaya çıkarılmasının ve hesabının sorulmasının demokratik toplum ilkesi gereği zorunlu olduğunu belirten Yalın, asıl tehlikeli boyuta ilişkin şu uyarılarda bulunuyor:

Asıl risk, bu süreçten çıkarılacak dersin 'hiç kimseye ve hiçbir şeye güvenilmez' önermesine indirgenmesidir. Böyle bir sonuca varırsak kaybettiğimiz tek şey bir dernek olmaz; yurttaşların ortak hayata katılma cesareti, dayanışma kapasitesi ve kolektif eylemselliği bu güvensizlikle birlikte erir. Psikolojik olarak sürekli hayal kırıklığına uğrayan bir toplumsal bünye, savunma mekanizması olarak toplumsal sinizme ya da öğrenilmiş çaresizliğe çekilir. Somatik bir dille söylersek bu bir 'donma' (freeze) tepkisidir.


Yalın'a göre bu donma tepkisinin kolayca tetiklenmesi rastlantı değil; zira zaten "eyleme geçme" kasını geliştirememiş bir toplumsal yapının elinde, tehdit karşısında kalan en olası seçenek donmaktır.

"Zaten herkes yolsuz", "kimse bir şey değiştiremez" algısı kökleştiğinde bireyler kendi kabuklarına çekilmekte, güvenin yok olduğu bir vasatta ne adalet talep edilebilmekte ne de kriz anında ortak hareket edilebilmektedir.
 

Yardım kültürü yalnızca kurumlarla değil, gönüllülerin ve bireylerin dayanışma iradesiyle güçleniyor / Fotoğraf: AA
Araştırmalar, büyük afetlerin ardından gönüllülük ve dayanışmaya yönelik toplumsal ilginin belirgin biçimde arttığını ortaya koyuyor / Fotoğraf: AA

 

6. Dayanışma ruhu ölüyor mu? Eğitim ve sivil toplum ilişkisi

Türkiye toplumunun tarihsel hafızasında köklü bir imece, ahilik ve vakıf kültürü bulunduğunu hatırlatan Yalın, acıda bir araya gelme refleksimizin canlılığını koruduğunu ifade ediyor.

STGM raporunda, Kahramanmaraş depremleri sonrasında katılımcıların yüzde 44,1'inin sivil toplum örgütlerine daha olumlu bakmaya başladığı, yüzde 43,4'ünün ise STÖ'lerin önemini daha iyi anladığı verisi yer alıyor.

Ancak temel sorunun, dayanışmayı bilmemize rağmen hak temelli ve kurumsal örgütlenmeyi geliştirememiş olmamızda yattığını belirten Yalın, eğitim düzeyi ile sivil toplum katılımı arasındaki doğrusal ilişkiye dikkat çekiyor:

•  Ön lisans ve üstü eğitimlilerde STÖ üyeliği/gönüllülüğü oranı: yüzde 19,4
•  Ön lisans altı eğitim düzeyinde bu oran: yüzde 4,6

Yalın, konuyu şu sözlerle bağlıyor:

Sürdürülebilir, hak temelli ve kurumsal bir sivil toplum kültürü inşa edemediğimiz sürece, her kriz sonrası yaşanan kitlesel coşku ve dayanışma dalgası yerini yeniden derin bir hayal kırıklığına bırakmaya devam edecektir. Toplum yardım elini yine uzatacak, ama bu yardım refleksif ve anlık kalacaktır.
 

Uzmanlara göre demokratik toplumlarda şeffaflık talebi ile sivil toplum alanının daraltılması arasındaki ayrımın korunması kritik önem taşıyor / Görsel: Independnet Türkçe (AI Generated)
Uzmanlara göre demokratik toplumlarda şeffaflık talebi ile sivil toplum alanının daraltılması arasındaki ayrımın korunması kritik önem taşıyor / Görsel: Independnet Türkçe (AI Generated)

 

7. Şeffaflık talebi ile baskı arasındaki ince çizgi

Merkeziyetçi yönetim eğilimlerinde bu tür krizlerin iki yönlü potansiyel taşıdığını söyleyen Yalın, sürecin bir yandan bağımsız yardım kanallarını denetleme gerekçesi yapılırken, diğer yandan tüm sivil toplum üzerindeki idari baskıyı meşrulaştırma zeminine dönüştürülebileceğine işaret ediyor:

Ayrım şudur: Şeffaflık ve denetim talebi başka şeydir, sivil toplumun tamamını itibarsızlaştırıp alanını daraltmak başka şeydir. İlki demokrasiyi güçlendirirken ikincisi toplumsal ortak hayatı felç eder. Gelişimsel açıdan bakarsak olgun bir yurttaşlık, 'olgun benlik' gelişimiyle mümkündür: Ne tam itaat ne de sürekli karşı çıkma hâlidir; ikisi arasında esneyebilen, duruma göre devleti denetleyen, duruma göre iş birliği yapan ama hiçbir zaman tek bir kişinin gölgesine sığınmayan bir konumdur. Türkiye'nin ihtiyacı şahsi karizmalardan bağımsız, şeffaf ve hesap verebilir bir sivil toplum kültürüdür. Bu kültür ise sadece yasalarla değil, çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizle inşa edilir.
 

Süreç, sadece adli bir dosya olmanın ötesine geçerek Türkiye'deki toplumsal güven mimarisinin, 'kurtarıcı' arayışının ve sivil toplumun geleceğinin sorgulandığı büyük bir kırılmaya dönüştü / Fotoğraf: AA
Süreç, sadece adli bir dosya olmanın ötesine geçerek Türkiye'deki toplumsal güven mimarisinin, 'kurtarıcı' arayışının ve sivil toplumun geleceğinin sorgulandığı büyük bir kırılmaya dönüştü / Fotoğraf: AA

 

 

İçerikte yer alan veri ve oranlar, STGM Türkiye'de Sivil Toplum Algısı Raporu çalışmasından alınmıştır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU