Tülay Hatimoğulları’ndan Çerçeve Yasa Çağrısı: Temmuz’da çıkaralım, 1 Ekim’de demokratikleşmeyi başlatalım

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, kamuoyunun beklediği çerçeve yasanın temmuz ayında çıkarılması çağrısında bulundu. Hatimoğulları, ekim ayında ise demokratikleşme adımlarını içeren düzenlemelerin hayata geçirilmesini istedi

Fotoğraf: AA

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, kamuoyunun uzun süredir beklediği çerçeve yasanın temmuz ayı içinde çıkarılması çağrısında bulundu. Yüzyıllık bir meselenin tek bir yasayla çözülemeyeceğini ancak ilk adımın doğru atılması gerektiğini belirten Hatimoğulları, Meclis'in 1 Ekim'de yeniden açılmasıyla birlikte demokratikleşmeyi güçlendirecek yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesini istedi. Hatimoğulları, DEM Parti'nin öncelikli gördüğü dört başlığı ise kapsayıcı bir kök yasa hazırlanması, kayyım uygulamalarının sona ermesi, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması ve Abdullah Öcalan'ın iletişim ile çalışma koşullarının demokratik çözümün ihtiyaçlarına uygun şekilde düzenlenmesi olarak sıraladı. Konuşmasında sürecin önemine vurgu yapan Hatimoğulları, "Yüzyıllık bir meseleyi tek bir yasayla çözemeyeceğimizin hepimiz farkındayız. Ama ilk düğmeyi doğru iliklemek zorundayız. Çünkü yanlış iliklenen ilk düğme, geri kalan her düğmeyi yanlış hâle getirir. Bu yaz mevsimini heba etmeyelim. Temmuz'da çerçeve yasayı çıkaralım. 1 Ekim'de Meclis açıldığında bu kök yasayı güçlendirecek, demokratik özgürlüklerin önünü açacak düzenlemeleri bir bir hayata geçirelim" ifadesini kullandı.


NATO Zirvesi ve dış politika eleştirisi

Dünya genelinde doğayı ve insanı merkezine alan evrensel bir hukukun gerekli olduğunu savunan Hatimoğulları, Ankara Zirvesi'nin barıştan değil silahtan yana cevap verdiğini ifade etti. Gazze'deki insani soykırıma karşı ateşkes ve uluslararası hukuk için güçlü bir irade ortaya konmadığını belirten Hatimoğulları, iktidarın Filistin gündemini NATO görüşmelerinde dile getirmediğini söyledi. Türkiye'nin savunma sanayisi, asker sayısı, enerji koridorları ve göç yönetimi bakımından kritik bir ülke olarak konumlandırıldığını aktaran DEM Parti Eş Genel Başkanı, Türk ordusunun AB'nin askerî savunma gücü olması tartışmalarına dikkat çekti. Türkiye'nin adım adım önceliği olmayan savaş ve çatışmaların tarafı hâline getirildiğini söyleyen Hatimoğulları, bunu bir başarı gibi sunmanın doğru olmadığını dile getirerek, "NATO 3.0 denilen yeni dönem, öncekiler gibi sefalet, açlık ve ölümden başka bir şey getirmedi, getirmeyecek. Bizler bir kez daha NATO'ya hayır, barışa evet diyoruz. Ölüme hayır, yaşama evet. Silaha hayır, refaha evet diyoruz. Ve yirmi birinci yüzyılda başka bir dünya mümkün. Bu dünyayı biz kurabiliriz. Başka bir dünya demokratik sosyalizmdir ve biz bunu pekâlâ kurabiliriz, kuracağız, kuracağız, kuracağız" değerlendirmesinde bulundu.

Toplumsal baskılar ve tutuklamalar

NATO Zirvesi sürecinde Ankara'da yaşanan baskıların kenti sınıfta bıraktığını savunan Hatimoğulları, fiilî sokağa çıkma yasağı uygulandığını, protesto hakkını kullanan insanların gözaltına alındığını ve milletvekillerine polis şiddeti uygulandığını belirtti. Basın üzerinde de ağır baskılar kurulduğunu dile getiren Hatimoğulları, Türkiyeli gazetecilerin zirveyi izlemekte zorlandığını, TRT'nin ise yabancı gazetecilerin Türkiye'deki baskılara dair soruları esnasında yayını kestiğini kaydetti. İktidarın baskı ve polis müdahaleleriyle güçlü bir imaj çizmeye çalıştığını savunan Hatimoğulları, komedyen Deniz Göktaş'ın gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Göktaş'ın tutuklanmasıyla mizahın ve düşünmenin hapse atıldığını belirten Hatimoğulları, 1980 askerî cunta döneminde Devekuşu Kabare tarafından sergilenen "Yasaklar" oyununu örnek göstererek, günümüzde o dönemden daha beter bir baskı ortamı yaşandığını ifade etti. Kuyu tipi hapishanedeki insanlık dışı muameleyi protesto etmek için 266 gün açlık grevi yapan ve hayatını kaybeden Gürkan Türkoğlu'nu anan Hatimoğulları; Ferhat Tunç ve Pınar Aydınlar gibi sanatçıların yargılanıp cezalandırıldığını dile getirdi. Muhalif belediyelere dönük operasyonlara da değinen Hatimoğulları, gözaltına alınan Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner ve hapishanedeki tüm seçilmişlerin derhal serbest bırakılması gerektiğini söyledi.

Akademisyenlerin işten çıkarılmasına tepki

Grup toplantısına katılan ve işten çıkarılan akademisyenleri selamlayan Hatimoğulları, İstanbul'daki vakıf üniversitelerinde 150'nin üzerinde akademisyenin keyfî şekilde işine son verildiğini aktardı. Toplantıda hazır bulunan Prof. Dr. Feryal Saygılıgil ve Dr. Nur Tuğçe Biga nezdinde tüm akademisyenlerin yanında olduklarını vurgulayan DEM Parti Eş Genel Başkanı, üniversitelerin ticarileştirildiğini ve kâr odaklı, güvencesiz bir çalışma modelinin dayatıldığını söyledi. KHK'lilerin açlık ve işsizlikle terbiye edilmeye çalışıldığını ancak kimsenin onurunu çiğnetmediğini belirten Hatimoğulları, işten çıkarılan vakıf üniversitesi hocalarının mücadelesini sonuna kadar destekleyeceklerini ifade etti.


"Çerçeve yasa artık çıkmalı"

Hatimoğulları’nın Meclis grubunda yaptığı konuşmada öne çıkanlar şöyle:

Güvenlik tartışmalarının böylesine silaha kilitlendiği bir haftada Türkiye, kendi yakın tarihinin en ağır yüzleşme günlerini art arda yaşadı. Dün Zilan Katliamı'nın 96. yılıydı. Bugün 14 Temmuz; Amed Zindanı Direnişi'nin yıl dönümü. Geçen hafta ise PKK'nin silahları yaktığı 11 Temmuz'un 1. yılını geride bıraktık. Bu tarihler birbirlerinden bağımsız değil. Hepsi aynı meseleye işaret ediyor. İnkâr ile demokrasiyi, çatışmayla barış arasındaki yüzyıllık mücadeleyi anlatıyor. Zilan Deresi'nde binlerce Kürt; kadın, çocuk, yaşlı demeden katledildi. Yalnızca canlar alınmadı. Bir halkın hafızası yok edilmek istendi. Aradan 96 yıl geçti ama hâlâ gerçekler açığa çıkarılmadı. Bir yüzleşme sağlanmadı. Adalet yerini zaten hiç bulmadı. Yıllar sonra aynı inkârcı anlayış Diyarbakır Cezaevi'nde işkenceyle sürdü. Ama orada tarihe kazınan yalnızca zulüm olmadı. Kemal Pirlerin, Hayri Durmuşların, Akif Yılmazların, Ali Çiçeklerin öncülüğünde yükselen 14 Temmuz Direnişi, insan onurunun en ağır baskı altında bile teslim alınamayacağını gösterdi. Ben buradan Zilan'da yitirdiklerimizi, 14 Temmuz'da direnerek hayatını kaybeden bütün devrimcileri ve yurtseverleri saygıyla, minnetle anıyorum. Değerli Türkiye yurttaşları, 11 Temmuz'da Süleymaniye'de silahlar yakıldı. Ve Türkiye'de kalıcı barışı konuşmak için gerçekten tarihî bir fırsat doğdu. O ateş, siyasetin, diyaloğun, demokratik çözüm iradesinin önünü aydınlattı. Tarih bazen bir kareye sığar. İşte o karelerden birine biz Süleymaniye'de, geçtiğimiz sene 11 Temmuz'da tanıklık ettik. Ve şimdi sıra bu süreci hukuka, Meclis iradesine, kalıcı barışın güvencesi olacak yasal zemine dönüştürmekte. Defalarca söyledik; barış tek başına silahların susması değildir. Hukuku kurdukça barış gerçekten barış olur. 22 Ekim girişiminde ve 27 Şubat'taki tarihî çağrıdan bu yana söylenen temel söz hiç değişmedi: Hukuk. Kalıcı bir çözümün zemini hukuk olmalı ve teminatı da yasa olmalı.

Bu yüzden kamuoyunun büyük bir merakla beklediği çerçeve yasa artık çıkmalı. Yüzyıllık bir meseleyi tek bir yasayla çözemeyeceğimizin hepimiz farkındayız. Ama ilk düğmeyi doğru iliklemek zorundayız. Çünkü yanlış iliklenen ilk düğme, geri kalan her düğmeyi yanlış hâle getirir. Bu yaz mevsimini heba etmeyelim. Temmuz'da çerçeve yasayı çıkaralım. 1 Ekim'de Meclis açıldığında bu kök yasayı güçlendirecek, demokratik özgürlüklerin önünü açacak düzenlemeleri bir bir hayata geçirelim. Farklı düşündüğümüz noktalar olabilir. Bunları müzakereyle ve ortak akılla pekâlâ çözebiliriz. İşte tam burada siyaset kurumunun tamamına, ülkemizin yüklemiş olduğu görev ve sorumluluklar gereği herkese çok büyük ve acil görevler düşüyor. Kimse kendi sorumluluğundan kaçmamalı, kimse izleyici pozisyonunda olmamalı.

DEM Parti olarak dört temel başlığın artık ertelenemeyeceğini düşünüyoruz. Bu başlıklarımız sırasıyla şöyle:

Birincisi, kapsayıcı bir kök yasa. Barışın hukuku, tarafların iradesini ve muhataplığını tanıyan bir zeminde kurulmalıdır. "O gelir, bu gelmez" tartışması olmamalı. Kategoriler olmamalı. Barışın kapısından herkes tereddüt etmeden rahatlıkla geçebilmeli. İkincisi, Meclis Komisyonu'nun raporlarında da yer aldığı gibi kayyım anlayışı son bulmalı. AİHM ve AYM kararları uygulanmalı ve seçilmiş irade tam anlamıyla güvence altına alınmalı. Üçüncüsü, demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalı. Adliye koridorlarıyla, cezaevleriyle değil, siyasetle konuşan bir Türkiye'ye dönüşülmeli. İnsanın varlığı ve barış içindeki ortak yaşam gerçekten son derece önemli görülmeli ve bunu merkezimize alarak çalışmaları yürütmeliyiz. Dördüncüsü, Sayın Abdullah Öcalan'ın iletişim ve çalışma koşullarının demokratik çözümün ihtiyaçlarına uygun, özgür bir biçimde düzenlenmesi.

"Barış hiçbir partinin mülkü değildir"

Biliyoruz, yaklaşık 50 yıldır devam eden savaş ve çatışmalar sürecinde herkesin yüreğinde derin bir yara var. Şimdi bu yaraları derinleştirme değil, iyileştirme zamanı. Sayın Öcalan, Türkiye çözümünden ve bu yaraları iyileştirmekten yanadır. Ortak yaşamdan yanadır ve özgür çalışabilirse bu yaraları sarma konusunda çok önemli bir rol üstlenecektir. Toplumla rahatça konuşabilen, düşüncelerini özgürce paylaşabilen, çözüm perspektifini anlatabilen bir Öcalan, Kürt halkının ve tüm Türkiye'nin önünü açar. Bu sürecin muhataplarına sesleniyorum. Hiçbir çözüm sürecinde yüzde 100 bir mutabakat olmaz. Olmasını da bekleyemeyiz zaten. Ama hepimizin üzerinde birleşmesi gereken bir tek ilke var. Sorunlar konuşularak, diyalogla, müzakereyle ve buna uygun olarak atılacak somut adımlarla ve pratikle çözülür. Ekranlarda, kürsülerde, siyasetin kendi dilinde hâlâ ötekileştirici, hâlâ kışkırtıcı bir üslup var. Hakir gören, çözümsüzlüğü dayatan bir dil var. Bu, barış üretmez. Bu, mevcudu sürdürür sadece. Bizse barışı üretecek bir dille konuşmak zorundayız. Bu dili herkes böyle kurmak durumunda. Bakın, ülkenin 86 milyon yurttaşı kimliğiyle, diliyle, inancıyla, kültürüyle eşit ve onurlu bir yaşam hakkına sahip olmalı. Kürtlerin kimlikleriyle yaşama ve örgütlenme hakları vardır.

Ve buradan iktidara sesleniyoruz. PKK'nın aldığı tarihî kararların sonuçlarını hayata geçirecek bir hukuk için elinizi çabuk tutun. Barışın gerektirdiği siyasi cesareti gösterin, yasayı daraltmayın, daha fazla ertelemeyin ve bu özel düzenlemeyi bir oldu bittiye getirmeyin. Buradan yine muhalefete sesleniyoruz. Barış hiçbir partinin mülkü değildir. Demokrasiye inanan herkesin ama herkesin ortak sorumluluğudur. Bu mesele başka bir bahara ertelendikçe Kürt meselesi büyümüyor; Türkiye'nin demokrasi sorunu derinleşiyor, büyüyor ve demokrasi açığı daha da artıyor. Sivil topluma, emekçilere, emeklilere, kadınlara, gençlere, gazetecilere, aydınlara, yazarlara, sanatçılara ve inanç topluluklarına seslenmek istiyorum. Barış sadece Kürtlerin meselesi değildir. Türkiye halklarının, Orta Doğu'nun savaştan yorulmuş olan bu coğrafyasının tamamının ortak sorunudur. Bu konuda bizler sadece izleyen, "Hele bekleyelim bakalım ne olacak." diyen pozisyondan çıkmalıyız. Barışı hep birlikte daha güçlü sahiplenmeliyiz. Barışı daha güçlü sahiplenmeliyiz ki bu iktidar ve devlet daha çok adım atsın.

11 Temmuz'da silahlar yakıldı. O ateşten geriye sadece kül kalmasın. O ateşten hukuk doğsun, kardeşlik doğsun, barış doğsun, ortak yaşam doğsun. Kürt halkı, Türk halkı, Araplar, Ezidiler, Ermeniler, Hristiyanlar, Sünniler, Aleviler, Müslümanlar; ez cümle burada sayamadığım bütün farklı halklar ve inançlar olarak 86 milyon yurttaşımızın kendini özgürce, gururla ve büyük bir mutlulukla bu ülkede yaşayabileceği bir atmosferi hep beraber oluşturalım. Bunun koşulları hazır. Bu koşulların ilerletilmesi, bunun için de adım atılması lazım. Gelin, bu aşamada sürecin hukuki zemine kavuşmasının gecikmesine son verelim. Bakın, bu süreçte yaşanabilecek gecikmelerden kaynaklanan tıkanıklıklar karşısında, "Bu yasayı başka bahara da bırakırsak bir şey olmaz." diyen anlayış ve iktidar, ortaya çıkabilecek siyasi sorumluluğu halka anlatmak zorundadır. İktidar, atamadığı her adımın gerekçesini topluma açıklamakla yükümlüdür. DEM Parti olarak dün olduğu gibi bugün de barışın toplumsallaşması için daha fazla çalışacağız. Büyük bir sabırla, kararlılıkla ve dirayetle, barış etrafında kenetlenerek bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Çünkü biz barışa yürekten inanıyoruz. Çünkü biz, Türkiye'de Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesinin koşullarının fazlasıyla olgunlaştığının farkındayız. Bunun mevcut devlet ve iktidar anlayışı tarafından da böyle görülmesi gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Daha çok kan akmasın. Daha fazla anneler ağlamasın. Daha fazla bu topraklara kan karışmasın. Orta Doğu coğrafyası, sahip olduğu petrol zenginliklerinden çok daha fazla insan kanına tanıklık etti. Artık yeter. Artık yeter. Barışı tesis etmek için ortada bir engel yok. Artık sözden ve niyetten çıkıp pratik adımlar atılmalı. Meclis bu dönemde kapanmadan mutlaka ve mutlaka, bir saat dahi beklemeksizin, üzerinde mutabık kalınacak bir çerçeve yasa Parlamento'ya gelmeli.

Independent Türkçe

DAHA FAZLA HABER OKU