Tuncer Bakırhan: Bir partinin kapısı kırıldığında, aslında siyasetin kapısı kırılır

Demokratik meşruiyet vurgusu yapan Bakırhan, CHP içindeki aktörleri kullandıkları dil konusunda uyararak, siyasi rekabetin etiketleme ve suçlamalar üzerinden yürütülmemesi gerektiğini belirtti

Ekran alıntısı: Youtube

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada hem derinleşen ekonomik krize hem de CHP’ye yönelik yargı kararları ve siyasi tartışmalara değindi. CHP içindeki gerilimlere ilişkin uzlaşma çağrısı yapan Bakırhan, siyasi partilere yönelik müdahalelerin tüm demokratik alanı tehdit ettiğini söyledi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada CHP içindeki gerilimlere dair uzlaşma önerisinde bulundu. Bakırhan şöyle konuştu:

"İktidarın tüm programları birer birer çöküyor"

Haziran ayının ilk haftası, Dünya Açlıkla Mücadele Haftası’dır. Bu kapitalist modernite toplumu doyuramadı, açlığı gideremedi. Açlık, insanlığın en büyük ayıbıdır. Türkiye’de de milyonlarca insanımız açlıkla mücadele ediyor. Türkiye’de açlık sadece bir haftanın konusu değil; 365 gün süren bir yaşam mücadelesinin adıdır.

Geçtiğimiz hafta Kurban Bayramı’na tarihin en derin yoksulluğunun gölgesinde girdik. Kimileri evine bir kilo tatlı alamadı. Kimileri bayram vesilesiyle çocuklarına, torunlarına bir harçlık bile uzatamadı. Dünya tarihinin en zor ekonomik krizinin tam ortasındayız. İktidarın tüm planları, projeleri, programları birer birer çöküyor. Her defasında pembe tablo çiziyorlar ancak maalesef bugüne kadar gerçekleşmedi. Açlıkla Mücadele Haftası’nda bir kez daha gördük ki toplum, iktidarın insafına bırakılamaz. Her birimiz yalnızca kendi soframızda kaynayanla değil, kapı komşumuzun sofrasıyla da sorumluyuz. Bu vesileyle tüm halkımıza dayanışma çağrısı yapıyoruz. Bereket paylaştıkça çoğalır; paylaşmak, bu toprakların kadim gerçeğidir.

"Butlan kararıyla siyasi partilerin güvencesi kalmamıştır"

Türkiye, tarihinin en uzun ekonomik krizini yaşarken bir yandan da en sert siyasi krizlerinden birini yaşıyor. Ana muhalefet partisi CHP’ye karşı istinaf mahkemesinin verdiği mutlak butlan kararı ve genel merkezin kolluk şiddetiyle basılması, bu krizin en çıplak yüzü oldu. Butlan kararı, salt hukuki bir meselenin çok ötesindedir. Bu karar, demokratik siyaseti dışarıdan zorla şekillendirme girişimidir. Kimse bize başka hikaye anlatmasın. Siyaseti yargı kararnamesiyle şekillendirmek, demokrasiyi prosedürün arkasına saklayarak etkisizleştirmektir. Öte yandan kimse, “Bu bir yargı kararıdır” diyerek 86 milyona cambaza bak oyunu oynamasın. Türkiye’de bu rejimin en yakın tanığı da sanığı da şahidi de biziz. Hiçbir zaman cambaza bakmadık, bundan böyle de bakmayacağız. İstisnanın kural hâline geldiği bir düzende tek pusula demokratik meşruiyettir. Sandığın iradesini yargı kararnamesiyle iptal eden, hukukun maskesini kullanır. Çok net söylüyoruz: Bizler açısından Türkiye siyasetinin anahtar kavramı demokratik meşruiyettir. Bu sebeple şunu açıkça ilan ediyoruz: İstinaf mahkemesinin verdiği bu karar, yalnızca bir siyasi partiyi değil; tüm siyaset ve sivil toplum alanını, örgütlenme hakkını, demokratik yaşamı derinden tehdit etmektedir.

Bu kararla siyasi partilerin ve sivil toplumun tek bir güvencesi kalmamıştır. Yargıtay derhal toplanarak bu garabete son vermeli; Türkiye’de demokratik ve sivil yaşamın önünü açmalıdır. Hukuksuzluk adrese teslim ile başlar ama hiçbir zaman yerinde kalmaz. Bugün bir partinin kapısını kıran anlayış, yarın bütün siyasetin kapısına dayanır. Bugün CHP’ye giden kolluk, yarın AKP’ye gider. Öbür gün MHP’ye, DEVA’ya, Gelecek Partisi’ne gider. Bize zaten hep geldi. O halde bugünün faili, yarının mağduru olmak istemiyorsa rota demokrasi, pusula siyaset, teminat hukuk olmak zorundadır. Fakat şunu da açıkça söylemek zorundayız: Siyasi rekabet, başkalarının sözlüğüyle yapılmaz. İftiralar, damgalamalar, etiketler, ahlaki mahkûmiyet hükümleri; bunlar operasyonun siyasi tarafını perdelemenin en kestirme yoludur.

Özellikle vurguluyoruz: Türkiye’nin siyasi tarihinde bazı etiketler, başka hiçbir suçlamayla kıyaslanamayacak bir yıkım gücü taşır. Hangi niyetle söylenirse söylensin, bu tür ithamlar siyasi operasyonlara kapı aralar. Bu yüzden CHP içindeki her aktörü, söylediği her sözün sonuçlarını düşünmeye davet ediyoruz. Onun için samimiyetle uyarıyoruz: Bugün rakibine yapıştırdığın etiket, yarın senin yakanı tutacak elin provasıdır. Siyaset, bugünün öfkesiyle değil, yarının yüzleşmesiyle yapılır. Unutmayalım ki bir partinin kapısı kırıldığında, aslında siyasetin kapısı kırılır ve toplumun siyaset kurumuna dair umut ve güveni aşınır. Tarafların buna uygun hareket etmelerini bekliyoruz. CHP’nin bu fırtınadan bütünlüklü çıkarak gemiyi limana yanaştırmasını temenni ediyoruz.

Kimseyi tahkir etmeden, üçüncü sınıf polemiklere paye vermeden söyleyelim: Bugün yaşananlar ne bir tesadüftür ne de yalnızca tek bir partinin meselesidir. Cumhuriyet, yönetimi hanedandan alıp halka verme iddiasıyla büyük bir tarihsel kapı açtı. Ancak o kapıdan toplumun bütün renkleri, bütün dilleri, bütün inançları ve bütün kimlikleri eşit biçimde geçirilemedi. Cumhuriyetin tarihi bize şunu gösterdi: Bu ülke, her kritik eşikte demokrasiyi büyütmek yerine çoğu zaman siyaseti daraltan yolları tercih etti.

1925’te demokrasi yerine Takrir-i Sükûn tercih edildi. 1960’ta sandığın krizine çözüm olarak darbe görüldü. 1980’de toplumsal taleplere cevap olarak tanklar, işkencehaneler ve yasaklar devreye sokuldu. 1990’larda Kürt meselesinde çözüm arayışları yerine inkâr, güvenlik siyaseti ve şiddet tercih edildi. 28 Şubat’ta toplumun inancı, yaşam tarzı ve kamusal varlığı devlet sopasıyla hizaya sokulmak istendi. 2007’de 367 kararıyla siyaset yine yargı eliyle daraltıldı.

"Türkiye'nin kök sorunu Cumhuriyet'in demokrasiyle tamamlanmamış olmasıdır"

2016'dan sonra ise darbe girişimine karşı daha fazla demokrasi denilmesi gerekirken, OHAL rejimi kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürüldü. 4 Kasım 2016'da bu ülkenin demokratik temsil iradesi hedef alındı; arkadaşlarımız cezaevine konularak siyaset halktan, Meclis'ten ve sandıktan koparılmak istendi. 19 Mart'ta ise aynı çizgi ana muhalefete ve İstanbul'un seçilmiş iradesine yöneldi. 2015'ten 2025'e uzanan süreçte bütün bu tarihsel miras, yeni bir rejim dizaynıyla daha da derinleşti. Siyasal alan daraldı, toplumsal gerilimler büyüdü. Bütün bu tarihsel akış bize aynı hakikati söylüyor: Bu ülkede demokrasi ertelendikçe kriz büyüdü. Hukuk askıya alındıkça toplum yaralandı. Siyaset daraltıldıkça vesayet güçlendi. Baskı tercih edildikçe sorunlar kökleşti. Türkiye'nin kök sorunu Cumhuriyet değildir; Cumhuriyetin demokrasiyle tamamlanmamış olmasıdır. Barış ve Demokratik Toplum süreci, Cumhuriyeti demokrasiyle buluşturma paradigmasıdır. Kök nedenlere çözüm ürettiğimizde, bu ülkede siyasi krizler çağını kapatabiliriz. Yeni bir çağ ancak Demokratik Cumhuriyeti inşa ederek başlayabilir. Bizim DEM Parti olarak mücadelemiz ve sözümüz, Cumhuriyeti toplumla, hukukla, eşit yurttaşlıkla ve demokrasiyle buluşturmaktır. Artık bu ülkenin kaderi korkuyla değil cesaretle, inkarla değil hakikatle, vesayetle değil halkların ortak demokrasisiyle yazılmalıdır. Dünyada ve Orta Doğu'da büyük altüst oluşlar yaşanırken, içerideki bu gerilimler geleceğe dair umutları zayıflatıyor; toplumsal barışı sekteye uğratıyor. CHP'ye yönelik yargı müdahalesi, barış sürecine dair kaygıları artırdı; toplumdaki güvensizliği daha da derinleştirdi.

"Anadolu çözümü"

Çünkü barış sürecinin hedefi, eşitliğin ve adaletin en yüce değer olduğu demokratik bir Türkiye'yi inşa etmektir. Bu temelde şu uyarıyı yapıyoruz: Barış sürecinde atılması gereken adımları gölgeleyecek her türlü iç gerilim, yarar değil zarar getirir. Bakın, bugün Orta Doğu en karanlık günlerinden çıkış yolu arıyor. Halkların ve inançların tanındığı, ekonomik ortaklıkların çoğaldığı, sınırların saygı gördüğü ama yaşamı engellemediği; güvenlik, demokrasi ve kalkınmayı birlikte kuran bir akıl, Orta Doğu'nun geleceğine yön verecektir. Sykes-Picot düzeninin geçersizleştiği bu dönemde, tarihsel Türk-Kürt ilişkilerini eşitlik temelinde güncellemek hem bir zorunluluk hem de tarihin sunduğu bir fırsattır. Bu güncellemeyi yapabilirsek, Orta Doğu'da adaletin ve demokrasinin kurucu aktörü olabiliriz. Helsinki, Soğuk Savaş'ın ortasında güvenliği ve insan onurunu aynı masaya oturtarak bir kıtanın kilidini açmıştı. Orta Doğu'nun da böyle bir eşiğe ihtiyacı var. Güvenliği halkların tanınmasından, sınırları yaşamın özgürlüğünden ayırmayan bir akla ihtiyaç var. O eşiğin adı Ankara olabilir. Bölgenin güvenlik, siyasi ve ekonomik mimarisi Ankara'da ortak zemine kavuşabilir. İç barışını sağlamış güçlü bir Türkiye; Tahran’a, Bağdat’a, Şam’a, Beyrut’a kadar tüm bölgeye demokratik bir vizyon sunabilir. Bu vizyonun can damarı Barış ve Demokratik Toplum Süreci’dir. Bu nedenle ne bölgesel konjonktürü ne de iç gerilimleri barış sürecini bekleme odasına almanın gerekçesi yapalım. Aksine, bu gelişmeleri aşmanın yolu barış sürecini menzile ulaştırmaktır. Çözümü Trump’ın hesaplarında ya da Londra’nın pozisyonunda değil, bu toprakların kadim tarihinde bulabiliriz. Bu tarih Anadolu’nun tarihidir; bu çözüm Anadolu Çözümü’dür. Anadolu Çözümü dediğimiz şey, Türk’ün güvenliğini Kürt’ün inkarında görmemektir. Kürt’ün hukukunu Türk’ün kaygısında boğmamaktır. Ortak ve eşit bir gelecek kurmaktır. Bu toprakların kadim eşitlik, adalet ve toplumsal barış felsefesini demokratik Türkiye’nin inşasına taşıyabiliriz.

Independent Türkçe

DAHA FAZLA HABER OKU