Moldova’dan Gagavuzya’ya: Bir coğrafyanın sessiz hikâyesi, bir milletin derin hafızası

Prof. Dr. Levent Eraslan Independent Türkçe için yazdı

8–11 Nisan tarihleri arasında, Prof. Dr. Emre Ünal ile birlikte SODİMER heyeti olarak gerçekleştirdiğimiz Moldova inceleme gezisi, yalnızca bir saha ziyareti değil; aynı zamanda tarih, kimlik ve aidiyet üzerine derin bir yüzleşmeydi.

Ziyaretimizin başlangıcında, T.C. Kişinev Büyükelçisi Uygar Mustafa Sertel ve Eğitim Müşaviri Ferhat Yılmaz ile Türkiye Cumhuriyeti Kişinev Büyükelçiliği nezdinde gerçekleştirdiğimiz görüşmeler, programımızın en kıymetli temaslarından biri oldu. Sayın Büyükelçimizin vizyoner yaklaşımı ve Sayın Eğitim Müşavirimizin sahaya hâkimiyeti, Moldova’daki Türk varlığının ne kadar güçlü bir stratejiyle desteklendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Gösterilen yakın ilgi ve nazik misafirperverlik, devletimizin bu coğrafyaya verdiği önemin en somut göstergesidir.
 

 

Başkent Kişinev, mütevazı ama düzenli yapısıyla dikkat çekmektedir. Sosyal medyada çizilen tablodan daha sade ve gerçekçi bir yaşamın sürdüğü bu şehir, Doğu ile Batı arasında kalmış bir geçiş coğrafyasının izlerini taşımaktadır. Ancak Avrupa’nın en yoksul ülkesinin başkenti olduğunu ve Avrupalıların buraya hiç ilgi göstermediğini de vurgulamamız gerekmekte. Yaklaşık 2.500.000 nüfuslu bu ülke Romanya ile Rusya arasında sıkışmış, kurtuluşu da Avrupa Birliği’nde arayan bir profil sergiliyor.

İkinci gün rotamızı Transdinyester’e çevirdik.

Sınırdan girerken 1980’li yıllarda izlediğimiz filmleri hatırlatan bir kontrol süreciyle karşılaştık. Bürokratik işlemler, sert bakışlar ve disiplinli bir geçiş… Adeta zamanın donduğu bir kapıdan içeri giriyorsunuz.

Sonrasında gerçekleştirdiğimiz Tiraspol ziyareti, ilk izlenimlerimizi sorgulatan bir tablo ortaya koydu. Anlatıldığı gibi geri kalmış bir şehirden ziyade; düzenli, temiz ve belirli bir sistematik içinde işleyen bir yapı dikkat çekiyordu. Sokaklarda BMW, Mercedes-Benz ve hatta Tesla gibi markalara ait araçları görmek, bu kapalı sistemin dış dünyayla kurduğu sınırlı ama etkili ilişkiyi de ortaya koyuyordu.
 

 

Bölgenin, 1990’lı yıllarda yaşanan çatışmalar sonrasında Rusya tarafından Avrupa’ya açılan bir tampon alan olarak konumlandırıldığı ifade edilmektedir. Jeopolitik dengelerin bu kadar net hissedildiği nadir yerlerden biri. Dün Moldovalılara karşı savaşan bazı unsurların bugün bu bölgenin Moldova’da kalması için Rusya’ya karşı pozisyon alması ise tarihin ne kadar hızlı yön değiştirebildiğini gösteren çarpıcı bir örnek.
 

 

Ancak bu seyahatin en anlamlı durağı hiç şüphesiz Gagavuzya oldu.

Komrat’ta bizleri karşılayan T.C. Komrat Başkonsolosu Eda Güç, bölgedeki tek başkonsolos ve kadın bir temsilci olarak yürüttüğü görevle son derece önemli bir sorumluluğu üstlenmektedir. Sahadaki aktif rolü ve kurduğu güçlü iletişim ağı, Türkiye’nin bu coğrafyadaki etkisini daha görünür kılmaktadır.
 

 

Komrat Devlet Üniversitesi ziyaretimizde bizlere rehberlik eden Doç. Dr. Kudret Safa Gümüş ise bu sürecin en kritik aktörlerinden biridir. Uluslararası İlişkiler ve Türkiye Koordinatörü olarak yürüttüğü çalışmalar, sadece akademik değil; aynı zamanda kültürel bir misyon taşımaktadır. Türkiye’yi etkin bir şekilde tanıtması, uluslararası bağlar kurması ve bu işe gönülden bağlılığı, bölgede kalıcı etkiler oluşturmaktadır.

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) ve Kongaz Süleyman Demirel Türk-Moldovan Lisesi ziyaretlerimiz, Türkiye’nin bölgedeki somut katkılarının güçlü örnekleri olarak öne çıkmaktadır. Burada özellikle Türkçe eğitim yapan temel eğitim kurumlarının açılması, Türkçenin korunmasına dönük farklı projelerin hayata geçirilmesi de önem arz ediyor. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığımızın önemli çalışmaları da var. Mesleki Kolej olarak çok büyük bir eğitim kampüsü inşaatı bitmiş, eğitim ve öğretime başlama için diplomatik görüşmeler devam etmektedir.
 

 

Gagavuzya’ya dair en çarpıcı gözlemlerimizden biri ise toplumun sosyo-kültürel yapısı oldu. Gagavuzlar, Ortodoks Hristiyan kimliklerine son derece bağlı bir toplum ve din, günlük hayatın merkezinde yer alıyor. Paskalya öncesine denk gelen ziyaretimizde, dini ritüellerin sosyal yaşam üzerindeki güçlü etkisini sahada birebir müşahede ettik. Kilisede Türkçe yazı ve dualar da zihnimize kazındı.

Tam da bu noktada sahada çok net bir şekilde gördüğümüz bir gerçek var:
Dil ve din, bir toplumun en güçlü bağlayıcı unsurlarıdır.
 

 

Gagavuzya’da din hâlâ güçlü bir şekilde toplumu ayakta tutarken, dilde yaşanan zayıflama uzun vadede ciddi bir risk oluşturmaktadır.

Buna karşın genç nüfusun büyük ölçüde Avrupa’ya veya Türkiye’ye göç ettiği, bölgede kalan halkın ise ekonomik olarak sınırlı imkânlarla ve çoğu zaman dış yardımlarla yaşamını sürdürdüğü görülmektedir. Ayrıca özerk yönetimin yaşadığı siyasal büyük bir krizin de olduğu ne yazık ki çok net görülmektedir.

Gagavuzya’daki saha ziyaretimizin en anlamlı duraklarından biri, Avdarma ve Beşelma köylerinde yer alan etnografik müzeler oldu. Bu müzeler, sadece geçmişe ait objelerin sergilendiği alanlar değil; bir milletin hafızasının, direncinin ve kimliğinin somutlaştığı mekânlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle Beşelma Etnografya Müzesi, Gagavuz Türklerinin tarihsel yolculuğunu tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Kullanılan eşyalar, geleneksel kıyafetler, tarım aletleri ve günlük yaşam unsurları; bu toplumun nasıl bir kültürel süreklilik içerisinde varlığını sürdürdüğünü açıkça göstermektedir. Müze girişinde bizi ekmek ve tuz ile karşılayan görevlilerin Türkçe bir Gagavuz Türküsü’nü de söylemeleri bizi çok mutlu etti.

Avdarma köyünde ise daha çok Sovyet dönemi ve bu dönemde yaşananlar sergilenmektedir. Özellikle “açlık dönemi” olarak ifade ettikleri süreçte yaşanan büyük trajediler, çarpıcı örneklerle gözler önüne serilmektedir.
 

 

Ayrıca müzede sergilenen fotoğraflarda çok önemli bir kesit var. 1930’lu yıllarda, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Bükreş Büyükelçisi olarak bölgeyle yakından ilgilenmesi, bu coğrafyayla kurulan tarihî bağların önemli bir göstergesi olarak dikkat çekmektedir.

Gagavuzya’da Türkiye Cumhuriyeti’nin çok önemli eserlerini gördük; hastane, lise, büyük bir eğitim kampüsü, dil kursları ve diğer alanlarda bölgeye desteğimiz tam. Ayrıca 1990’lı yıllarda hayata geçirilen ve Türk dünyasının dört bir yanından öğrencileri Türkiye’de buluşturan projeler, bugün geriye dönüp bakıldığında ne kadar vizyoner ve stratejik bir adım olduğunu açıkça göstermektedir. O dönemde kurulan bu eğitim köprüleri, sadece akademik bir kazanım değil; aynı zamanda ortak bir kültür, dil ve aidiyet bilincinin inşası açısından son derece kıymetli bir zemin oluşturmuştur. Bugün Gagavuzya’da gözlemlediğimiz ihtiyaçlar, aslında bu tür projelerin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

SODİMER olarak, Haziran ayında Komrat Devlet Üniversitesi öğrencileri ile Kongaz Süleyman Demirel Türk-Moldovan Lisesi öğrencilerine yönelik yapay zekâ ve dijital güvenlik eğitimleri gerçekleştireceğiz. Bu çalışmalar, SODİMER Türk Dünyası Programı kapsamında, tamamen bağımsız bir şekilde ancak devletimizin bilgisi dahilinde yürütülmektedir.

Daha önce Bakü, Üsküp, Kosova, KKTC ve Bayır Bucak gibi coğrafyalarda yürüttüğümüz çalışmaların bir halkasını da Gagavuzya’nın oluşturması, bizler için büyük bir kıvançtır.

Çünkü biz inanıyoruz ki;

Geleceği güçlü kılan, geçmişine sahip çıkan ve bugününe yatırım yapan milletlerdir.

Ve unutulmamalıdır ki:

Bir millet dilini kaybederse, hafızasını kaybeder.

Hafızasını kaybeden bir millet ise geleceğini başkalarının yazdığı bir hikâyede arar.

Gagavuzya bugün bir eşiktedir.

Bu eşik, sadece bir coğrafyanın değil; Türk dünyasının ortak kaderidir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU