Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Demokrasi Platformu'nun Bahar Konferansları kapsamında düzenlenen "Önce Siyaset Değişmeli" konferansında yaptığı konuşmada, " Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin mahkemesinde nice verilen ihlal kararları cesaretle uygulanmalı ve haksızlıktan haksızlıklar ortadan kaldırılmalıdır. Bu tutum ve tavırla hareket edilirse Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını savunan aydınlara ciddi anlamda güç ve cesaret verilmesi mümkün olacaktır. Yargıyla ilgili sorunlar artık ertelenebilecek meseleler olmaktan çıkmıştır" dedi. Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de "Türkiye'nin felaketidir partili cumhurbaşkanlığı ve bugünkü bize has ‘Türk tipi’ başkanlık sistemi bizim felaketimiz olmuştur" ifadesini kullandı.
Demokrasi Platformu tarafından "Bahar Konferansları" çerçevesinde, Ankara'da bir otelde "Önce Siyaset Değişmeli" konulu konferans düzenlendi. Açılış konuşmasını Platform adına eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın yaptığı konfransı eski Kültür ve Turzim Bakanı Ertuğrul Günay yönetti. Konferansta eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, sosyolog Doğu Ergil ve gazeteciler Taha Akyol ile Bekir Ağırdır da konuşma yaptı.
"İfade özgürlüğünü kullanmak yerine susma hakkını kullanmayı tercih eden bir toplum refleksiyle karşı karşıyayız"
Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, konferansta şunları kaydetti:
Özgürlüklerle güvenlik düzenlemeleri arasında kurulamayan denge toplumun mutluluğunu sağlayamamıştır. 2010 Anayasa değişikliğine kadar Anayasa Mahkemesi kararlarına da yansımış olan 'dini inancını içinde yaşat, sakın kalp sınırlarının dışına çıkarma' anlayışı 2010 sonrasında 'düşünceni içinde tut, sakın dışarı vurma' anlayışına dönüşmüş ve ifade özgürlüğü alanı giderek daraltılmıştır. Çoğulcu ve çoğunlukçu niteliği bulunan rejimlerde bir sayı fazla ise hepsi benim biçimindeki sayısal üstünlük anlayışı temel haklar ve özgürlükler alanında asla geçerli değildir. Azınlıkta kalan kesimlerin temel hakları da sayısal üstünlüğe bağlı olmaksızın demokrasi ve devletin güvencesi ve teminatı altındadır. Yaradılışın özünde bulunan çoğulculuk tek düşünceye ve tek inanca izin vermemektedir. Ne yazık ki bugün ifade özgürlüğünü kullanmak yerine susma hakkını kullanmayı tercih eden bir toplum refleksiyle karşı karşıyayız. Atatürk'ün çok net biçimde biçimdeki 'Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve yıkım vardır. Her ilerleme ve kurtuluşun anası özgürlüktür' söylemi özgürlüğün ve çoğulculuğun gönül birliğimizi ve bütünlüğümüzü güçlendirmedeki katkısını güçlü bir şekilde vurgulamaktadır.
"Sorunlarımızın kaynağında keyfi ve siyasi davranışların yer aldığını ifade etmek gerekir"
Her siyasi dönem değişikliği sırasında yaratılan kendine özgü kutsalların baskı ve zorlamalarla ayakta tutulmaya çalışılması asla kalıcı olmaz. Korku ve çıkar odaklı değil sevgi ve adalet temelinde yükselen değerler toplumun mutluluğunun teminatıdır. Barışın teminatı olan farklılıkların bir arada yaşama iradesi düşüncesine katılmasa bile başkalarının hak ve özgürlüklerini savunabilen onurlu insanların varlığıyla güç kazanacaktır. Devleti yönetenlerin kullandığı takdir hakkı ve yorum hakkı gibi subjektif unsurlar siyasi ve ideolojik amaçlara hizmet eder hale getirilirse toplumsal barışı sağlamak asla mümkün değildir. Kamu gücü kullanılırken siyasi ve ideolojik kimliklerin olumlu ya da olumsuz yönde tercih sebebi haline getirilmesi eşit vatandaşlık ve liyakat değerlerine olan bağlılığı ortadan kaldırmaktadır. Sorunlarımızın kaynağında yetersiz anayasal ya da yasal düzenlemelerden ziyade uygulama aşamasında yaşanan keyfi ve siyasi davranışların yer aldığını ifade etmek gerekir.
"İhlal kararları cesaretle uygulanmalı"
Konuşmamın son bölümünde yargı kararlılığı ile ilgili bir hususu gündeme getirmek zorundayım. Son yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasıyla ilgili eleştiri ve şikayetler had safhadadır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvurulara ilişkin kararlarında sergilediği ürkek ve kaygılı duruşu mahkemenin bilinen özgürcü tutumuna zarar vermektedir. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği yüzlerce ihlal kararı Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınmamış ve uygulanmamıştır. Bu sonuç ise Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan ulusal mahkemelerimize yönelik eleştirileri haliyle etkisiz kılmakta, bu durum Anayasa Mahkemesi'ne güveni de zedelemektedir. Temel hak ve özgürlükler evrensel bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne imza atmış ve Avrupa Mahkemesi'nin yargı yetkisini de kabul etmiştir. 2004 yılında Anayasa'nın 90'ıncu maddesinin son fıkrasına büyük bir isabetle eklenen ve özgürlüklerin evrensel standartlara kavuşmasını öngören değişikliğin mahkemelerce bir türlü hayata geçirilememesi Anayasa Mahkemesi'nde yılda ortalama 100 bin civarında bireysel başvuru yapılması sonucunu doğurmuştur. Oysa nüfus sayımızın hemen hemen aynı olduğu federal Almanya'da başarılı da uygulanan bireysel başvurunun sayısı yıllık ortalama 7 bin civarındadır. Diyeceğim odur ki Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce verilen ihlal kararları cesaretle uygulanmalı ve haksızlıklar ortadan kaldırılmalıdır. Bu tutum ve tavırla hareket edilirse Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını savunan aydınlara ciddi anlamda güç ve cesaret verilmesi mümkün olacaktır. Yargıyla ilgili sorunlar artık ertelenebilecek meseleler olmaktan çıkmıştır. Önümüzdeki süreçte Platformumuz tarafından yapılacak etkinliklerde bu sorunlar daha ayrıntılı biçimde gündeme getirilecek ve çözüm önerileri ortaya konacaktır. Çünkü biliyoruz ki adalet geciktiğinde sadece bireyler değil devlet de yara alır. Bu sorumluluk bilinciyle etkinliğimize katılan siz kıymetli konuklarımıza şükranlarımı sunuyorum. Hukukun üstünde olan inancımızı birlikte güçlendireceğimize olan güvenle hepinize saygı ve sevgilerimi selamlıyorum.
"Bir de babadan oğula eğilimlerimiz var"
Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de şunları kaydetti:
Liderler zayıfken, yeteri kadar güçlü değilken etraflarını liyakat ve ehliyet prensibine göre güçlü insanlardan oluşturuyorlar. Fakat ipleri ellerine alıp vaziyette iyice hakim olunca liyakat ve ehliyet prensibi tamamen ortadan kalkar, buharlaşır. Yerine mutlak sadakat ve biat gelir. Genel başkanı eleştirmek davaya ihanettir. Bir de babadan oğula eğilimlerimiz var. Onu bir kısmı yapıyor. Mesela Allah rahmet etsin, Erdal İnönü çok zarif, nahif bir adamdı. İyi bir bilim adamıydı. Erdal İnönü'nün son yapacağı şey siyasetti ve parti genel başkanıydı. Soyisminden başka siyasetle alakası yoktu. Fakat getirdiler partinin genel başkanı yaptılar. Niye? Çünkü biz babadan oğula alışmışız. Efendim tamam onu bırakalım bir tarafa. Menderes'in çocukları denedi, başarılı olamadılar. Mesela Ahmet Özal, rahmetli Özal'dan sonra 'ben babamın yerine geçeyim' dedi, olmadı. Merhum Erbakan'ın oğlu şimdi onun yerine... Son günlerde de ‘AK Parti'de de böyle bir şey olsun’ diyorlar. Kendi kendimizi aldatmayalım arkadaşlar. Bakın liderler liderlik potansiyeli taşıyan insanların varlığını tehlike olarak görüp onları bertaraf ettiği içindir ki.... İşte biz Zeki Ertuğay Bey'le beraber DYP'de milletvekilliği yaptık. Demirel kendini Köşk'e attı. Allah rahmet etsin, gitti cumhurbaşkanı oldu. DYP'nin başına getirilecek birisini bulamadılar. Boğaziçi'nde İngilizce bilen Amerika'da eğitim yapmış olan bir hanımefendiyi getirip parti genel başkanı yaptılar ve DYP'nin ruhuna el fatiha...
"Türkiye'nin felaketidir partili cumhurbaşkanlığı"
Liderler güçlüyken ve başarılı oldukları zaman zaten siyaseti bırakmıyorlar. Başarısız oldukları zaman da bırakmıyorlar. Nasıl bırakmıyorlar? Ertuğrul Bey o işleri daha iyi bilir. Mesela 1999 seçiminde CHP barajın altında kaldı. Merhum Baykal tabii, o çıkacak öfkeyi, o itirazları göğüslememek için 'ortalık şöyle bir yatışsın, zaten teşkilatları ben oluşturmuşum, istediğim zaman gelir yine geçerim...' Bir süre sonra Sayın Öymen, Allah rahmet etsin, bir gazeteciydi. O da bir siyasetçi değildi. Altan Öymen geldi onu kolaylıkla devirdi, yerine geçti...
İYİ Parti'de Meral Hanım 'Tamam bu başarısızlık bana aittir, çekiliyorum' dedi. Çekildi kenara. O da biliyor teşkilatı. Gittiler 'yapma, etme başsız kaldık' dediler. Şimdi bir de gerekçeleri de şudur: ‘Böyle bir zamanda partiyi başsız bırakmamak için yine geri dönüyorum’. Onun için tekrar söylüyorum arkadaşlar, demokratik liderlik ortak akıldır. Demokratik liderlik istişaredir. Bakın bizim Birinci Meclis'te Başkanlık kürsüsünün arkasında Arapça bir ibare var. Birçok kimse ne olduğunu bilmez. Bir ayeti kerimedir. Allah Hazreti Peygamber'e diyor ki ‘Yaptığın işlerde onlarla istişare et.’ Vahiye mazhar olan, doğru ve yanlış kendisine vahiy yoluyla bildirilen peygamberin istişareye aslında ihtiyacı yoktu. O onun ümmetine ders veriyor, ortak akıl. Ve bu partiyle ilişkisi meselesine gelince, Türkiye'nin felaketidir partili cumhurbaşkanlığı ve bugünkü bize has, ‘Türk tipi’ başkanlık sistemi bizim felaketimiz olmuştur.
"Bizim demokratik bir cumhuriyete ihtiyacımız var"
Türkiye'nin buradan kurtulması gerekiyor. Celal Bayar gibi komitacı bir adam 1960'ta seçimi alınca, 'Efendim Atatürk, İsmet Paşa partili cumhurbaşkanı, siz de devam edin' diyorlar. Bayar, 'Hayır ben partili cumhurbaşkanı olmam' diyor. Şimdi siz cumhurbaşkanısınız ve bir partiniz var. Muhalefet partisine ağzınıza geleni söylüyorsunuz. O size karşılık verdiği zaman cumhurbaşkanına hakaret etmiş oluyor. Siz bu konuşmayı yaparken ‘Ben şu anda cumhurbaşkanlığı cübbemi bir tarafa bıraktım. Ben şu anda parti genel başkanı sıfatıyla konuşuyorum’ demiyorsunuz ki böyle bir şey yok ki. Bu açıdan bizim demokratik bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Tekrar söylüyorum, biraz önce saydım Çin, Rusya, İran, Irak, Libya, 155 cumhuriyet var. Bakın bunlar Cumhuriyet. Şimdi size bazı krallıklar sayayım; İngiltere Krallık. Belçika Krallık, Hollanda Krallık, İsveç Krallık, Norveç Krallık, Danimarka Krallık, İspanya Krallık, Japonya Krallık. Şimdi ben bu salondaki sağduyulu insanlara sesleniyorum: Siz bu krallıklarda mı yaşamak istersiniz yoksa biraz önce söylediğim cumhuriyetlerde mi yaşamak istersiniz? Burada demokratik krallıklar var. Burada da otokratik totaliter cumhuriyetler var.
"Biz gerçekten bir hukuk devleti miyiz"
Bu konu çok uzun ve çetrefilli bir konudur. Ben bugün akademik sıfatımdan ziyade bir siyasetçi sıfatımla bu meseleyi ele almak istedim. Efendim İbni Haldun'un liderlik teorisi, Makyavelli'inin liderlik teorisi, Weber'in liderlikle ilgili söyledikleri... Kore seçimiyle beraber aynı günde Kongo Cumhuriyeti'nde de bir seçim oldu. Nguesso diye bir adam var, 45 yıldır orayı idare ediyor. Bütün muhalifleri hapse atmış. Sadece Mabio diye bir muhalifi var. Ona müsaade etmiş seçime girmesine. O da yüzde 1.48 oy almış. Fakat bu dediğimiz vatandaş yüzde 94,90 oy almış.
Ben böyle cumhuriyet istemiyorum. Ben bir cumhuriyette yaşamak da istemiyorum. Bize de böyle bir cumhuriyet yakışmaz. Biz gerçekten anayasada yazıldığı gibi demokratik olacağız, laik olacağız. Tamam din devlete karışmasın. Dün de bugün de devlet istediği gibi dine karışıyor. Dini kendi hizmetkarı haline getiriyor. Efendim sosyal devlet... Gelir dağılımının bu kadar adaletsiz olduğu bir memlekette sosyal devletten söz edemezsiniz. Ve 'hukuk devletiyiz.' Bütün konuşmacılar ifade ettiler, biz gerçekten bir hukuk devleti miyiz? Şimdi bunu söylediğimiz zaman diyor ki 'Bak siz bunu söylüyorsunuz ama bir şey olmuyor.’ Olmayacağını kimse garanti edemez.
ANKA