Hatimoğulları'ndan ateşkes çağrısı: İran'ın kaderini İran halkları belirler

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Meclis'te 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlediği Kadın Grup toplantısında konuştu

Ekran alıntısı: Youtube

Konuşmasının başında günün anlam ve önemine değinen Hatimoğulları; ABD'de patlak veren Epstein dosyasını hatırlatarak, Ortadoğu'da yaşanan sıcak çatışmalara dair değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları şunları söyledi:

Kapitalist erkek egemen sistemin son ifşası Epistein dosyası. Bu dosya, patriyarkal kapitalizmin ve onu savunan devletlerin kadın ve çocuk bedenleri üzerindeki tahakkümünü görünür kılan bir kırılma anıdır. Bu kirli ağ, erkek egemen düzenin suçlarını nasıl koruduğunu ve cezasızlığı nasıl sistematik hale getirdiğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Epistein dosyasında Türkiye'de adı geçen bu kirli ağın içinde işbirliği yapan isimler hakkında hâlâ bir soruşturma başlatılmış değildir. Bu utanç vericidir. Belgelerde adı geçenler hakkında acilen soruşturma başlatılmalıdır. 

"Bu topraklarda çok kan aktı, artık yeter"

Bugün dünya adeta bir cihan savaşında. Rusya-Ukrayna savaşı, Afganistan-Pakistan savaşı, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesi, İsrail'in devam eden Filistin işgali ve şimdi en son ABD ve İsrail'in İran'a saldırıları. Bu savaşlar, emperyalist sistemin küresel ölçekte kendini yeniden dizayn etme savaşlarıdır. Ne yazık ki Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki otoriter rejimler ya emperyalist güçlerin bölge vekilliğini sürdürerek ya da otoriterliklerinde her anlamda ısrar ederek kendi halklarının ölümü pahasına bu savaşların bir parçası olmaya devam ediyor. ABD, İsrail ve İran'la masada müzakereleri devam ettirirken İran'a saldırı gerçekleşti. Bu savaşın bölgenin tamamını sarma ihtimali son derece yüksek ve daha şimdiden Irak, Lübnan ve Körfez ülkelerini sarmış durumda ve bölge adeta kanlı bir kaosa sürükleniyor. Bu saldırılarda İran'da bir kız okulu bombalandı ve bombalanan bu okulda yaklaşık 170 kız çocuğu, belki daha fazla, katledildi. Yüzlercesi yaralı ve yine kadın ölümleri, yine çocuk ölümleri ve yine erkeklerin başlatmış olduğu savaşların sonuçları. Bizler bu saldırıyı kadınlar olarak şiddetle kınıyoruz. Bu topraklarda çok kan aktı, çok kan döküldü, artık yeter. 

İran'da Molla rejiminin kadınlara, işçilere, emekçilere ve halklara karşı baskıcı ve otoriter yaklaşımının net olarak karşısındayız. Demokratik zeminde hakları savunanlara karşı sergiledikleri son derece sert müdahaleleri ve göstericileri katletmesini asla kabul etmiyoruz. Ancak çözüm emperyalist güçlerin İran'ı bombalamasında değildir. Savaşın bölgeye yayılarak çok sayıda sivilin katledilmesinde hiç değildir. Bölgenin istikrarsızlaşmasında değildir. ABD ve İsrail'in başlattığı savaş buradan meşrulaştırılamaz. İran'ın kaderini İran halkları belirler; Türkler, Azeriler, Beluciler ve Farslar belirler. ABD ve İsrail saldırılarına acilen son vermelidir. Taraflar ateşkes ilan etmeli ve derhal masaya dönmelidir. İran rejimi, kendi yurttaşı olan kadınların, gençlerin, yoksulların, Kürtlerin ve Kürt partili halkın demokratik ve inanç özgürlüğüne dair taleplerini harfiyen yerine getirmelidir. Çözüm savaşta değil, çözüm otoriter rejimde değil, çözüm demokratik bir İran Cumhuriyeti'nin inşasındadır. Ve sevgili kadınlar, buradan Jina Mahsa Amini'nin şahsında özgürlüğü için direnen bütün İranlı kadınlara ve bölge kadınlarına binlerce kez selam olsun. Selam olsun Orta Doğu bölgesinde kadın yönetim modeli oluşturan bütün Rojavalı kadınlara, binlerce kez selam olsun.

"Savaş kadınların kazanımlarını yok ediyor"

Sevgili kadınlar, savaşlar sistemin erkek aklının, işgalci, fetihçi, iktidarcı yaklaşımının sonucudur. Ama en ağır bedelleri de biz kadınlar ödüyoruz savaşlarda. Göç eden, tacize ve tecavüze uğrayan kadınlar, göç yolunda insan kaçakçılarının ellerine düşen kadınlar ve çocuklar; biz bu acıları iliklerimizde hissediyoruz. Savaş, kadınların kazanımlarını yok etmeyi hedefliyor. Bugün Şengal'de birçok kadın kazanımı söz konusu ve Şengal'e yönelik tehditler bunun en önemli göstergesidir; yani savaşların kadınların kazanımlarına saldırısının en önemli göstergesi. 74 fermanla yok edilemeyen Ezidilerin, Ezidi kadınlar öncülüğünde Şengal'de inşa edilen özgür ve eşit yaşamının tehdit edilmesi, hedef gösterilmesi, nasıl bir Orta Doğu istediklerinin apaçık göstergesidir. Aynı şekilde Rojava'ya dönük saldırılarla kadın devriminin kazanımlarının hedef alınması da hiç tesadüf değildir.

"O saç örgüsü burada"

Bir direnişçi kadının cansız bedeninin binadan atılması, başka bir direnişçi kadının saç örgüsünün kesilip teşhir edilmesi tesadüf değildir. Bakın, o kesilen ve teşhir edilmek istenen saç örgüsü nerede, biliyor musunuz? Kadınların mücadelesinde bütün dünyayı sardı. Suriye'de değil, bütün dünyada kadınlar saçlarını örerek yaptıkları eylemlerle bu gerici, karanlık erkek zihniyetine karşı cevap verdi. Ve bizler bugün DEM Parti Kadın Meclisi olarak da bugünkü şalımızın ve sembolümüzün simgesi olan saç örgüsünü taşıyoruz. Saç örgüsü burada. O kadınların direnişleri burada. O kadınların direnişi kadın örgütlerinde devam edecek. Bu da o karanlık zihniyete ders olsun. Ve değerli arkadaşlar, Afganistan'da Taliban'ın kadınları eve hapsetmesi, eğitim haklarını gasp etmesi, kadına yönelik şiddeti yasal bir hâle getirmeye çalışması da nasıl bir Orta Doğu istediklerinin bir diğer göstergesidir. Boko Haram, El Nusra, El Kaide ve uzantısı örgütlerin bölgede geliştirilmek istenen siyasal İslam çizgisinin kadınlar üzerindeki yarattığı baskı, nasıl bir Orta Doğu ve nasıl bir yönetim şekli ortaya koymak istediklerinin en temel göstergesidir. Bakın, daha dün Irak'ta, 2003'ten beri kadın haklarını aktif olarak savunan Irak Kadın Özgürlüğü Örgütü'nün kurucusu Yanar Muhammed Bağdat'ta katledildi. Yanar Muhammed, Irak'ta feodalizme, siyasal İslam'a ve emperyalizmin bölgedeki oyunlarına karşı kadın haklarını çok açık bir biçimde, kararlılıkla savunmuş bir aktivisttir; bir mücadele insanıdır. Şengal'de IŞİD'in esir aldığı, ezdiği kadınların sesi olmuştur. Yanar Muhammed'i öldüren karanlık zihniyeti şiddetle kınıyor ve kendisini saygıyla, minnetle anıyorum. Sevgili kadınlar, bölgede ve dünyada kadınlar; Sudan Kadın Birliği, savaşa ve savaşlarda kadınlara karşı işlenen suçlara karşı kadın örgütlerine bir çağrı yaptı. Bizler de burada Sudanlı kadınların sesi oluyoruz. Onların çağrısının bütün dünyayı sarması için bizler de burada mesajımızı veriyoruz. Şili, Arjantin, İran, Suriye, Rojava, Afganistan, Pakistan, Lübnan, Kıbrıs; bütün dünyadan yükselen kadın mücadelesinin sesidir. Ve bizler, bütün dünyada yükselen kadın mücadelesinin bir parçasıyız. Ve ne mutlu ki bize, bütün dünyanın sahiplendiği “jin, jiyan, azadî” felsefesinin kurucu özneleri olduk. Ne mutlu bize ki “jin, jiyan, azadî” sloganının bütün dünyada yükselmesine vesile olduk.

Kadın istihdamınına değindi

Sevgili kadınlar, kadın emeğinin sömürülmesini, güvencesizleştirilmesini, yok sayılmasını bu iktidarın bir vesilesi olarak görüyoruz. Kadın istihdamını artırıyoruz, diyorlar. Allah aşkına, hangi kadın üzerinden bunu artırıyorlar? Siz kadınlar evlerinizde istihdamın yansımasını hissediyor musunuz? Siz kadınlar istihdam ediliyor musunuz? Tabii ki hayır. Kadınlar güvenceli iş bulamıyor. Merdiven altı atölyelerde güvencesiz bir şekilde çalışmak zorunda kalıyor. Çocuk, hasta, yaşlı ve engelli bakımını kadınların omuzlarına yüklerken ortada hiçbir destek bulunmuyor. İktidarın aynı politikaları kadınları kamusal alandan çekiyor. İktidarın bütçe tercihleri de bu yönde. Sömürü bitmiyor, her yerde. MESEM uygulaması bu sömürü düzeninin çocuklar ve gençler üzerinden eğitim alanlarında nasıl işlediğini gösteriyor; bu çocuklar hem emek sömürüsüne hem de istismara maruz bırakılıyor. Yalnızca sokakta değil; iş yerinde, okulda, mecliste, devletin tam merkezinde üzeri örtülüyor. Şiddete maruz bırakılanlar bizleriz. Bizler diyoruz ki güvenceli iş, yaşanabilir bir ücret istiyoruz. Eşit işe eşit ücret istiyoruz. Çalışma koşulları insanca oluncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Bizler mücadelemizi işçi kadınlarla, emekçi kadınlarla, emeği görülmeyen milyonlarca kadınla birlikte; bu ülkede açlık ve yoksulluk bitene dek sürdürmeye devam edeceğiz. Evet değerli arkadaşlar, sevgili kadınlar; biz kadınlar iktidarın erkek egemen politikalarına mahkûm değiliz. Devletin erkek aklıyla şekillenen uygulamalarının sonucu olarak kadınlar güvencesizlik içinde yaşamaya zorlanıyor.

"Erkek yargının verdiği kararlar ortada"

Kadın cinayetleri artıyor. Bu ülkede sadece bir günde altı kadın katledildi. Ve yine İstanbul’un Çekmeköy ilçesinde bir kadın öğretmen katledildi. Kadınların şiddet gördüğü mekânlarda korunmasını sağlamayan, 6284 sayılı Kanun’u uygulamayan siyasi iktidar bu tablodan sorumludur. Bakın, erkek yargının verdiği kararlar ortada. 24 Şubat 2026 tarihinde Yargıtay’ın Ceyda Lütfeli’nin davasına ilişkin verdiği kararda, kadının cinsel yakınlaşmayı reddetmesi dikkate alınmadı. Bu erkek adalet anlayışını kabul etmiyoruz. Adalet Bakanı, bir “Alo Adalet” hattının kurulacağını duyurdu. Biz soruyoruz: Katiller sokakta gezerken, kadınlar karakol kapılarından çevrilirken bu hat kimi, nasıl koruyacak? Bu, adaletsizliği çözmek değil; yargıdaki çürümeyi gizlemektir. Kadınların hak ettiği adalet nasıl sağlanır, biliyor musunuz? En iyi ihtimalle müşteri hizmetleri gibi çalışacak telefon hatlarını sembolik olarak kullanmakla bu iş olmaz. Kadınlar bu hatları aradığında gerçekten çözüm üretilmesiyle mümkündür. Erkek yargı anlayışının kadın lehine değişmesiyle mümkündür. Kadınların gerçekten korunmasıyla mümkündür. Yine aynı pakette, “genel ahlak” bahanesiyle kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamı hedef alınmış durumda. “Cinsiyetsizlik” diyerek toplumsal cinsiyet eşitliğini hedef tahtasına koymak istiyorlar.

"Elinizi bedenimizden, kimliğimizden çekin"

Ayrıca kadınların nafaka hakkını tırpanlamak istiyorlar. Bizler bunu asla kabul etmiyoruz. Nefret siyasetiyle erkek egemen düzen tahkim edilmiştir. Kadın özgürlüğü olmadan demokrasi olamaz. İktidarın makbul gördüğü ve görmediği yaşamlar üzerinden nefret rejimini sürdürüp barıştan, özgürlükten ve demokrasiden söz edilmesi mümkün değildir. Buradan bir kez daha ifade ediyoruz: Kadına yönelik şiddet aile içi mesele değildir. Toplumsaldır, siyasaldır. Kadınların yaşamını korumak devletin sorumluluğudur. Bu kürsüden bir kez daha söylüyoruz: İstanbul Sözleşmesi’ne dönülmelidir. 6284 sayılı Kanun bütün maddeleriyle en etkin biçimde uygulanmalıdır. Elinizi bedenimizden, kimliğimizden, yaşamlarımızdan, ruhumuzdan çekin, çekin, çekin.

Laik, bilimsel ve anadilinde eğitimi savunmaya devam edeceğiz. Bu ülkede düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırmak isteyenlere karşı susmayacağız. Bizler bunu asla kabul etmiyoruz ve onların karşısında kadınlar olarak sonuna kadar mücadele edeceğiz. Kadın özgürlükçü yerel yönetimler anlayışımızı bulunduğumuz her yerde inşa ediyoruz. Kırmızı çizgimiz olan eş başkanlık ve eşit temsiliyeti her alanda sonuna kadar işletmek için çalışıyoruz. Belediyelerimizdeki kadın müdürlükleri ve bağlı birimlerle birlikte kadınların ekonomik, eğitim ve şiddete karşı mücadele alanlarında bütüncül hizmetlere ulaşabilmesi için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında tüm belediyelerimizde kadın yaşam ve dayanışma merkezlerini hayata geçirdik. Bütün belediyelerimiz şiddetle mücadele tutum belgelerini imzaladı. Bu aynı zamanda kadına karşı suç işlemiş personeli kabul etmeyeceğimizin beyanıdır. Geçtiğimiz hafta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve 13 ilçe belediyesiyle birlikte kadına yönelik şiddetle mücadele protokolünün imzalanması kadınlar açısından çok önemli bir adımdır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve 13 ilçe belediye eş başkanlarını bu protokolü imzaladıkları için buradan sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum. Ve bütün belediyelerimizin benzer protokolleri imzalayacağına inanıyorum. Bizler açısından bu protokol, kadınların adalete erişimini güçlendirecek ve sürdürülebilir bir mücadele hattı oluşturacaktır.

Öcalan'ın çağrısı ve "özgür yurttaş yasası" önerisi

Geçtiğimiz Cuma günü Sayın Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı tarihi çağrı olan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın yıl dönümüydü. Bizler de bu vesileyle Ankara'da kapsamlı bir toplantı gerçekleştirdik. Bu toplantıda Sayın Öcalan'ın göndermiş olduğu çok önemli mesaj kamuoyuyla paylaşıldı. Sayın Öcalan mesajında bir yıllık gelişmeleri özetleyerek bundan sonraki yeni aşamaya yani demokratik entegrasyon aşamasına vurgu yaptı. Demokratik entegrasyon en az cumhuriyetin kuruluşu kadar, başlangıcı kadar önemlidir. Bu tespitten hareket ederek aslında tarihi bir anın içinden geçtiğimizin altını çizdi. Demokratik entegrasyon aşaması için kendisinin ve örgütünün üzerine düşen bütün görev ve sorumlulukları yerine getirdiğini ifade etti. Şiddete dayalı siyaset dönemini kapatıp bundan sonra yeni bir siyaset döneminin kapılarını araladığını, demokratik toplum ve hukuk temelli bir sürecin açılması gerektiğinin altını önemli çizdi. Her defasında ifade ettik. Bizler farkındayız, çok tekrarlıyoruz. Ama tekrarlamaya devam edeceğiz şimdi söyleyeceklerimi. Sadece sözlerle tekrar etmeyeceğiz. Aynı zamanda eylemimizle, mücadelemizle, bahsini ettiğimiz bütün bu talepler yerine gelene kadar da tekrarımızı, yaratıcılığımızı kullanarak ve gerekirse tekrarımızı bizler devam ettireceğiz.

Mesela Kürt halkı birçok talepte bulunuyor. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki Kürt halkının talepleri sadece Kürt halkına demokrasi getirmeyecek. Bütün Türkiye'nin demokratikleşmesine kapı aralayacak. Ve buradan bir kez daha şunların altını çiziyoruz. AİHM kararları uygulanmalı. Kayyum atanan belediyelerin halka yani seçilmişlere yani kendi iradelerine iade edilmeli, cezaevindeki hasta tutsakların tahliyesi gerçekleşmeli, infaz yakmalar son bulmalı. Bütün bunlar için yeni bir yasa düzenlemeye gerek yok. Mevcut olan yasalar hayata geçirilmesi halinde zaten bunlar gerçekleşmeli. Bu kararlar yerine getirilmedi. Ve Sayın Öcalan'ın koşulları ve statüsünün yasal bir düzenlemeyle tanınması ve hukuki bir güvenceye alınması bu sürecin devamı için de son derece önemli. Bunlar için de beklemeye gerek yok. Bir an önce adım atılmalı, sonuç adım atılmadığı müddetçe de toplumun bu sürece inancında gittikçe zayıflama oluyor. Bizim topluma karşı sorumluluğumuz var. Toplumda bu süreçle ilgili güven artırma gibi bir görev ve sorumluluğumuz var.

Bu görev ve sorumluluk sadece DEM Parti'de değil, bu parlamentonun tamamındadır; toplumun tamamındadır. Devletin ve iktidarın bizatihi kendisindedir. Ve bu süreci genel anlamda üç temel adım üzerine inşa edebiliriz. Bu üç adım, sadece Kürtler için değil, Türkiye halklarının tamamı içindir. Birincisi, Kürtler, Aleviler, bütün farklı halklar ve inançlar eşit yurttaşlık temelinde demokratik cumhuriyet hukukunun güvencesinde yaşayabilir. Buna özgür yurttaş yasası da denilebilir. PKK meselesine ilişkin çıkarılacak çerçeve yasa özgür yurttaş yasası olarak tamamlanabilir. Ceza değil, çözüm odaklı bir yaklaşımla eşit yurttaşlık pekala inşa edilebilir. İkincisi, yerel yönetimlerin güçlenmesi konusu. Yerel yönetimler güçlendiğinde insanlar kendi mahallelerini, kendi geleceklerini daha iyi şekillendirebilir. Avrupa'nın yerel yönetim özellikleri bu konuda bize bir yol tarif etmektedir. Demokratik Türkiye'nin mührü yerel demokrasidir. Sadece Diyarbakır'ın değil, Trabzon'un, Tekirdağ'ın, Antalya'nın da ihtiyacı yerel demokrasidir. Üçüncüsü, siyasi ve toplumsal örgütlenmenin önü açılmalıdır. Bu bir lütuf değildir.

Yeni bir sivil demokratik toplum yasasıyla toplumun nefes alması sağlanmalı ve bu üç adım birlikte atıldığı zaman şunu bilelim ki hem kalıcı bir barış tesis edilebilir hem de demokratik bir cumhuriyetin inşasının önü açılabilir. Bu adımlar Türk meselesini siyasi ve hukuki bir zemine çekeceği gibi Türkiye'nin demokratikleşmesine de çok önemli katkılar sağlayacaktır.

Haklarımıza, hayatlarımıza yönelik yapılan saldırılara karşı 8 Mart ruhuyla, 8 Mart'ta, alanlarda, meydanlarda olacağız. İsyanımızla direnişi, direnişle özgür ve eşit yaşamı inşa edeceğimizi haykıracağız. Emelimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizimdir. Yaşasın kadın dayanışması, jin, jiyan, azadi.

 

 

 

Independent Türkçe

 

DAHA FAZLA HABER OKU