İran ne bölgesel ne de uluslararası alanda çok fazla dosta sahip değil. Ancak son aylarda, ABD’nin savaş tehditleri gölgesinde İran’ın komşuları, bir çatışmanın patlak vermesini istemiyor ve olası bir savaşın yayılmasından endişe ediyor; bu nedenle her iki tarafla da diplomatik yolları izleme konusunda konuşuyorlar. Uluslararası aktörler ise sessizliğini koruyor; Rusya ve Çin’in hafif itirazları dışında belirgin bir tepki yok. Öte yandan, savaş davullarını ABD Başkanı Donald Trump’tan önce kimse çalmıyor; bunun istisnası yalnızca İsrail. İsrail’in açıkladığı gerekçe, İran’ın hem nükleer hem de balistik kapasitesini kendisine karşı kullanması ve otuz yılı aşkın süredir vekil güçler aracılığıyla müdahale etmesi. Avrupa ülkeleri ise Trump’ın politikalarını sevmeseler de İran’ın nükleer ve balistik tehdidinden duydukları endişe nedeniyle, 2025 yılına kadar tek taraflı olarak yaptırımları artırmaktan çekinmiyorlar!
İran’ın komşu ülkeler nezdinde birçok sorunu var; en başta Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Körfez ülkelerine müdahaleleri ve vekil güçler aracılığıyla etkisini artırması geliyor. Sorun yalnızca milisler oluşturmak ve silah sağlamakla sınırlı kalmadı; en ciddi boyutu, toplumları mezhepler üzerinden bölmek ve adeta iç savaş benzeri ortamlar yaratmak oldu. Bu durum, ülkelerin inşasını ve yönetimini neredeyse imkânsız hale getirdi. Üstelik İran, oluşturduğu bu milisleri bölgesel çatışmalarda da aktif şekilde (örneğin Hizbullah’ı İsrail’e karşı ve Suriye’de Beşşar Esed rejimini 2012-2024 yılları arasında desteklemek için) kullandı.
İran, komşularına yönelik eleştirilerini Irak ile sekiz yıl süren savaş (1980-1988) üzerinden de dile getirebilir; bu savaşta Irak’a Arap ülkelerinin de yardımı olmuştu.
Ancak 1988’den bu yana İran, dışarıdan ciddi bir askeri veya güvenlik tehdidiyle karşılaşmadı. ABD ile ilişkilerde bile, müzakere ve karşılıklı hamlelerin çeşitli turları yaşandı. İran, Afganistan ve Irak’ın işgalinde ABD ile (kendi ifadesiyle lojistik olarak) iş birliği yaptı ve 2003 işgalinin ardından Irak’ta yaşanan istikrarsız durumdan bugüne kadar büyük fayda sağladı.
1990’lardan itibaren bölge, siyasi ve güvenlik oyunlarıyla çalkalandı; bu turlar çoğu kez İran lehine sonuçlandı. ABD, genellikle bu duruma tepki olarak uyum veya sınırlı bir dengeleme stratejisi izledi. Böylece İran, küçük adımlarla da olsa kazanmış gibi göründü. Irak’taki büyük oyun ve Suriye’deki hakimiyet öncesi süreçte bile bu durum sürdü.
Uluslararası gözlemciler, Trump öncesinde ABD’nin İran’a gösterdiği görece pasif tavrın nedenlerini farklı yorumladı. ABD, pratikte Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de İran’a tavizler verdi. Bu tavizlerin bir sonucu olarak, 2015’te imzalanan nükleer anlaşma ortaya çıktı; uzmanlar, anlaşmanın nükleer patlamayı ertelediğini, ancak tamamen engellemediğini belirtiyor. Peki, İran neden sürekli askeri ve siyasi bir seferberlik içinde, neden sürekli genişleme ve nüfuz peşinde koşuyor? Bu, devletin ideolojik projesi mi, yoksa Türkiye’nin tarihsel genişleme ve pozisyon alma çabalarına benzer bir durum mu? Her hâlükârda İran, farklı alanlarda hızlı adımlarla ilerledi ve ABD bu ilerlemeye karşı geri adım atıyormuş gibi görünürken, 2017’de Trump’ın yıldırım etkisi yaratan müdahalesi geldi.
İran projesinin tasfiyesi için önce vekil güçler ve nüfuz alanları kırılmalı, ardından İran’a doğrudan darbe indirilmeliydi; bu süreç yıllar sürecek gibi görünüyordu. Öncelikli hedef, El-Kaide ve DEAŞ’ı İran ve vekil güçlerine karşı konumlandırmaktı. İran da DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nun (DMUK) terörle mücadele çabalarına paralel bir şekilde terörle mücadele ediyormuş gibi bir görüntü verdi. Hatta birkaç ay öncesine kadar, ‘Şii Uyanışı’ (2007) kitabının yazarı Vali Nasr hâlâ Sünni-Şii çatışması vurgusunu öne çıkarıyordu. Fakat batılı güçler gerçeği fark etti: sözde çatışmanın iki kanadı aslında Batı’ya karşı rekabet ediyor(!). İlk darbelerden görüldü ki İran bloğu, DEAŞ oluşumundan daha az kırılgan değil. Bu nedenle, İsrail’in kararlılığı ve ABD’nin güç gösterisiyle, İran’ın vekil güçleri kırıldı ve kanatları budandı. Artık amaç uyum sağlamak veya dengelemek değil; boyun bükmeye zorlamak, hatta boğma tehdidiyle kontrol etmekti.
Bu, bölge ve dünya hakimiyeti için yeni bir dönemin başlangıcıydı. Bazıları mevcut dönemi, 1960’ların sonlarında Süveyş’in doğusu (bugünkü Hürmüz Boğazı ve Arap Denizi) üzerinden İngilizlerden Amerikalılara geçişi hatırlatan bir dönemle kıyaslıyor. 1960’lardan bu yana ABD bölgeden ayrılmadı; fakat İran ve Türkiye uzun uzadıya nüfuzlarını genişletti ve kendilerini dokunulmaz sandılar. Bu yanılsamanın sona ermesi gerekiyordu, gerekirse güç kullanılarak...
Irak Savaşı’ndan bu yana İran, pozitif hukuka ikna olmamış ve Iraklılar ile destekçilerinin uluslararası hukuka aykırı hareketlerine itiraz etmişti. Bugün ise İranlılar, ABD ve İsrail’in de uluslararası hukuka aykırı davrandığını söylüyor: Peki, güç mü hukuku belirliyor, yoksa hukukun zayıflığı mı tüm zayıfları ona sığınıyor kılıyor?!
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish