Cenevre’deki salonlar bu kez iki heyetin pazarlığını aşan bir ağırlık taşıyor. Masada görünen başlık nükleer dosya.
Masanın gölgesinde duran gerçek ise Ortadoğu’nun bir sonraki kırılma anı. Bir tarafta yaptırım ve baskıyla sonuç almak isteyen Washington.
Diğer tarafta nükleer kapasiteyi rejim güvenliğinin stratejik sigortası sayan Tahran.
Sorun, uzun süredir teknik bir anlaşmazlık gibi anlatılıyor. Oysa bugün nükleer dosya bölgesel güç dağılımının caydırıcılık arayışlarının ve iç siyasal dengelerin kesiştiği bir yerde duruyor.
Zenginleştirme oranı, stok miktarı, denetim hattı, füze başlığı… Hepsi bir dosyanın alt maddeleri gibi görünüyor. Sahada ise bunlar savaş ihtimalini azaltan ya da artıran kaldıraçlar gibi çalışıyor.
Üstelik Cenevre masası kurulurken askeri göstergeler de hızlanmış durumda. Avrupa’daki bazı ABD üslerinde tempo yükseliyor.
Atlantik geçişleri, yakıt ikmali zinciri, “görüşme sürerken seçenekler hazır kalsın” mesajını güçlendiriyor. Diplomasinin dili yumuşak bile olsa, bölgeye yayılan ses sert.
Tam da bu yüzden Cenevre’de söylenen her cümle, iki başkent arasındaki pazarlığın sınırını aşıyor.
İsrail’in tek taraflı saldırı ihtimali, Körfez’in güvenlik kaygıları, enerji piyasasının kırılgan dengesi, Irak–Suriye hattındaki vekil ağları… Hepsi aynı dosyanın farklı yüzleri olarak masaya ilişiyor.
Cenevre’de “İlkeler” Üzerinde Mutabakat: İlerleme mi, Mola mı?
İkinci tur dolaylı görüşmeler “yol gösterici ilkeler” ifadesiyle kapandı. Bu cümle, metin ortaya çıktığı anlamına gelmiyor.
Fakat tarafların çerçeveyi kavradığını ve hangi başlıklarda nerede duracağını daha berrak gördüğünü gösteriyor. Kimi zaman asıl ilerleme, metin imzası kadar “sınırların haritasını” çıkarmaktan geçer.
Dolaylı kanalın sağladığı esneklik burada kritik. Umman üzerinden yürüyen format, iki tarafa da yüz kaybı yaşamadan geri manevra alanı açıyor. Görüşmenin kısa sürmesi de bunu destekliyor.
Teknik ayrıntıların didik didik edildiği bir masa kurulmadı. Daha çok zemin yoklandı. Kırmızı çizgiler test edildi. Bir sonraki tur için “taşlar yerli yerine” kondu.
Washington tarafının talebi özetle net: zenginleştirmenin ve stokların aşağı çekilmesi, denetimin güçlenmesi, askeri eşiğe yaklaşmayı durduracak bir fren.
Tahran’ın talebi de aynı netlikte: yaptırımların gevşemesi, petrol gelirlerinin önünün açılması, rejim güvenliğini hedef alan baskının düşmesi. “İlke mutabakatı” denilen şey, çoğu zaman bu iki listeyi hangi sırayla ve hangi takvimle yan yana getireceğin sorusudur.
Burada asıl sorun takvimdir. Kim önce adım atacak. Hangi adım hangi hızla doğrulanacak. Geri dönüş mekanizması nasıl işleyecek. Bu soruların cevabı netleşmedikçe “ilkeler” bir başarı ilanı olmuyor. Krizi yönetilebilir tutan bir mola gibi çalışıyor.
Hürmüz’de Tatbikat, Avrupa’da Tempo: Diplomasinin Yanındaki Sert Hat
Cenevre trafiği sürerken İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki tatbikatı daha büyük bir resme işaret ediyor. Boğazın bazı bölümlerinin güvenlik gerekçesiyle saatler içinde kapatıldığının duyurulması, sembol dilinin en yüksek perdesi.
İran’ın verdiği mesaj açık: Görüşme masası kurulu kalsa bile köşeye sıkışma hissi doğarsa maliyet tek taraflı kalmayacak.
Bu hamle enerji piyasası üzerinden baskı üretme kapasitesi taşıyor. Hürmüz, dünya petrol akışının sinir uçlarından biri.
Boğazdaki her sert manevra, “askeri risk” kadar “ekonomik şok” ihtimalini de büyütüyor. Diplomasi masasında konuşulan her başlık, aynı anda tanker rotalarını, sigorta maliyetlerini, fiyat beklentilerini etkiliyor.
ABD cephesi de bu tabloda askeri seçeneği diri tutuyor. Son haftalarda Avrupa’daki üslerde tempo artışı konuşuluyor.
Bazı savaş uçaklarının Atlantik’i geçerek İngiltere’ye indiği, yakıt ikmal uçaklarının hareketlendiği, Almanya’daki bir üste 24 saat çalışma düzenine geçildiği bilgileri sahadaki hazırlık görüntüsünü güçlendiriyor. Bu, “masaya basınç” stratejisinin askeri yüzü.
İsrail tarafında da hazırlık dili sertleşiyor. Knesset’te yapılan kapalı brifinglerden sonra, iç cephede daha geniş ölçekli ve çok cepheli senaryolara dönük hazırlık vurgusu öne çıkıyor.
Siyaset kurumu kamuoyu psikolojisini de yönetmeye çalışıyor. Zira İsrail açısından nükleer dosya, bir anlaşma ihtimali kadar “anlaşmanın İran’a zaman kazandırdığı” kuşkusuyla birlikte okunuyor.
Bu çift katmanlı kriz yönetimi tehlikeli bir oyun. Diplomasi “barışçı kanal” olarak sunuluyor. Askeri hamleler pazarlık gücünü artıran bir kaldıraç gibi kullanılıyor.
Fakat yanlış hesap, teknik bir kaza, radar hatası, bir misilleme zinciri… Bir anda kontrol dışı tırmanmayı tetikleyebilir. Bu denklemde risk, niyetlerden çok sürtünmelerden doğuyor.
Tahran’ın İç Cephesi: Nükleer Dosyanın Rejim Mantığı
İran masaya otururken içeride de zor bir dönemden geçiyor. Son aylarda protesto dalgaları, güvenlik yanıtı ve ekonomik sıkışma, rejim–toplum ilişkisinde derin izler bırakıyor.
Yaptırımların petrol gelirini daraltması, hayat pahalılığı baskısı, güvenlikçi refleksin sertleşmesi… Hepsi aynı anda çalışıyor.
Bu tablo, nükleer dosyayı Tahran açısından daha “varoluşsal” hale getiriyor. Çünkü nükleer kapasite, dışarıya karşı caydırıcılık üretirken içeride de “direnç” anlatısının ana kolonlarından biri olarak işlev görüyor.
Burada büyük taviz, içeride zayıflık algısı doğurabilir. Bu algı, rejimin zaten daralan manevra alanını daha da daraltır.
Bu yüzden İran diplomasisi ince ayar arıyor. Ne askeri tırmanmayı davet edecek kadar sert bir çizgiye yaslanmak istiyor, ne de iç tabanda “geri adım” görüntüsü doğuracak bir yumuşama. Cenevre’de çerçeve kurmaya çalışmasının sebebi de bu.
Anlaşma ihtimali, rejime nefes aldıracak kadar ekonomik rahatlama sağlarsa anlamlı. Fakat bu rahatlama, sistemin kırmızı hatlarını aşan bir kopuşa dönüşürse içerideki dengeyi sarsabilir.
Burada Washington’un hesapları da karışık. Sert taleplerle hızlı sonuç alma arzusu, İran tarafında “aşağılama” duygusunu büyütürse anlaşma zemini daralır.
Daha sınırlı bir paket ise İsrail ve Körfez’de “İran yine zaman kazandı” kuşkusunu körükler. Cenevre’nin dar koridoru tam olarak bu çelişkilerden oluşuyor.
Bölgesel Yankı ve Türkiye’nin İnce Hesabı
Bu dosya, Türkiye açısından uzaktan izlenen bir çekişme gibi okunamaz. Enerji piyasası, Irak–Suriye hattının kırılganlığı, bölgesel milis ağlarının hareketliliği ve göç baskısı Ankara’nın güvenlik denklemine doğrudan temas ediyor.
Türkiye’nin çizgisi yıllardır üç ayağa oturuyor: İran’ın nükleer silaha yaklaşmaması, bölgede büyük savaş çıkmaması, İran’da kontrolsüz bir çöküş yaşanmaması. Bu üç hedef birbiriyle yarışabiliyor. Zira nükleer baskı artınca savaş riski büyüyor.
Savaş riski büyüyünce içeride çöküş ihtimali de artıyor. Çöküş ihtimali artınca bölgesel dalga Türkiye’ye vuruyor.
Bu yüzden Ankara, “dosya dosya ilerleme” fikrini öne çıkarıyor. Nükleer başlık, füze başlığı, vekil ağlar… Hepsi bir pakete yığıldığında masanın devrilme ihtimali yükseliyor.
Parça parça ilerleme ise hem gerilimi düşürür hem de taraflara geri dönüş alanı bırakır. Türkiye’nin aradığı şey büyük zafer fotoğrafı değil. Basıncı düşüren, tırmanmayı yavaşlatan, sahadaki sürtünmeyi azaltan bir denge.
Diplomasi mi, Kısa Bir Sessizlik mi?
Ortada imzalı bir anlaşma yok, “ilke mutabakatı” var. Hürmüz’de kalıcı kapanma yok, saatlerle ölçülen bir kesinti var. Avrupa üslerinde yükselen tempo var.
İsrail iç cephesinde büyüyen hazırlık dili var. Bu parçalar yan yana geldiğinde tek bir sonuç çıkıyor: Taraflar topyekûn savaşın maliyetini göze alamıyor. Krizi kalıcı biçimde çözecek cesur hamleleri de şimdilik üretmiyor.
Cenevre bu haliyle bir “ara durak” gibi duruyor. Kapıyı kapatmayan, kapının aralığını daraltan bir süreç. Nefes aldırıyor. Fakat nefes almak, fırtınanın bittiği anlamına gelmiyor.
Bu denklemde asıl belirleyici soru şu: Cenevre, krizi donduracak bir çerçeveye mi dönüşecek, yoksa bir sonraki tırmanma dalgasından önceki kısa sessizlik olarak mı kalacak?
Sahada bir kaza, bir yanlış okuma, bir provokasyon, bir misilleme…
Masanın kaderini bir anda değiştirebilir. Bugün “ilke” diye kurulan yapı, yarın bir gecelik krizle dağılıp gidebilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish