Bakırhan: Suriye'de 29 Ocak’ta imzalanan ve yürürlüğe giren mutabakatı destekliyoruz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında konuştu

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, konuşmasının başında Ezilenlerin Sosyalist Partisi ve Kuzey Suriye protestolarında yaşanan gözaltılara değindi ve gözaltındakilerin serbest bırakılmasını istedi. Ayn el Arap-Kobani'ye yönelik yardım tırlarının gönderilmesi için Mürşitpınar Sınır Kapısı'nın halen kapalı olduğuna dikkat çeken Bakırhan, yardımların Kobani halkına ulaşması gerektiğini belirtti.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Konuşmasında ekonomik krize vurgu yapan ve Migros depo işçilerinin günlerdir süren direnişini hatırlatarak "Migros depo işçilerinin yanlarındayız" diye konuştu

Bakırhan sözlerini şöyle sürdürdü:

"Kürtler ne istiyor?"

2026’da dünyanın birçok yerinde çok sarsıcı gelişmelere şahitlik ediyoruz. Özellikle Rojava’da Kürtleri ve bölgeyi ilgilendiren çok önemli günler yaşanıyor. Halep’te Kürtlerin yaşadığı iki mahalleye yönelik saldırılar, katliama, zorla göçe ve kuşatmaya dönüştü. Bu saldırı dalgasına karşı dünyanın dört bir yanında Rojava’yla dayanışma eylemleri yapıldı ve hâlâ devam ediyor. Bu eylemler beraberinde şu soruları da getirdi: Kürtler neden itiraz ediyor? Kürtler ne istiyor?

Bu soruların yanıtı, son yüzyılda Kürtlerin inkârı üzerine kurulan siyasi düzende saklıdır. Kürtlerin itirazı, 100 yıldır dayatılan yok saymaya ve statüsüzlüğe yöneliktir. Kürtler bugüne kadar bulundukları ülkelerin tarihinde savaş, kriz ve güvenlik tehdidi olduğunda, yaşadıkları halklarla birlikte sahada omuz omuza durdular; büyük bedeller ödediler, direndiler ve sürekli dengeyi birlikte yaşadıkları halkların lehine değiştirdiler. Ancak yeni bir düzen kurma vakti geldiğinde, aynı Kürt varlığı bir anda stratejik tehdit ve siyasi yük olarak görüldü ve ilan edildi. Dün can simidi olarak görülen Kürt halkı, ertesi gün tehdit odağı haline getirildi.

Bunu biz de son 40-50 yılda yoğun bir şekilde yaşadık ve gördük. Peki bu nasıl oldu? Zamanı biraz geriye saralım ve tarihsel kavşaklarda dolaşalım. Söylenenlerin örneklerle nasıl somutlaştığını siz de açıkça göreceksiniz. 1919 ve 1922’de kurtuluş gücü olarak görülen Kürtler, 1923’te hukuk dışına itildi; hakları tanınmadı. 1937’de Sadabat Paktı’nda, 1955’te Bağdat Paktı’nda kendi aralarında büyük çelişkileri olan devletlerin bile konu Kürtler olunca uzlaşıp Kürt karşıtlığında birleştiğine hepimiz şahit olduk. 1946’daki Mahabad Cumhuriyeti deneyimi de, 1975 Cezayir Anlaşması da bir halkın kaderinin nasıl pazarlık masalarına kurban edildiğini gözler önüne serdi. 1988 Enfal Soykırımı’na ve Halepçe’ye giden yolun taşlarının diplomatik sessizlikle nasıl döşendiğini acı bir şekilde tecrübe ettik. 15 Şubat Uluslararası Komplosu’nun Kürt tasfiyesini nasıl hedeflediği hafızalarımızdadır. 2015 sonrası Suriye’de IŞİD çetelerine karşı insanlığı savunanların yaşadığı yerler işgal edilirken, dünyanın Kürtleri nasıl yalnızlaştırdığını bir kez daha gördük.

İşte bu tarihsel gerçeklerin en son halkası, 10 Ocak 2026’da imzalanan Paris Mutabakatı oldu. Paris Mutabakatı, 100 yıllık diplomatik terk edişin bir tekerrürüdür. Ancak her şey tekerrür etmedi. Kürtlerin ulusal bilinci ve direnişi büyüyerek devam etti. Kürtler, bu kısır döngüye “hayır” diyerek her yerde ayağa kalktı. Sahada hayatını riske atıp masada yok sayılmaya itiraz ediyor; komploların ve inkâr politikalarının artık bitmesini istiyor. Kürtler, yaşadıkları devletlerde komplo kurbanları olarak değil, eşit yurttaşlar olarak yaşamak istiyor. Dillerini konuşmak, kimliklerini yaşamak, kültürlerini korumak ve varlıklarının tanınmasını görmek istiyorlar. Gerçekten bunlardan daha doğal ne olabilir? Ne yazık ki hâlâ doğal olarak görülmüyor.

"Bu mutabakat herkesin kazandığı bir uzlaşı metnidir"

Bakırhan, Kuzey Suriye'de yaşanan gelişmelere de değindi ve şunları söyledi:

Değerli arkadaşlar, bugün biraz önce anlattığım bu tarihî geçmişten günümüze kadar olan tablodan iki dersle karşı karşıyayız. Birincisi, Kürtlerin diplomasi masalarında dışlanmasının ne Kürtlere ne de bölgeye kalıcı bir barış getirmediği dersidir. İkincisi ise şudur: Hangi halk olursa olsun, bir halkın meşru taleplerini sürekli bastırmak veya görmezden gelmek sorunu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, kuşaklar boyu süren bir çatışma sarmalı üretiyor. İşte bu yüzden Suriye’de yok sayma, İran’da bastırma, Irak’ta boğma, Türkiye’de inkâr, yüzyıllık paradigmanın güncel suretleridir. Dolayısıyla bugün hep birlikte tarihten dersler çıkarmalıyız. Kürt halkının ve ezilen bütün halkların meşru taleplerini artık görmek ve tanımak durumundayız. Bunun için çözüm bastırmada değil, idam sehpalarında değil; diyalogda, müzakerede, karşılıklı saygı ve diyalog zeminindedir diyoruz.

Biraz da Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi ile Şam Yönetimi arasında 29 Ocak’ta imzalanan ve yürürlüğe giren mutabakata dair konuşmak istiyorum. Açıkladığımız gibi biz bu anlaşmanın, bu mutabakatın Suriye’nin demokratik geleceği için hayırlı olmasını diliyoruz ve destekliyoruz. Tam anlamıyla sahada nasıl hayata geçtiğine durup bakmak da gerekiyor. Bu mutabakat aslında herkesin kazandığı bir uzlaşı metnidir. Belki Suriye Devleti’nin de dediği gibi olmadı, Kürtlerin de tam istediği gibi olmadı ama gerçekten hem Suriye’nin hem Kürtlerin kazanacağı bir metindir. Bu uzlaşma metninin ortaya çıkmasını direnişiyle sağlayan başta Kürtlere ve dostlarına, bu uzlaşma metnine katkı sağlayan bütün kesimlere bir kez daha teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Suriye’de ilan edilen kademeli entegrasyon kapsamında sosyal, siyasal ve yerel hakların gözetilmesi demokratik dengeyi güçlendirecektir. Kalıcı ateşkesin sağlanması, baskıların durması ve nihayetinde insanların ölmemesi en önemli kazanımdır. Bu kapsamda Afrin ve Serikani’de, Serikani başta olmak üzere yerinden edilen Kürtlerin ve orada yaşayan diğer halkların en kısa sürede yerlerine, yurtlarına geri dönüşlerinin sağlanmasını diliyoruz. Kürtlerin idari statüsü ve ana dilinde eğitim hakkı, birleşik bir Suriye’nin teminatıdır.

Bu mutabakat bir başlangıçtır. Bu mutabakatın demokratik ruhu tüm Suriye halklarına ve inançlarına da yayılmalıdır. DEM Parti olarak bu anlaşmayı destekliyoruz. Uygulama aşamasında müzakereyi büyüten, halkların iradesini koruyan ve Suriye’nin ortak geleceğine hizmet eden her adımın yanında olacağımızı, elimizden gelen her türlü desteği sağlayacağımızı yine tekrarlıyoruz.

"Kürt ulusal birliğini sağlama zamanıdır"

6 Ocak’tan bu yana Rojava’da büyük bir insanlık direnişi sergileniyor. Bir kez daha bütün dünya bir gerçeği net olarak anladı: Rojava Kürtlerin göz bebeğidir ve olmaya devam edecektir. Kürt halkı ve dostları dünyanın her yerinde Rojava için itiraz etti, sokakları ve alanları doldurdu. Federe Kürdistan Bölgesi’nin neredeyse bütün kentlerinde, bölgedeki bütün illerde, Türkiye metropollerinde emekçilerin ve ezilenlerin yaşadığı her yerde, Avrupa’da ve dünyanın dört bir yanında Kürtler ve dostları Rojava için ayaktaydı; alanlardaydı ve sahayı doldurdular. Kürt halkı bu iradesiyle ulusal birlik ruhunu tarihte hiç olmadığı kadar yükseltmiştir. Bu çok önemlidir.

Günlerdir alanlarda “Yeke, yeke, gele Kurd yeke” sloganı atılıyor. Bu slogan, ulusal birlik ruhunun ne kadar gerekli olduğunu göstermiştir. Bu bilincin siyasi iradeye dönüşmesi için Kürt siyasetçilerine ve kurumlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zaman, 100 yıllık kölelik dayatmasına karşı 100 yıllık özgürlüğü kazandıracak Kürt ulusal birliğini sağlama zamanıdır. Şimdi tüm Kürt parti ve hareketler, sokakta ve meydanda ortaya çıkan ulusal ruhu ulusal birliğe artık taşlandırmalıdır.

Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısının önemi her geçen gün kendisini yeniden doğruluyor. Yıllardır Sayın Öcalan’ın yaptığı uyarıların her biri bugün sahada doğrulanıyor. En zor koşullar altında dahi Suriye’de çözümün demokratik birliktelikte olduğunu söyleyerek aslında bir pusula gösterdi. Bu anlamda 29 Ocak anlaşması, tam da İmralı’da ilmek ilmek örülen çabanın bir ürünüdür. Bu hakkı teslim etmeliyiz. Siz de hatırlarsınız; 6 Ocak Halep saldırısından 29 Ocak anlaşmasına kadar herkes diken üzerindeydi. Tam da bu süreçte Sayın Öcalan aktif bir şekilde devrede oldu. Kürtlerin güvenliği ve özgürlüğü için 23 gün kesintisiz bir biçimde bu sürece müdahil oldu. Bugün bir anlaşma varsa, bugün Suriye’de Kürtler ve Araplar bir iç savaş içinde değilse, bugün Suriye hükümeti tarafından Kürtlerin özgünlüğü ve hakları kabul edilmişse emin olun bu, 23 gün boyunca Sayın Öcalan’ın adada göstermiş olduğu tavır ve duruştan kaynaklıdır. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Bugün bize düşen, Sayın Öcalan’ın sunduğu demokratik çözüm perspektifine sahip çıkmak ve onu en güçlü şekilde devam ettirmektir. Bu perspektif, merkezin yereli tanımasını ve yerelin haklarına saygı duymasını, yerelin de merkezi kabul etmesini içerir. Yerel ve merkez stratejik ortaklık içerisinde olmalıdır. Bir anlaşma yapıp daha sonra o anlaşmayı sahada uygulamamak ya da törpüleyerek hareket etmek doğru değildir. Suriye’nin geleceği, merkezin yereline saygı duyması ve haklarını, hukukunu hayata geçirmesindedir. Aynı zamanda bu anlaşmanın DEM Parti olarak takipçisi olacağımızı da hep birlikte bir kez daha belirtmek istiyorum.

"Irkçılığı kabul etmeyeceğiz"

Katı merkeziyetçilik ortak yaşamın zehiridir. Aynı çatı altında ortak değerler ve karşılıklı saygı temelinde yaşamak mümkündür. Çözümün yolu budur. Huzur ve barışın yolu da budur. Yine şimdi hepimizin geleceğini ilgilendiren son derece hassas ve çok önemli bir konuda birkaç uyarı yapmak istiyorum. Bugün toplumda hiç olmadığı kadar derin bir duygu kırılmasına şahit oluyoruz. Biz bölgede buna bizzat şahit olduk. Daha da acısı, bu kırılmayı bilinçli biçimde köpürten kimi çevreler var ve bu çevrelere maalesef göz yumuluyor. Sosyal medyada, ekranlarda ve gündelik yaşamda üretilen nefret neredeyse hiçbir itirazla karşılaşmıyor. Hukuki bir yaptırım yok. Kürde istediğin gibi saldırabilirsin, ırkçılık yapabilirsin, linç edebilirsin; takımına futbol bile oynatmayabilirsin. Siyasi bir utanç yok, vicdani bir fren de yok. Biz bu ırkçılığı asla kabul etmeyeceğiz.

Eğip bükmeden söylemek gerekiyor: Ne yazık ki Türkiye’de hem açık hem de örtük bir ırkçılık vardır. Her yerde ırkçılık olağanlaştırılıyor. Kürtler şahsında öfke ve linç tertipleniyor. Bakın, Kürt karşıtı bir gazete daha geçen gün bölgede on binlerin katıldığı bir Rojava’ya destek yürüyüşüne katılanların tamamına terörist dedi. Aynı gazete, İçişleri Bakanlığı’nın arananlar listesinde El-Kaide üyesi olarak geçen, ismi ve resmi bulunan bir şahsı da gazeteci olarak çalıştırıyor. Rojava ile dayanışan normal bir Kürt vatandaş terörist, terörist olarak aranan bir El-Kaide üyesi ise gazeteci olmuş Türkiye’de. Ve buna herkes göz yumuyor, sesini çıkarmıyor.

Yine Suriye resmî yetkilileri Kobani ve Haseke’deki devlet kurumlarının işlemesi için oraya girdiklerinde, bizzat HTŞ hükümetinin yöneticisi bile Kobani diyor. Ama ne hikmetse Türkiye’deki bazı bürokratlar, kimi yöneticiler ve gazeteciler hâlâ Aynel Arap diyor. Ya orası Kobani’dir kardeşim. Kürtlerle ilgili paylaşımları beğenenler tek tek takip ediliyor, peşlerine düşülüyor. Özgür basın mecraları, Kürtlerin haber ajansları ve haber hesapları tek tek erişime kapatılıyor. Yayın yapmak için tek bir tanesine bile izin verilmiyor. Haber alma hakkımız da engelleniyor.

Saç örme gibi son derece vicdani ve barışçıl bir protestonun bile terör propagandası diye suçlanması bir akıl tutulması değil de nedir, değerli arkadaşlar? Bir hemşire sadece saçını ördüğü için görevinden uzaklaştırılıyor. Kağızman’da biri çocuk iki kadın saçını ördüğü için gözaltına alındı. Zafer işareti yapanlara soruşturmalar açılıyor. Siz başka bir partinin sembollerini yapan tek bir kişi hakkında soruşturma açıldığını ya da gözaltına alındığını duydunuz mu, gördünüz mü? Ya da dünyanın herhangi bir ülkesinde dayanışma için saçlarını ören bir sağlık emekçisinin açığa alındığını duyan, gören oldu mu bugüne kadar?

Bunların hepsi Türkiye’de oluyor. Bunlar tesadüf müdür? İnsan anlamakta zorlanıyor. Bu ayrımcılık Kürtlerde duygu kırılması yaratmasın da ne yapsın, sayın yöneticiler? Ankara’da sıcak bir ortamda, güvenli bir limanda oturup “duygu kırılması yok” demek kolay. Hele bir gel Nusaybin’e, Qamişlo’daki o havan seslerini duy; bak bakalım duygu nasıl kırılıyor. Hele bir Suruç sınırına gel, Kobani’de dünya devrimini yapan o O yürekli, o güzel insanların susuz, internetsiz; top ve bombaların altındaki yaşamlarını ve çığlıklarını duy, duygu kırılmasının ne olduğunu görürsün. Eğer sende duygu varsa. Beyefendiler artık bizim duygumuzun kırılıp kırılmadığını da biliyor, karar veriyorlar. Empati suç sayıldıkça, inkâr sürdükçe toplum bize “Bu inkârcı akıl nasıl değişecek?” diyor. Şimdi siz de aynısını söylüyorsunuz. “Başkan, biraz önce süreç dedin, falan filan dedin, destekliyoruz dedin. Peki bunlar neyin nesi?” diye bize soruyorlar.

"Attığımız her tweetin altında hakaret, küfür var"

Örgütlenme özgürlüğü olmayacaksa, demokratik siyaset kanalları kapalı tutulacaksa yeni bir döneme nasıl gireceğiz diye insanlar soruyor, merak ediyor. Biz de soruyoruz. Yargı ve yürütme, herkese Kürtlere karşı ırkçılığa sessiz onay veriyor. Emin olun değerli arkadaşlar, attığımız her tweetin altında onlarca tehdit, hakaret, ağır küfür var. Ama avukatlarımız soruşturma dahi açtıramıyor. Öte yandan bir hemşire, Kobani’deki kadınlarla dayanışmak için saçını örüyor; hemen soruşturma açılıyor, görevden alın diyorlar. Yargı ve yürütmeye diyoruz ki: Lütfen artık Kürtlere değil, bu ırkçılığı yapanlarla uğraşın. Soruyoruz; bugüne kadar Kürtlere karşı ırkçılık yapan herhangi bir hesap hakkında soruşturma açıldığını, herhangi bir hesabın kapatıldığını gören, duyan var mı? Yok. Çünkü Kürtlere saydırıyor, Kürtlere sövüyor. Hem Kürtlerle iç barışı tahkim etme arayışında olmak hem de ırkçılığa izin vermek bir Ankara paradoksudur. Ve bu paradoksu aşmak da bu iktidarın görevidir.

Bu vesileyle Sayın Erdoğan’a da bir şey ifade etmek isteriz. Hep Kürt vatandaşlarınızdan bir şeyler için rica ediyorsunuz ya, baş göz üstüne. Bir defa da beyaz ve yeşil ırkçılara rica etseniz de ayrımcılık yapmayı bıraksalar. Bir defa da dönüp bakanlarınıza, sözcülerinize ve danışmanlarınıza rica etseniz de her konuştuklarında Kürtlerin sinirleriyle oynamayı bıraksalar; Kürtlere rol biçmeyi, akıl vermeyi bıraksalar. Sayın Erdoğan, partiniz adına söz kuranların sürekli parmak sallamasıyla, sürece sadece güvenlikçi pencereden bakmalarıyla ve etki alanınızdaki medyanın zehirli diliyle bu süreci nasıl ilerleteceğiz? Çok açık söylüyorum: Bu sözcülerinizin ve medyanın bu dilinden hem biz hem de tabanımız rahatsızlık duyuyor.

Ama herkes bilsin ki biz, onurlu bir halkın evlatları olarak düşmanlık dili asla kurmayacağız. Hakları birbirine kırdırtan zehirli bir dile asla teslim olmayacağız. “Kürt eşittir terör” diyen zihniyeti asla kabul etmeyeceğiz ve asla eyvallahımız olmayacak.

Değerli arkadaşlar, bölgesel gerilimlerden korunmanın ve barışı örgütlemenin bizleri model bir ülke yapabileceği tarihsel bir eşikteyiz. Önümüzde aslında çok önemli bir fırsat var. Türkiye artık enerjisini Şam’a değil Ankara’ya harcamalı, Ankara çözümüne odaklanmalı. Ankara çözümü emin olun domino etkisi yaratır; Şam’ı da etkiler, bölgeyi de etkiler, Türkiye’de yaşayan 86 milyon insanı da olumlu etkiler. Şam’da imzalanan bu mutabakatın yarattığı yeni iklim, sürecin hızlanması için taze bir umuttur. İktidarın elinde artık Suriye eksenli güvenlik kaygılarına dayalı bir zemin kalmadı. Hep “güvenlik tehdidi” olarak görüyorlardı; artık anlaşma imzalandı, gerekçeler tükendi. Sıra somut ve güven verici adımlardadır. Artık somut ve güven verici adımlar konusunda kimsenin bahanesi kalmadı.

Bahçeli'ye destek

Süreci ilerletecek çerçeve yasanın bir gün bile gecikmeden çıkarılması gerekiyor. Kürtlere hak, Türkiye’ye demokrasi sağlayacak hukuki çalışmalar artık devreye alınmalıdır. Başta kayyum olmak üzere demokrasiye sürülen kara lekelerin Türkiye’den sökülüp atılması gerekiyor. Bizden önce bu kürsüde Sayın Bahçeli konuştu. Bazı söylediklerine katılmamakla birlikte, şimdi söyleyeceğim bazı tespitlerine katıldığımızı da belirtmek isterim. Sayın Bahçeli’nin sözünü ettiği umut hakkı, kayyum utancından kurtulmuş ve siyasi tutsakların özgür olduğu bir Türkiye, bizim de taleplerimizdir. Sayın Bahçeli’nin bu tespitleri önemlidir ve değerlidir. Bunun muhatabı iktidardır. Artık iktidar, Sayın Bahçeli’nin işaret ettiği bu konularda gecikmeden adım atmalıdır.

Bu çerçevede bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi, sözü eyleme dökerek tarihi bir eşikten geçme fırsatıyla karşı karşıyadır. Bu süreç, güçlü bir Meclis iradesiyle, tereddüte yer bırakmayacak şekilde, şeffaf ve cesur adımlarla ilerlemelidir. Hazırlanacak ortak komisyon raporu; yasal ve hukuki altyapıyı oluşturan, halklara güven veren bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmalıdır. Sürecin başarısı, halkların özgürlük ve güvenlik duygusu arasındaki dengeyi kurmaktan geçer. Kimliğin, dilin ve kültürün tanınması; yerel demokrasinin güçlendirilmesi, bir halkın kendini evinde ve güvende hissetmesinin yegâne yoludur. Kürtler artık kendini güvende ve evinde hissetmek istiyor. Bunun için gerekli adımların atılmasını talep ediyor. Barışın inşası için sahada halkımızla 24 saat birlikteyiz. Masada da muhataplarımızla söz kurmaya, örgütlenmeye ve umudu büyütmeye devam edeceğiz. Barışa olan inancımız tamdır. O yazılan, çizilen şeylere bakmayın. Barışız, barış mücadelesiyiz. Barış için buralardayız. Barış için bedel ödüyoruz. Kendimize, haklarımıza ve size irademize güveniyoruz.

 

Independent Türkçe

DAHA FAZLA HABER OKU