Kemanın sınırlarını aşıp kendi sesini bulan dahi: David Garrett

Dünyaca ünlü virtüöz David Garrett, 29 Ağustos'taki Harbiye konseri öncesinde çocuk yaşta kazandığı şöhretin bedelini, New York'ta yeniden aşık olduğu müziği ve Türk dinleyicilerle kurduğu bağı anlattı

Henüz 10-12 yaşlarındayken bin ila 1500 kişilik salonlarda çalan David Garrett, o dönemde başarının ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamadığını söylüyor (Reiner Pfisterer)

David Garrett'la Zoom üzerinden konuşmak için ekranın karşısına geçtiğimde sesim neredeyse hiç çıkmayacak kadar kısıktı. Karşımda ise 40 yıldır kemanın sesini dönüştüren, tellerin sınırlarını zorlayan ve klasik müzikle rock arasındaki duvarları büyük bir rahatlıkla aşan bir virtüöz vardı.

Görüşmenin sonunda Garrett, boğazımdaki rahatsızlığa rağmen söyleşiyi sürdürebildiğim için bana teşekkür edecekti. Ancak o noktaya gelene kadar çocukluğundan Juilliard yıllarına, sahne adından Türk dinleyicilere ve yapay zekaya uzanan son derece sıcak bir sohbet gerçekleştirdik.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Yoğun bir yılın ortasında yakaladım onu. 2026'da önceki yıl kadar çok konser vermemişti ama bunun iyi bir nedeni vardı: Deutsche Grammophon etiketiyle yıl sonunda yayımlanması planlanan yeni klasik müzik albümü.

"Stüdyoda çok zaman geçirdim, düzenlemeler üzerinde uzun süre çalıştım" diyen Garrett, artık yeniden yollara çıkacağı için heyecanlıydı. Almanya'daki 14 açık hava konseri ve Avusturya'daki performansının ardından yolu bir kez daha İstanbul'a düşecek; 29 Ağustos'ta Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda dinleyicilerin karşısına çıkacak.

Garrett için yollara dönmek, yalnızca yeni bir turnenin başlaması anlamına gelmiyor. Sahne, onun müzikle kurduğu ilişkinin hâlâ en canlı olduğu yer.

Dahi çocuğun ödediği bedel

David Garrett, müzik dünyasıyla çok küçük yaşta tanıştı. Henüz çocukken önemli orkestralarla çalıyor, yaşıtlarının pek çoğunun adını dahi bilmediği salonlarda sahneye çıkıyordu. Böyle bir başlangıç için çocukluğundan ne ölçüde fedakarlık etmek zorunda kaldığını sorduğumda bunu inkar etmiyor:

Çocukluğumun önemli bir bölümünden kesinlikle feragat ettim.

O yaşta böylesine iyi bir müzisyen olabilmek için bu fedakarlıkların bir ölçüde kaçınılmaz olduğuna inanıyor. Yine de geriye baktığında, çalışma ve çocukluk arasındaki dengenin zaman zaman kurulamadığını kabul ediyor. O yıllardaki kararların önemli bölümünü anne ve babası vermiş.


Garrett, ailesinin de kusursuz olmadığını ve doğru dengeyi her zaman bilemediğini söylerken geçmişi bütünüyle reddetmiyor. Çünkü zor geçen günler, haftalar ve aylar aynı zamanda onun klasik müzik dünyasında adını duyurmasını sağlamış.

Çocukluğuma dönüp baktığımda kendimi tuhaf bir ikilemin içinde buluyorum. Ne kadar zor geçmiş olursa olsun hiçbir şeyi değiştirmek istemezdim.

Bu, geçmişi romantikleştiren rahat bir cümle değil. Garrett'ın anlatısında o yılların bedeli de kazanımları da aynı anda var. Çocukluğunun özgürce geçirebileceği önemli bir bölümünden vazgeçmiş ama bugün hâlâ güvendiği müzikal sezginin temellerini de o yıllarda atmış.

New York'ta müziğe yeniden aşık olmak

Garrett'ın hayatındaki asıl kırılma, 17-18 yaşlarında New York'a taşınarak Juilliard'da eğitim almaya başlamasıyla yaşanmış. Almanya'da kalıp geleneksel klasik müzik çizgisinde ilerleseydi nasıl bir müzisyen olacağını sorduğumda yanıtı şaşırtıcı ölçüde açıktı:

Keman çalmayı sürdüreceğimi sanmıyorum.

Mesele müzikten çok, seçim hakkının elinden alınmasıymış. Ona sürekli ne yapması, ne çalması ve ne çalışması gerektiği söyleniyormuş. Kendisini başkalarının yönlendirdiği bir kukla gibi hissettiğini anlatıyor:

17 ya da 18 yaşına gelmişseniz ve hayatınızda hiçbir kararı gerçekten kendiniz vermemişseniz mutlu olamazsınız.

Müzikle ilgili her şey zamanla bu baskı duygusuyla özdeşleşmiş. New York'un Garrett açısından önemi de burada yatıyor. Orada ilk kez kendi kararlarını vermeye başlamış ve müziği kendisine ait bir alan olarak yeniden keşfetmiş:

Müziğe yeniden aşık olmamı New York sağladı.

Belki de Garrett'ın Paganini'den Bach'a, Metallica'dan Coldplay'e uzanan repertuvarını anlamanın anahtarı bu cümlede saklı. Onun türler arasında gezinmesi yalnızca ticari bir crossover stratejisi değil, başkalarının çizdiği sınırların dışına çıkarak müziği yeniden sahiplenme biçimi.

"Müzikte sezgi, bilgiyi yener"

Garrett, yıllar içinde müziğe bakışının geliştiğini ancak temel sezgisinin en başından beri güçlü olduğunu düşünüyor. Eski kayıtlarını dinlediğinde bunların teknik açıdan başarılı olduğu kadar müzikal bakımdan da kuvvetli olduğunu söylüyor.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

A post shared by AC Live (@aclive.de)


Bugün bazı parmak pozisyonlarını, yay kullanımını veya cümleleri farklı yorumlayabileceğini kabul etse de ona göre özdeki yaklaşım değişmiş değil:

Müzik sözkonusu olduğunda sezgi bilgiyi yener. Bilgi de sezgi kadar önemlidir ve bir noktada sezginin doğru yönde gelişmesine yardım etmelidir. Ama o temel müzikal sezgi en başından beri vardı.

Kalbin mi, aklın mı önce geldiğini sorduğumda kalbin müzikte daima orada olduğunu söylüyor. Bugünse sezgileriyle zihnini birlikte kullanıyor.


Bu denge, Garrett'ın kendisini tekrar etmeden değişebilmesini de açıklıyor. Ancak ona göre sanatçının kendini yenileme isteği, dinleyiciyi memnun etmeye yönelik hesaplardan doğmamalı.

Etrafınıza bakıp 'Dünyada neler oluyor, nasıl kariyer yapabilirim, seyirciyi memnun etmek için ne yapmalıyım?' diye düşünmemelisiniz. Ben bunu hiç yapmadım. Önce kendime 'Şu anda ilgimi çeken ne, ne yapmak istiyorum?' diye sorarım.

Projelerinin başarısını belki de tam olarak bu kişisel meraka borçlu. Kendi merakının peşinden gitmeyi, dinleyici için işe yarayacak formülü bulmaya çalışmaktan daha değerli görüyor.

6 yaşında verilen bir karar

David Garrett adı da uzun süre düşünülen bir kariyer stratejisinin sonucu değil. Sahne adının uluslararası alanda daha kolay kabul görmesi için seçildiğini söylediğimde beni hemen düzeltiyor. Bu kararı kendisi vermemiş.

İnanması zor ama anne ve babam buna ben 6 yaşındayken karar verdi. Bana da sorulmadı.

Bunu anlatırken çocukluğu boyunca kendisi adına alınan kararları hatırlatan hafif bir mizah var sesinde. Yine de bugün bu ismi kullanmayı sürdürüyor:

Uluslararası bir tınısı olduğunu kabul ediyorum. O konuda anne ve babama bir puan veriyorum.

Şöhret tanıdık bir duyguya dönüşünce

Garrett henüz 10-12 yaşlarındayken binlerce kişinin karşısında çalıyordu. Ancak o yaşta başarının ne ifade ettiğini tam anlamıyla kavrayamadığını söylüyor. Giderek daha fazla ilgi görüyor ve büyük salonlarda sahneye çıkıyordu ama bunların ağırlığını henüz hissetmiyordu.

David Garrett
Garrett'a göre cazdan R&B'ye ve heavy metal'e kadar her türün farklı bir dinleyici kitlesi var ve yapay zeka bu köklü müzikal tercihleri ortadan kaldırmayacak (Reiner Pfisterer)


Juilliard sonrasında çok daha büyük bir başarı yakaladığındaysa bütün bunlar ona tanıdık gelmiş:

Daha önce yaşadığım bir şeydi. Beklediğimden büyüktü ama beni korkutmadı ve dengemi bozmadı.

Erken yaşta şöhretle tanışması, yetişkinliğinde karşılaştığı büyük başarıların altında ezilmesini engellemiş. Üstelik bu yükseliş onda gevşeme değil, daha çok çalışma isteği yaratmış:

İşler doğru yönde ilerlemeye başladığında 'Şimdi daha çok çalışalım ve daha iyi kararlar verelim' diye düşündüm.

Türk dinleyicilerin diğerlerinden farkı ne?

Garrett, Türkiye'de ilk kez yaklaşık 10 yıl önce sahneye çıktı ve o günden bu yana defalarca geri döndü. Bu ziyaretler, ona Türkiye'deki dinleyicileri yakından tanıma fırsatı vermiş. Türk dinleyicileri diğer ülkelerdeki seyircilerden ayıran özelliği sorduğumda tereddüt etmeden sıcaklıktan söz ediyor.

Türkiye'de çok fazla sevgi ve şefkat var. İnsanlar son derece sıcak ve daha ilk anda dostça davranıyor. Aranıza hiçbir mesafe girmiyor.

Almanya'da insanların ilk karşılaşmalarında daha mesafeli ve resmi olabildiğini söyleyen Garrett, Türkiye'deyse iletişimin hızla samimileşmesini seviyor. Sokakta kendisini tanıyanların dahi bunaltıcı olmadan sevgiyle yaklaştığını anlatıyor.

David Garrett
Yapay zekanın enstrüman çalamayan kişilere de fikirlerini müziğe dönüştürme olanağı sağlayabileceğini belirten Garrett, teknolojiyi sanatçılar için bir tehditten çok yeni bir yaratım aracı olarak görüyor (Reiner Pfisterer)


Bu sıcaklık sahneye çıktığı anda da hissediliyormuş:

Daha tek bir nota çalmadan insanlar sizi büyük bir sıcaklıkla karşılıyor. Bu her ülkede yaşanan bir şey değil. Bazı yerlerde seyirci 'Önce bakalım ne yapacak, iyiyse sonra alkışlarız' diye bekliyor. Türkiye'deki sıcak karşılama, o gece elinizden gelenin en iyisini yapmak için size hemen ilham veriyor.

Günlük hayata iki saatlik ara

Harbiye'de Garrett'ı izleyecek dinleyicileri Millennium Symphony adlı geniş bir müzikal yolculuk bekliyor. Konser, son 20-25 yılın öne çıkan şarkılarını klasik müzik, pop, rock ve R&B arasında dolaşan senfonik düzenlemelerle bir araya getirecek.

Avicii, Harry Styles, Taylor Swift, Coldplay, Ed Sheeran, The White Stripes, Rammstein, Rihanna ve The Weeknd aynı gecenin repertuvarında buluşacak.

"Bu proje, yeni milenyumun son 20-25 yılının en iyi şarkılarına sunduğum bir saygı duruşu" diyor Garrett...

Sahneye çıkarken hâlâ heyecan duymasının temelindeyse müzik yapmanın ötesinde bir amaç var. Dinleyicilere günlük sorunlarından, kötü düşüncelerinden ve hayatın ağırlığından iki saatliğine de olsa uzaklaşabilecekleri bir alan açmak istiyor:

İnsanların iki saat boyunca müziğe ve duygularına kendilerini bırakmasını, rahatlamasını ve konserden duygusal olarak özgürleşmiş halde ayrılmasını istiyorum. Benim işim bu.

Yapay zekadan korkmuyor

Klasik müziğin geleceği ve yapay zekanın yaratım sürecine etkisi konusunda Garrett karamsar değil. Yapay zekayı müzik tarihinde açılan yeni bir sayfa olarak görüyor ve bu teknolojinin kaçınılmaz olarak insanların işlerini elinden alacağı düşüncesine katılmıyor.

Bunun yeni olanaklar yaratacağını düşünüyorum. Evet, ortaya çok fazla berbat iş çıkacak. Ama hayatta her zaman olduğu gibi akıllı insanlar yapay zekayı harika şeyler üretmek için kullanacak.

Söyleşinin sonunda ona, Türkiye'deki birçok hayranının klasik müzikle onun sayesinde tanıştığını hatırlatıyorum. Bu sözlerin kendisini nasıl hissettirdiğini sorduğumda yüzündeki ifade değişiyor.

Bu beni çok gururlandırıyor. Birinin bana onu klasik müzikle tanıştırdığımı söylemesi, hayatımda alabileceğim en büyük iltifat. Bu sözler hem kalbimi sevgiyle dolduruyor hem de bana güven veriyor. Bir insanın bana söyleyebileceği en güzel şey bu.

Neredeyse hiç çıkmayan sesimle başlayan söyleşimiz, müziğin insanları nereye götürebileceğini konuşarak sona eriyor...


Benim sesim o gün bana pek yardımcı olmadı belki ama Garrett'ın kemanı, yıllardır farklı kuşaklardan dinleyicilere aynı şeyi yapmayı sürdürüyor: Onları, bildikleri şarkılardan yola çıkararak daha önce keşfetmedikleri müzikal dünyalara taşıyor. Üstelik bunu, klasik müziği yüksek duvarların arkasına saklamadan, rock'ı senfonik bir orkestranın karşısında eğreti bırakmadan ve en önemlisi kendi merakından vazgeçmeden başarıyor.

29 Ağustos'ta Harbiye'de sahneye çıktığında daha ilk notasını çalmadan sevgiyle karşılanacağını biliyor. İstanbul'un ona sunacağı o sıcaklığı da...

Gerisi Garrett'ın yayına, kemanının tellerine ve müziğin gündelik hayatın gürültüsünü birkaç saatliğine susturma gücüne kalıyor.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU