Bu, baş kahramanı eski Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande olan eski bir hikayeyi hatırlatmadır. Her şey 7 Ocak 2015'te Paris'te 17 kişinin ölümüne yol açan terör saldırılarıyla başladı. O zamanlar cumhurbaşkanı tüm popülaritesini kaybetmişti. Kamuoyu yoklamaları, Fransızların sadece yüzde 17'sinin desteğine sahip olduğunu gösteriyordu. Hükümetin göçmenlik sorunu ile başa çıkmakta başarısız olması, halkın hükümetin yetersiz olduğu algısının ardındaki en büyük nedenlerden biriydi.
Gözlemciler, bu olayın cumhurbaşkanının meşruiyetinin geri kalanını da yok edeceğini, onu hükümeti görevden almaya veya polise göçmen bölgelerine karşı (misilleme gibi görünse bile) büyük çaplı operasyonlar düzenleme emri vermeye zorlayacağını, böylece halkın önünde kararlı bir lider olarak görüneceğini ve hükümetinin zayıf veya ülkeyi yönetme gücünden yoksun olduğu yönündeki yaygın inancı ortadan kaldıracağını tahmin ediyorlardı.
Bunların hiçbiri olmadı. Hollande Fransız halkına seslenerek, “toplumsal ruh” dediğimiz şeye, yani vatandaşlar arasındaki derin dayanışma duygusuna hitap etti. Konuşması, “cumhuriyetin değerleri” olarak adlandırdığı özgürlük, eşitlik ve kardeşliğe odaklandı. Bu, aşırı sağın bu olayı göçmenlere karşı popülist bir kampanyaya dönüştürme çağrısına verilebilecek en iyi cevaptı. Bir hafta sonra Paris, Hollande ve 50 devlet başkanı ve üst düzey siyasetçinin önderliğinde iki milyon Fransızın katıldığı bir gösteriye sahne oldu. Orada bulunmalarının amacı, saldırganlığı kontrol altına almanın, krizi ihraç etmek veya başkalarını suçlamak yerine, iç dayanışmayı ve ulusal gururu güçlendirmekle mümkün olduğunu vurgulamaktı.
Son yirmi yılda Fransa, dayanışmayı ve kolektif kimliğine saygıyı vurgulayarak karşı koyduğu ekonomik ve siyasi krizlerle karşı karşıya kaldı. Ve şimdiye kadar bunların çoğunu kontrol altına almayı başardı.
Neden eski bir hikayeyi tekrar gündeme getiriyoruz?
Eğer günümüz siyasetini takip ediyorsanız, şüphesiz ki tekrar eden bir söylemi fark etmişsinizdir; iç krizlerden dış güçleri sorumlu tutmak. Örneğin, Pakistan ordusu, Hindistan tarafından desteklendiğini iddia ettiği ayrılıkçı bir harekete karşılık olarak Belucistan'da 170 kişinin öldürüldüğü operasyonlar düzenledi. Doğuda ise Myanmar ordusu, yabancı güçlerin onları merkezi hükümete karşı kışkırttığını iddia ederek yüz binlerce Müslümanı Bangladeş'e sürdü. Biraz daha batıda, İran'da hükümet, çeşitli yabancı ülkeleri resmi rakamlara göre 3 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük gösterileri organize etmekle suçladı. Daha doğuda Filistin Ulusal Otoritesi, Hamas'ı İsrail ile savaşında yabancı ajandaları uygulamakla suçluyor. Aynı durum Sudan, Etiyopya, Eritre, Libya ve diğer yerlerde de geçerli. Elbette, herkes arasında sesi en yüksek çıkan kişinin ABD Başkanı Donald Trump olduğunu biliyoruz; kendisi her gün yabancı ülkelerin Amerikan işlerini ve parasını çaldığını açıklıyor.
Dünyamızda hiç kimse söylenenlere tam olarak inanmıyor. İnsanlar bu ülkelerin ekonomik ve siyasi sorunları olduğunu ve bu sorunların insanların koşullarından memnun olmamalarına neden olduğunu biliyorlar. Hükümetler krizleri ele alıp bazen halkın onayını yeniden kazanabilirler. Ancak işler her zaman iyi gitmez. Eğer insanlar hükümetlerinin sorunlarını görmezden geldiğini veya gerekli geçici çözümler yerine sloganlar ve uzun vadeli çözümlerden bahsettiğini hissederlerse, ne kadar mantıklı görünürlerse görünsünler, hükümetin vaatlerine olan inançlarını kaybederler. Daha da kötüsü, politikacıların sorunun özünü ve kökenlerini görmezden gelip, bunun yerine dış güçleri suçlamalarıdır. Şu veya bu ülkeyi krizlerine neden olmakla suçlamaları, sonra da çözümün dışarıda olduğuna, eğer o ülke sorun çıkarmayı bırakırsa, her şeyin normale döneceğine kendilerini ikna etmeleridir.
Yabancı müdahale oldukça muhtemel. Ancak soru şu: Eğer krizin unsurları ve nedenleri zaten mevcut olmasaydı, yabancı bir güç durumunuzu daha da kötüleştirmeyi başarabilir miydi?
Gerçek şu ki, yabancılar, ne kadar çok etki aracına sahip olurlarsa olsunlar, çoğu zaman bir kriz yaratma konusunda yetersizdirler. Ancak, sosyal sistem içindeki mevcut krizleri veya krizin gizli unsurlarını “istismar etme” yeteneğine sahiptirler. Bir krizi istismar etmek, bir kriz yaratmaktan farklıdır. Yabancı müdahaleden şikayet edenler kendilerine şu soruyu sormalıdır: Yabancı güçler krizi istismar etmeden önce neden krizin temel nedenlerini ortadan kaldırmadılar? Bir yabancının, sosyal sisteminin bileşenleriyle başa çıkma konusunda ulus-devletin kendisinden daha kudretli olması düşünülebilir mi?
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish