Vatan yahut Kavala

Dr. Yüksel Hoş Independent Türkçe için yazdı

Osmanlı döneminde Kavala, 1900'lü yıllar / Fotoğraf: Twitter [email protected]

Bu başlığı anlamak için yazıyı hiç kopmadan okumanız gerekiyor. Yoksa beni güncel tartışmaların bir tarafı gibi görebilirsiniz ki değilim ve olmam da. Bu yazıda bizde olmayan bir şeyden bahsedeceğiz. Aristokrasi ve aristokrat sınıftan…

Türkiye'nin en temel sorunu yerli aristokrasi eksikliğidir.

Geçtiğimiz gün, beni hocası kabul eden; benim de öğrencim bildiğim değerli bir genç arkadaşım olan Batuhan Bozbay ile bir şeyler konuştuk. Kendisi genç bir reklamcı ve batıdaki süreçleri ve düşünce dünyasına yön veren sermaye ve ailesel ilişkileri ve gelişim sürecini iyi takip eder.

Birkaç yüz kişinin önünde uzun analizlerle dolu bir sohbette bulunduk ve madem "Söz uçar, yazı kalır" derler öyleyse belli başlı şeyleri sizin de duymanız adına burada bunların bileşkesini yazmam gerekti.

Bu okuduklarınız biraz sıra dışı olabilir, biraz moral de bozabilir ama bozulsun. Bozulan moral ruhsal gerilimi sağlar ve bir şeyi düzeltmek için bozuğun bozukluğunu kabul etmek şarttır.

Moraliniz inşallah bu konularda hep bozuk kalır ki sorunlu olursunuz ve moralinizi düzeltmek için sorunların çözümüne dair sürekli konuşursunuz. Ben sorunlu biriyim. Siz de olun diye yazıyorum.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Arkadaşlar, Türk toplumu düzelmek istemiyor. 

Toplumlar zora, disipline, koşullanmaya ve hatta eğer fayda vermiyorsa belli yaştan sonra örgün öğretime genellikle kapalıdır.

Toplumları eğitmeniz zordur. Eğitici kadrolar yok olmuşsa, köylüleşmişse, yozlaşmışsa onların eğitiminden de bir şey çıkmıyor. Düzen tepeden inme şekilde getirilir ya da bir yok oluş veya kaos sonrasında şekillenerek, dersler çıkarılarak oluşturulur.

Yani toplumun kendisini düzene sokacak bir öz aristokrasisi de yok. Avam avamlığını yücelttiği için de eksikliklerini göremiyor, açıklarını ve gediklerini de kapatamıyor.

Onlardan oy almak isteyenler de o avamı yüceltmek zorunda olduğundan ne zor olan şey (cehaletin ve disiplinsizliğin ıslahı)için kolları sıvıyor ne de o eksiği görüyor.

Bir seçimde başa gelen bir iktidar da dört beş senelik süreçte koskoca toplumu eğitmeyeceğini biliyor. Eğitme güdüsü gibi aristokratik bir refleks de taşımıyor zaten... Seçmenler ve iktidarlar açısından konuşuyorum, her iki taraf da karşısındaki kişinin geçmişini bilen ama ondan faydalanmak için aptalı oynayan sevgili gibiler.

Türk toplumu, kendisini düzeltecek hiçbir şeyi yapmıyor. Bunun için çaba da sarf etmiyor, inisiyatif almıyor, vasatı yüceltiyor, cehaleti kutsuyor, hiçlik tiyatrosuna alkış tutuyor, ufak ve sade zevkleri abartıyor.

Aptal bir mangal keyfi ya da iki alkol tokuşturmayı yüceltiyor, en basit zevkleri abartıyor, kendine saklaması gereken dini, hayatına kalite katması gerekirken diline doluyor, tarihi süreçte oluşturulmuş her markasını tüketiyor.

Osmanlı armasını bile doblo ve fiorino arkasında görmekten usandım artık. Çünkü avam, avamlığı yüceltir. Aristokrasi ise avamı bir seviyeye taşımaya çalışır. Çalışır ki birlikte çalışacağı insanları ve kadroyu oluştursun ve o toplum içerisinde hedef alınmasın.

Aristokrasi dedik.

Aristokrasi normalde soylular sınıfı olarak bilinse de aslında ekonomi yönetimi ve devlet yönetiminde pişmiş ve bizde eşraf diyebileceğimiz tabakanın biraz daha okumuş ekabirleşmiş halidir.

Aristokrasi ayrıcalıklıdır, aristokrasi babadan oğula geçer, aristokrasi sınıfsaldır ve kolaylıkla geçiş kabul etmez. Bir aristokrat aile tarafından evlat edinilsen de aristokrat ailenin üyesi olursun ama yine de evlatlıksındır.

Aristokrasi bazı ülkeler veya milletlerde örneğin Hint toplumunda kast sistemi ile sabitlenmiş. Avrupa'da ise bu daha çok Kralların yetkilerini paylaştırdığı ve yönetime ortak ettiği soylular sınıfı ile yürümüş.

Bunlar coğrafi keşiflere dek çok fazla kafalarını kaldırıp kilise otoritesine karşı gelememişler ama coğrafi keşiflerle para Avrupa'ya akmaya başlayınca bu sınırsız para ile ticaretin, eğitimin, matbaa ve basın ile medya gücünün verdiği bir ekstra güce daha kavuşmuştur Aristokratlar.

Aslında tüm bunlara kavuşanlar Burjuva sınıfıdır ama Aristokrasi ve Burjuva arasında çoğu kez bir geçişlilik ve ortaklık, hatta sermaye/temsiliyet alışverişi olmuş.

Burjuva sınıf saygı görmek için aristokratlarla evlilikler kurmuş ve burada da hem soyluluk hem de paranın birleşimi yaşanmış. Tepelerdeki evlilikleri incelerseniz bunu sıklıkla görüyorsunuz.

Ülkede ters giden birçok şeyde aslında aristokrasi eksikliğini görmekteyiz. Bu aristokrasinin bıraktığı boşluğu ise Avrupalı ya da ABD'li aristokratların ve burjuvaların Türkiye'deki ayakçıları dolduruyor. Birini hapse tıkıyorsunuz başlıyor yaygara.

Aristokrasinin her ülkedeki tanımı ve oturduğu kitle de farklı. Avrupa'da soylular ve askeriyeyi elinde tutan sınıf ile iç içe geçerken, ABD'de doğu kıyılarına ilk yerleşen aileler kendilerini Aristokrat görür.

Avustralya'da ise böyle bir şey pek azdır, zira Avustralya'ya ilk yerleşenler mahkumlardır ancak bu ülkedeki Aristokratlar Kraliçe adına buralarda geniş arazileri idare edenlerin soyundan gelen ya da asker soylu kimselerdir.

Belki fazla dillendirilmemiş olabilir ancak Türklerde aristokrat kesim eğer biraz rahat bırakılsa idi aslında boğazda yalılarda oturan kitleden çıkacaktı. Çünkü yalıda oturmak için servetinizin bir kısmını paylaşmanız ve bir vakıf kurarak o vakıfla hayır işleri yapmanız lazımdı.

Ne var ki onların da kelleleri sağlam değildi. Nesli devam eden paşalar, soylular bizde maalesef pek azdır. Türkiye'de sistem, devletine hizmet eden paşaların neslinin devam etmesini çoğu kez engeller. Birilerinin damarına basarsınız ve hedef olursunuz.

Türklerin kendi içindeki "beylik" mücadelesi hiç bitmemiş. Anadolu beyliklerinin kendi aralarındaki kavgaları sebebiyle "devşirme" alıp büyütüp başımıza yönetici yapmak Arapların "memlük" köleleri alıp başlarına idareci yapmalarından çok mu farklıdır?

Arap toplumlarında aşiretçilik, Türklerde ise beylik kavgası. Gücü elde tutmak ve diğerlerine hâkimiyeti kabul ettirmek. Kavga bunun kavgası ve iktidar afrodizyakı başka şeye müsaade etmiyor.

Bu kavgadan bir birlik zor çıkar. Kodun en sıkıntılı noktası da belki burada. Osmanlı'da belki bu sebepten güç paylaşımı yoktur.

Geçenlerde Türk Dünyası Dijital Buluşması gerçekleştirdik ve binlerce kişi dinledi. 

Herkeste birbirini çekememezlik var. Türkler birlik olsun isteyenler, Türklerin birliği ile alakalı toplantıya "O neden katılmış?", "Bu neden burada?" mantığı ile geliyorlar.

Bu insanların dilleri Türk olsa da kafaları bedevidir. Bunları yetiştiren bir sistem, bir ekol yoktur. Bunların aldığı eğitimin şekillendiği kurumların da bir aristokratik geçmişi yoktur.

Millet aslında zihniyet açısından başsız ve kendi başına buyruk durumdadır. Beyinler tek tek vardır ama tüm beyinleri çekip çevirecek ve organize edecek bir beyin asla yeterli değildir.

Bir beyin takımı gereklidir. O beyin takımı da asırlarca, yüzyıllarca kurumsallaşmış ailelerin ortak yönetimi ya da kurdukları kurumların modern dünyadaki revize halleridir.

Türkiye'de aristokrasi yoktur. Falan holding, filan holding de bir aristokrasi değildir. Bir şubedir. Montaj işinin verildiği, dışarıdaki aristokratlarca desteklenmiş bir iç şubedir.

Bu şubeler zararlıdır manasında demiyorum ama şubelerin milletin içerisinden çıkmış veya milli sermaye ile bağımsız tutum alabilme iradeleri sıkıntılıdır. Bu iradeyi devletler onlara baskılayamaz bilakis devletler çoğu kez aristokrasi ve burjuvazinin etkisi altındadırlar.

Asırlara direnen kaskatı olan her şeyin buharlaştığı, geleneklerin değiştiği, kutsalların sulandı(rıl)ğı, şehirlerin bozulduğu, bilim yuvalarının tekdüzeleştiği, bilim adamlarının karikatür tiplerden ibaret oldukları, giderek negatife doğru giden toplumların hayatı nasıl iyiye gidebilir?

Giderek ivmelenen bir hızla hareket eden sermayenin girdiği her yeri çokluk, farklılık görünümü altında aynı kıldığı bir dünyada bir toplumun kültürel, politik, entelektüel mirası, yani hafızası nasıl korunabilir?  

Peki ya modern anlamda siyaset felsefesinin en temel sorunu olan tekil çıkarlar ile genel çıkar arasında nasıl bir denge bulunabilir?

Gerçek şu ki, bu soruların cevabı ne yazık ki Türkiye'de olmayan bir olguya dairdir: Aristokrasi.

İspanya'nın en uyduruk şehrine gidin. Merkezde bir saray, etrafta gayet estetik şekilde sıralanmış binalar, opera veya tiyatro binası, sanatla yoğrulmuş binalar... 

İspanyol köylüsü yapmadı bunları arkadaşlar. O ülkenin şehir soyluları ve onların da Kraldan nemalanan ve onun otoritesinin paydaşçıları ve yönetici elit yaptı.

Osmanlı bizim geçmişimiz ve tabii ki severiz, ancak hiçbir zaman okullaşmayı başaramadı ve okuryazar oranı hep düşük kaldı. Doğudaki herhangi bir şehri geçin, İstanbul dışında Osmanlı'da kaç şehirde tiyatro vardı?

Eğlencelik işler halk için bayramdan bayrama kurulan cambaz ve havai fişek sefasından ibaretti ve halk için de böyle sanatsal abidevi binalar ve yatırımlar yapılamazdı.

Deyimi yerinde ise eski Romalıların bile gerisinde idi Osmanlı'daki eğlence kültürü. Çünkü soylu sınıf yoktu. İster kabul edin, ister etmeyin; şehirleri insanlar kurar ama onu sanatsal dokunuşlar ve abidevi yapılarla süsleyenler soylular sınıfıdır.

Bu yüzden Bağcılar gibi, Sultanbeyli gibi, Eryaman gibi Pursaklar gibi son derece uyduruk şehirler kuruyoruz.

Eğitim alanlarımız da belli bir ekolü olmayan üniversitelerden mezun olup dünya görmeden kutu gibi toplu konutlar inşa ediyorlar. Bu konutlarda oturan sanatsız, inceliksiz bir nesil yetiştiriyoruz.

Levent'teki sanatsal mozaiklerle bezeli binaların üzerine klima çakıyoruz. Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nin monoton kasabalarındaki gençler mutlaka gitar, flüt bateri bir şeyler çalıyor ve o monoton ortamlarını kırıyorlar. En basiti mızıka çalıyor.

Bizim çocuklarımız birer müzik aletini bile çalamıyor. Varoşlarda büyüyen gençlerimiz birbirini havaya atarak caddelerde araçlarla korna terörü estirerek kutlama yapıyor. Kiminin evde hastası, kiminin yeni doğmuş veya yarın okula götüreceği bebeği var. Ne hakkın var gürültü yapmaya?

Din adamlarımız bile toplumsal ve sosyoekonomik duruma gözlerini kapamış 'her kuşu sevdik bir leylek kaldı' dercesine kaşını alan kızların babalarına mesaj veriyor.

Geçen gün gördüm. "18 yaşında kaşını aldıran kızın üniversiteye giderken o halde, yüreğin parçalanmıyorsa vallahi kıyamet günü cehennem seni parçalayacak" diyor adam. Bir milyon da takipçisi var. Vah ki vah… Kaş yahu kaş! İki üç kıl hücresi eksik veya fazla neye zararı var?

Sokakları köpek dolu, gençleri Allah'a, kadınları erkeklerinin insafına kalmış parklarında köpeklerin yattığı, dokunulmaz hayvanların ve son derece dokunulur insanların olduğu Hindistan gibi bir ülkeyiz artık.

Kuralsızlık tek bir kişinin ağzına bakıyor ülkede. Tarihten gelen yetki paylaşımsızlığı kurumsallaşma eksikliği ile birleşiyor.

Şehirlerde esnaflık kalmamış, kendimizi kandırıyoruz 'ahilik teşkilatı'ydı 'lonca teşkilatı'ydı diye. Bakkal mı kalmış, kasap mı kalmış süpermarketlerden? Bedestendi arasta idi sadece tarihi eserdir artık.

AVM rantı tüm ülkeye hâkimdir. Türkler muhafazakâr falan da değillerdir. Ayasofya kapısını yiyen bir millet olduk. Bir kapıyı muhafaza edemedik.

Muhafaza edeceğimiz en önemli şeylerden birisi tarihi gelinliğimizdi onu da batı âdeti beyaz gelinliğe terk ettik. Oysa kırmızı idi Türklükte gelinliğin rengi.

Muhafaza etmek de aristokratik bir gelenektir. Hala eski tip otobüs ve otomobil üretir İngiltere ve rüküş denilecek giysiler hala yaygındır halkın üst kesiminde.

Ayasofya kapısını yemek şöyle dursun, bir coğrafyacı hocamızın odasına gelen bir öğrenci, rafındaki zümrüt kristalini ısırmıştı. Koparacak aklı sıra…
 


Muhafaza etmenin bir kültür olduğunu da belirtmek istiyorum size. Muhafaza etmek "hıfz" kökünden gelir ve doğal olarak hafıza da bununla alakalıdır. Bir şeyi somut ortamda korursan muhafaza, aklında korursan hafızadır.

Hafızayı ise eğitimle sağlarsın. Eğitim ise genellikle pahalı ve para ödemeli bir iş olmuştur geçmişte. Bunu da soylu ve aristokrat kesim sahiplenmiş ve desteklemiştir.

Hani duyarsınız "Filan kral ya da filan vali bilim adamlarını ve sanatçıları korur, desteklerdi" diye. Tabi koruyacak çünkü çocuklarını ve çevresini eğitiyor o adam.

Osmanlı'da musiki bile Lale Devri'nde yakılan ve yıkılan saraylar ile köşklerin sefası sona erdiğinde işsiz kalan müzisyenler sayesinde kahvehane ortamlarına ve sokağa iner olmuştu. Yoksa musiki, saraya ve soylulara has bir eğlence idi.

Öyleyse bilim adamlarını ve sanatçıyı korumak aslında soylular ve güçlülere has ve onların yararına bir durumdur. Soylu, soyunun devamı ve yönetim kapasitesinin gelişimi için bu yatırımları yapardı. 

İsmet İnönü, eğer oğlu Erdal İnönü için kurmasa idi kurar mıydı 1943'te Ankara Üniversitesi Fen Bölümünü? Oğluna lazım olan ülkeye de lazım olacaktı elbette ve hayırlı da bir iş yapmış oldu.

Şöyle diyordu Erdal İnönü:

Ben fiziği çok seviyordum. O yıllarda fen fakültesi sadece İstanbul'da vardı. Annem benden ayrılmak istemedi. Bu nedenle babam yeni kurulan Ankara Üniversitesi'nde Fen Fakültesi açtırdı. İyi de oldu. Oradan birçok başarılı Türk bilim adamı çıktı.


Şimdi siz bu örneği bir devlet başkanı ile değil yüzlerce aristokrat için yüzle çarpın. Ortaya çıkacak okullaşmayı düşünün. Yoktu işte bu ağalar yok-tu, YOKTU!

Bunun olması için sadece aristokrasi yani yönetici ve asker soylu sınıfın kısacası idareci sınıfın bolluğu ve kurumsallaşması lazımdır.

Dünyada her toplum, belirli toplumsal roller, iş bölümleri üzerinde şekillenirken, ortak değerler, anlamlar yani semboller üretir.

Toplumu bir arada tutan şeylerden birisi, olay ve olgulara ortak anlamlar verebilmeleri olduğu modern sosyolojide özellikle Durkheim'dan başlayıp ABD'de yapısal işlevselci yaklaşımlara uzanan çizgide sıkça tartışılan bir olgudur.

Ancak günümüz dünyasında sermayenin çevrim hızıyla paralel hızında değişime uğrayan toplumlar, beraberinde toplumsal afazilerle karşılaşmaktadırlar. 


Gerçek şu ki, sermaye sadece girdiği kentleri kentsel dönüşüme uğratırken şehirlerin siluetlerini değiştirmemekte, aynı zamanda zihinlerin içindeki kavramları da çevrim hızına göre sürekli değişime uğratır.

Böylesi bir toplumda, toplumsal hafızanın korunması, o toplumun bir aradalığını güvence altına alması adına son derece önemlidir, çünkü ifade edildiği üzere bir toplumu, ulusu ulus yapan şeylerden en önemlisi, olaylara benzer anlamlar yükleyebilmeleri, bu doğrultuda olayları anlamlandırabilmeleridir.

İşte bu noktada devreye, ulusların hafızalarının bekçileri olan, o ülkelerin sembolik kodlarını koruyan aristokratları girmektedir. 


Aristokratik kültürün önemi, toplumsal değişim hızının sermaye nedeniyle hızlanmasıyla paraleldir; sermayenin anlamları değiştirme, çevrime tabi tutma hızı arttıkça toplumsal afazi yoğunlaşmakta, aristokratik kültüre ihtiyaç da bu hıza karşı statiklik ihtiyacından bir o kadar elzem hale gelmektedir.

Toplum değişirken kendisine söylenen mitler, ortak değerlerden de çok farklı bir yere gittiğini görmektedir.

"Müslümanlar yardımlaşır" diyorsun yan komşun intihar ediyor, çocuğu yetimhaneye gönderiliyor.

"Bir Türk dünyaya bedeldir" diyorsun 1 USD, 15 ₺ ile değer görüyor.

"Endülüs şöyle ileriydi, Avrupa böyle b… içinde idi" diyorken şehirlerde kaldırımları köpek kakaları süslüyor. Ormanlarda her ağacın altında bira şişeleri, uçuşan poşetler ve içleri tıka basa çöp dolu poşetler süslüyor.

Türklük geçmişteki güzel günlerin hülyasını motto yapmış ezberlemiş ama kimse kendisine ve yaşadığı bölgesine çekidüzen vermiyor, yetkililer de çözümü uzun zaman ve kaynak isteyen bu işlere dalmak istemiyor.

Ver coşkuyu, ver mehteri oluyoruz sonra. 


Aristokrasi sadece şehirleri değil, aynı zamanda fikirleri de inşa ediyor. Hür düşünceyi (devlete karşı hür) inşa ederken kendisine bağlı düşünce gruplarını da oluşturuyor ama o grup içerisindeki bir bilim insanı da geldiği ekolü sorgulayabiliyor.

Kuşkusuz aristokrasinin işlevi bununla sınırlı değildir. Daha derinlere inildiğinde yani tarihsel olarak modern devlet olgusunu zeminleyen koşullarında bakıldığında da aristokrasi ihtiyacının önemi yine kendisini belli eder.

Modern hukuk devlet kavramının tarihsel köklerine bakıldığında karşımıza 2 kritik olgu çıkıyor. Bunlardan ilki, 1648 yılında Westfalya Antlaşması, ikincisi ise 30 Yıl Savaşları'dır.

Bu iki olgu özünde Kilise ve Avrupa İmparatorluk mirasından, Avrupa uluslarını sıyrılmasını sağlayarak onların modern devlet aygıtını, Avrupa'yı kurmalarını sağlamış.

Yani genç kızın kaşına ve pantolonuna kafayı takan beyinsizlere "Abi sen bir geri çekil" diyebilmişler.

O dönemde de benzer gündemler çoktu. Kilise olmadık onca işe karışırken yüzlerce skandal ve toplumsal soruna kördü. O günün kilisesi maalesef günümüzdeki Sünni ve Şii İslam dünyasında birebir görülmektedir.

Meşruiyeti "gökyüzünden" yeryüzüne, hukuk alanına, egemenin, herkes gibi başkasının iradesine, talebine, seçimine bağlı hale geldiği yeni bir sistem işte böyle ortaya çıkmıştır.

Bu arada meşruiyeti gökyüzüne izafe edenlerin de daha çok Hristiyanlık olduğunun altını çizelim. Çünkü İslam'da Allah'a bir yer izafe edilmez ancak Hristiyanlıkta Tanrının yeri göklerdir. "Göklerdeki babamız" diye başlayan dua da her dile çevrilmiş ve gök=cennet teması ile sabittir. 

Nasıl bir ürün pazarda başkasının talebine bağlı ise, yöneticinin de seçmenlerin talebine, onayına bağlı olduğu bu yeni sistem, meşruiyetin de yeni modeli olmuştur.

Bu koşullar altında modern devleti şekillendiren kamu hukuku, hızla kendini formüllerken, beraberinde çok geçmeden bir tartışmayı doğurdu:

Nasıl oluyor da devlet denilen aslında soyut olan bir şeyden meşruiyet sağlanabilir?


İşte bu noktada tarihsel olarak modern devleti kuran meşruiyet zemininin gökyüzünden yeryüzüne geçerken karşılaştığı bir sorun belirginleşmiştir.

Bu soruna cevap 18 ve 19'uncu yüzyılda Britanya'dan fizyokratlar üzerinden Avrupa'ya yayılan liberal model denemesi olmuştur. 

Dönemin Adam Smith gibi ünlü ekonomi politikçilerinin, Kıta Avrupası'nın genel olarak "genel irade" üzerine tanımladığı soyut olgulara karşı farklı bir formülle meşruiyeti zeminlediği görülmektedir: Bölünmez, parçalanmaz, devredilemez tekil çıkar ve bu çıkarın hedefi olan fayda. 

Bu haliyle tekil çıkar aslında sermaye sahibi bireyin özerkliğidir; özerklik ve özgürlük sermaye yani mülkiyet ile ayrılamayacak düzeyde iç içe geçmiştir böylece.

Toplum yani genel çıkar, aslında her bir bireye öz bireysel özel çıkarlardan ibare görülmüştür. Ancak Britanya asıllı bu genel formül beraberinde kimi soruları da doğurmuştur:

Genel çıkar ile tekil çıkar arasında nasıl orta yol bulunabilir?


Bu sorunun farkında olan Adam Smith, "Ulusların Zenginliği" eserinden önce kaleme aldığı "Ahlaki Duygular Kuramı"nda dile getirdiği "görünmez el" modeliyle cevap vermiş meseleye.
 

 

Smith'e göre, bireyler tekil çıkarları peşinde koşarken, aynı zamanda başkalarınca beğenilme, talep edilme gibi duygulara sahip oluşuyla kaçınılmaz genel çıkara hizmet edeceklerdir.

Sempati kavramı ile açıklanan bu durum, beraberinde doğal dengenin hükümdarlarca dokunulmaması durumda kaçınılmaz şekilde kendiliğinden oluşacağını iddia etmektedir.

"Laissez faire" (bırak gitsin) modeli, o tarihten itibaren modern devletin, toplumun özü haline gelmiştir.

Burada devlet yöneticilerinden beklenen şey; piyasaya karışmaması, tekil çıkarların somut meşruiyet kurucusu olduğu sistemde sadece gözlemci olarak katılmaları, piyasanın güvenliğini sağlamalarıdır.

Kısacası piyasa kendi dengelerini götürür, sağlar. Çünkü Avrupa'da buna uygun ortam zaten vardır. Kurallarla korunan şehirler, kurumlar, herkesi üniversite mezunu yapmak yerine toplumun ırgatlarını, amelelerini, teknisyenlerini ve teknokratlarını ve genel ekonomik çevrimini sağlayacak kurumlar da bu dengede son derece disiplinli bir kuralar bütünü ile korunur ve sistem kendi ekonomik gelişimini sağlarken denetleme mekanizması devlet başkanında onu da denetleyen mekanizmalar farklı "bağımsız" kurumlardadır.

Bu yukarıda bahsettiğimiz tekil iradeler modeli aşağı yukarı 19'uncu yüzyıldan neoliberal günümüz modeline kadar zemin olarak devam etmiştir.

Ancak ortaya konulan genel formül, beraberinde kimi soru işaretlerini doğurmuş. Sözgelimi Schumpeter gibi iktisatçılar tekil çıkar savaşları olan rekabetin kaçınılmaz şekilde tekelleşmeye yönlendirdiği ifade etmişlerdir.

Gerçek şu ki, tarihsel olarak bakıldığında tekil çıkarların genel çıkarlarla uyuşmasından öte, genel çıkarları tekil çıkarlar için yönlendirdiği çoğu zaman görülmektedir.

Sözgelimi Amerika Birleşik Devletleri'ne bakıldığında görülen tablo lobicilik üzerinden tekil çıkarların genel çıkarları büktüğüdür.

Bu durum sermayenin örümcek ağı gibi yayıldığı küreselleşme sürecinde Amerika'daki biçimiyle aynı olmasa da farklı biçimlerde tekil çıkarların, sermayenin, halkın genel çıkarı üzerinde baskın olduğu görülebilmektedir.

Kısacası, liberal formül ciddi sorunları beraberinde getiriyor. Küreselcilik karşıtları da bir parça bununla alakalı ve buna reaksiyonel olarak ortaya çıkıyor ama onlar da kaba kuvvet gittikleri için talepleri hem anlaşılmıyor hem de akim kalıyor.


Öte yandan, bu sorun henüz 19'uncu yüzyıl başında yaşlı kıtadaki düşünürlerce de tartışılmış.

Rousseau, sermaye ile özel mülk arasında ayrım yaparak aç gözlülük ve eğer sermayenin önüne geçilmesi koşuluyla ve doğrudan demokrasi ile tekil çıkarlar karşısında yani sermaye karşısında genel çıkarın korunabileceğini ifade etmişken; Hegel ise aristokrasiyi çözüm olarak göstermiştir.

Hegel'e göre aristokrasi tarihsel mirası gereği, belirli bir toprak üzerindeki kültürün, simgelerin mirasçısı olarak işlev görmektedir.

Böylece tekil çıkarların dayattığı değişime karşı statikliği, sistemin dengelenmesini sağlayacak yegâne güç oluyor.


Toprak nasıl anakaya üzerinde gelişiyorsa kültür de bir toprak, bir vatan üzerinde gelişiyor. Kültürün ve dilin en iyi korunduğu sınıf ise Aristokrat sınıfıdır.

Sanatı, bilimi, düşünceyi ve medyayı geliştiren de Aristokrasi ve ondan çok sonraları ortaya çıkan ve doğal olarak bizde yine bulunmayan Burjuvazidir.

Kültürün muhafaza edildiği, korunduğu, geliştirildiği müesseseleri de açan yine bunlar oluyor. Askeri bir aristokrasiden geliyorsa disiplinli, otoriter yanı ağır basıyor.

Örneğin Alman generallerinin büyük kısmı Prusya askeri aristokrasisinden gelmedir. Sadece askeri aristokrasi değil idari aristokrasi de bunda etkilidir.

Devletleri halklar kuruyor sanıyorsunuz ancak o halkları örgütleyen, onları kendi çıkarları etrafında birleştiren ve tekil çıkarlarına ikna edenler de aristokrat sınıftır.

Devletler kurulduktan sonra elde avuçta iş yapacak kişilere bakılır. İlkin rantın en büyük kısmı aristokratlara verilir zira savaşlarda en ciddi yarayı sermaye alır ve o sermaye de savaşların sonrasında yerine ikame edilmelidir.

Bu sebepten fazla zikredilmez ama Ankara'nın başkent seçilmesinde bu şehrin önemli arazi sahiplerinin devletle ilişkisi ve desteklenmeleri ve bundan bir "rant" elde etmeleri amaçlanmıştır.

Yoksa Ankara'dan çok daha savunma avantajı sunan şehirlerimiz mevcuttu ama Ankara ülkenin ortasında değil, ekümen bölgesinin ortasında idi.

Yani yerleşilmiş ve yerleşmeye müsait, önemli nüfusa sahip alanların ortasında idi.
 

 

Coğrafyada böyle bir tanım vardır. Ekümen arazi. Yani 1,6 milyon kilometrekarelik Moğolistan'ın arazisinin yüzde 90'ı çöptür ve onun 1/50 büyüklüğündeki Belçika, ona göre çok daha yaşamaya ve gelişmeye müsaittir deriz işte bu da ondan...

Ankara da ülkenin dağlık, yüksek ve seyrek nüfuslu bölgelerinden biraz uzaktı ve tam ortada değildi.

Ayrıca, Doğuda Ermeniler ciddi bir halkı katlettiği için köylerin çoğu harap haldeydi. Ankara işte bu açıdan ülkede nüfusun bir parça taze kalabildiği Orta-Batı kesimlerin ortasındaydı. 

Gerektiğinde Ege'ye de, İstanbul'a ve boğazlara da müdahale edebilecek en olumlu noktada idi. Öyleyse kurulacak bu şehirde cumhuriyete omuz verecek kişilerin kazanılması için Ankara, başkent yapılmalıydı.
 

ankara1.jpeg
13 Ekim 1923'te Ankara, Türkiye'nin başkenti ilan edildi

 

Konya ve Kayseri tercih edilmedi ve yine fazla bilinmeyen bir sebebi belirtelim ki o dönemlerde İç Anadolu'nun güneyinde Konya-Karmaman-Kayseri arasındaki hat, ciddi bir Hristiyan nüfusa sahipti ve Atatürk, daha türdeş Ankara gibi bir yerde karar kıldı.

Mübadelede de burada homojenliği sağladı zaten ama Ankara çoktan başkent olmuştu bile. Bu apayrı bir yazının konusudur. Bu konuda bildiklerimi ve ulaştığım kaynaklar ve kişilerle yaptığım konuşmalardan çıkardığım sonucu ayrı bir yazıya saklıyorum.
 

 

Aristoktasi artık sırtını dayayacağı bir monarşiye ve yetkilerini paylaşacağı bir monark iradeye genellikle sahip değildir.

Ancak bunu liberalizm üzerinden kurgular. Bu şekilde her demokraside küresel sermayeyi elinde tutan aristokrat ailelerin bir parça müdahil olma durumları az ya da çok vardır. 

Gerçek şu ki, liberal modelin yarattığı sorunlar da ortadadır; özellikle sermayenin küreselleşme eğilimi altında tüm dünyaya yayıldığı, kendi neoliberal aristokratlarını vakıf üniversitelerinde yetiştirdiği düşünülürse, o ülkelerin toplumsal miraslarını korumada aristokrasinin aciliyeti belirginleşmekte.

Ama her aristokrasi kendi ülkesinde kendi milli toplumsal mirasını koruyabilir ve bunu bilimsel ve kurumsal esaslarla geliştirebilir.

Kökü dışarıda olan aristokrasilerin ülkedeki ayakçılığı ve şubeciliği ile ya da deyimi yerinde ise el gerdanlığı ile gerdeğe girmekle olmuyor bu.

O sebepten ister Rolls Royce'a binsin ister ülkesinin milli aracına, bu onu hemen ülkesinin milli aristokratı yapmıyor.


Bu noktada Türkiye'ye bakıldığında tarihsel bazı adımlarla karşılaşılmaktadır. 

1.  Buradan hareketle, Enderun ve Osmanlı'da aristokrasi kültüründen söz edilebilir (Belki daha geriye Timur'un kurmaya çalıştığı Çağatay mirasının Anadolu'ya uzanmamasından, Selçuklu'daki kopmadan söz edilebilir).

Bu Enderun kültürünün yaratılmasında, merkeziyetçilik formülü ve Türk beyliklerine karşı pozisyon almaya da dikkat çekilebilir.

Enderun'un bu kuruluşunun büyük oranda devşirme formülüne dayandığı ve aslında köksüz bir formül olduğundan söz edilebilir.

Her imparatorluğun bir merkezi omurgası olduğundan söz edilebilir, Fatih ile bunun kırıldığından da ayrıca söz edilebilir.

Bunların her biri ayrı araştırma konularıdır ve son derece araştırmaya açık top çevirmesi de zevkli konulardır.
 

b.jpg
Görsel: Biyografi

 

2.  Bu köksüzlük sürecinde, Türklerin entelektüel, sermaye süreçlerden koparıldığı, Türkçenin Farsça ve Arapça karşısında geriletildiğinden, ortaya çıkarılan saray sınıfının da sınırlı kalması ve devşirme sisteminin çöküşüyle sistemin kolayca dağıldığından söz edilebilir.
 

anka ün.jpg
Fotoğraf: ankara.edu.tr

 

3.  Genç cumhuriyetin bunu gördüğü, Ankara Üniversitesi'ni bu yüzden açtığından bir tarihi adım olarak ayrıca söz edilebilir.

Hatta Ankara Üniversiteli olmak, Mülkiyeli olmak, Türkiye'de aslında yarı hatta çeyrek aristokratik bir hava oluşturmaya matuf bir ekolü temsil ediyordu ki bunun karşısında da Robert Kolejli ekol duruyordu.

Boğaziçi'nin gösterdiği direnç ya da direniş ne derseniz (haklı/haksız umurumda değil) bunun en ciddi sebeplerinden birisi de kökenindeki aristokratik ekolü korumaktır ve bu irade de kendilerine ait olmayıp onu destekleyenlerin ortaya koyduğu bir iradedir.

Kavga bir parça da bunun kavgasıdır. Çünkü Türkiye'de ya Robert Koleji ya da Mülkiye ekolü devlete hâkim olma çabasındadır.
 

boğaziçi.jpg
Fotoğraf: Twitter

 

4.  Cumhuriyetin bu yerli burjuvaziyi ve olmayan aristokrasiyi oluşturma çabası günümüzde tasfiye edilmiştir denilebilir, böylece ortamın tekrar devşirme sistemine döndüğünden de söz edilebilir.

Ama bu devşirme bu sefer Hıristiyan çocuklarını devşirme değil, Türk çocuklarını neoliberalleştirme yani Yahudi-Hıristiyan kültüre devşirme şeklindedir.

Bu tersine devşirme sistemine karşı Türkiye'nin devlet olarak, yukarıda ifade edilen nedenlerden kendi aristokrasisini oluşturmak zorunda olduğundan da bahsetmeliyiz.


Hasılı kelam, yerli aristokrasi yoksa yine varsın, yine ekmek yersin, karnın doyar ama gözler batıya daha fazla bakar. Şehirlerin bir halta benzemez ki benzemiyor zaten.

Ekonomi yönetimi, kültür yönetimi, altyapı ve eğitimin kozmik odasında oturanlar bir gelenekten gelmiş olmalıdır.

Toplama ekiplerle devlet yönetirsin ama o devletin düşüncesini, amalini (emellerini) ve karakterini ortaya koyamazsın.  Dün kurulmuş Eritre Cumhuriyeti'nin milli karakteri gibi bir şey olur ortaya çıkan.

Ülkene ve ülkenin politikalarına yerli asaleti veren, milli asabiyetinin parametrelerini yapan, kafa yoran kadrolar aristokrat kadroların fonladığı, sahip çıktığı teknokratlar olur.

Değilse Fullbright olur, Bilgerberg olur, Friedrich Ebert Stiftung olur teknokratlarının yetiştiği kurumlar. Seçim senin.


Bilim insanlarının resmi dili aksanlı konuşması bile aristokraside kabul edilebilir bir şey değildir. Kişi, ülkesindeki dili fonetiği, sentaksı ile san'atına uygun şekilde konuşabilmek için özenmelidir.

Kişi kırsal kültüründen ve geldiği yerden utanmamalı ancak dilini, bilgisini ve görgüsünü de sürekli tekâmül sürecine tabi tutmalıdır.

Bakın bu kısmı iki kez okuyun çünkü içinizde yücelttiğiniz bir köy çocuğu varsa burada direnecek ve tepki koymanızı isteyecektir.

İşte o, yazının en başında belirttiğim "Toplum düzelmek istemiyor" kısmında beyninizin rezistans yani karşı koyucu etkisini okurken fark edin.

Aslında sinir ve damarınıza basacak çok şey söyledim. Yaşadığınız yer bir varoş ise orada reaksiyon gösterip onu yüceltmeyi seçeceksiniz. Aksanınız varsa o aksanı sahiplenecek ve yücelteceksiniz.


Gerçekte bunların hiçbirinin de yüceltilecek bir değeri yoktur. İt bağlasan durmayacağı mahallelerin de toplum içinde daha iki dakikada "Allah'ın çarıklısı" diye fikirlerinle kenara itileceğin aksanının da yüceltilecek yanı yoktur.

İnsanlar önyargılar ile bakmaya eğilimlidir ve insanların geneline hitap etmek istiyorsan en iyi konuşan, en iyi yazan, en iyi üreten insan olman gerekir.


Bosna Hersek'te yaşayan ve Osmanlı'nın bölgesel aristokratı denmese de güçlü bir yöneticisi olan Ali Paşa Rızvanbegoviç'in torunu Aliya Amca vardır.

50'sinden sonra Türkçe öğrenmiş. Gayet de iyi konuşur. Yavaş yavaş ama iyi konuşur. Stolats şehrinde paşa dedesinden kalma ve Hırvatların yaktığı ve hala restore edilmemiş yarı harap evinde yaşar. Babam gibi severim. O da beni…

Türkçe öğrenmesinin sebebini sormuştum.

"Dedelerim bu dili iyi konuşuyordu öyleyse bu, benim de dilimdir ve öğrenmeliyim dedim, ben de böyle öğrendim" demişti.

Tabii ki geç yaşta öğrendiğinden dolayı bir aksan kalacak. Çünkü Türkçenin konuşulmadığı bir ülkede büyümüş ve orada yaşıyor.


Aynı vizyonu Türkçenin konuşulduğu bu güzel ülkede de görmemiz gerekiyor aslında. İnsanların daha güzel Türkçe konuşması, daha sanatsal ve özgün yapılarla ülkesindeki şehirlerin katma değerini mimari ve estetiksel açıdan artırması, müzikte, resimde önemli yapıtlar vermeleri gerekiyor.

Bugün Osmanlı ile alakalı eserlerin büyük çoğunluğu, ya Avrupalı ressamların, ya Osman Hamdi Bey'in ya da Balkan Savaşı'nda tablolarını kurtarmaya giderken şehit olan Şehit Ressam Hasan Rıza'nın tablolarıdır.


Okçuluk gibi bir ecdat sporunu yükseltmeye ve yüceltmeye çalışırken resim ve heykelin ihmal edilmesi doğru değil.

Çizilmesi gereken onca tarihi resim var. Bir resim ekolümüz bile şekillenemedi ve oluşamadı. Türk resim ekolü yoktur mesela Hollanda ekolü gibi. Rembrandt, Vermeer, Van Gogh şeklinde bir ekolümüz pek yoktur. Olabilirdi oysa.

Toplumları ateşleyen şey çoğu kez sanattır. Bir şiir ile milli duygular depreşir, bir resimle asırlarda geriye gidersiniz.

Yüz atlı akınları, Çanakkale Savaşı'nı ve onca imgeyi aklınızda anlamlı algılar haline getiren şey, sanattır.

Sapır sapır dökülüyor ülkede sanat. Dökülmemeli oysa. Resme de, heykel sanatına da, şiire de, mimariye de bir aristokrat eli değmişçesine sahip çıkılmalıdır.

Mimari var ama fasada düzenlemesi yok çünkü yapacak sanatkâr yok. Fasada nedir? Bina cephesindeki o mermerden ya da alçıdan işlemelerle dolu eklentiler.

Kalas gibi binaları dikmekten usanmadık hala. Sonra da de ki Türklerin bilime ve sanata katkıları… Geçmişin boş mugalatası ve tatavasıdır bu.


Ülkenin sağında solunda refüjlere konulan heykeller sapır sapır lime lime dökülüyor. Alay konusu oluyoruz milletçe dosta düşmana.

Antik çağda Yunan heykellerinin yapıldığı coğrafyada 6. sınıf öğrencisinin yaptığı ödev gibi ucubeler çıkıyor ve dikiliyor şehir meydanlarına.


Filmler de ağalı, töreli, mafyalı filmler. Ya hükumet fonlu ya da liberal tayfanın veya kökü dışarıdaki yerlerin senaryoları.

Suriyeli genç ve Türk milf abla arasındaki aşkın da filmini yapıyorlar ki göçmen duyarı şekillensin ve sempatik bakılsın diye.

Kökü dışarıdaki aristokrasi ve burada onlara dilleri dışarıda sahibinin sesi ile cevap verenlerin aklından çıkıyor tabi bunlar. "Acaba sahibim neyi sever? Acaba ne yapsak?" diye fonları verenlerin ağzına bakıyor sözde sanat eliti…

Yerli ve milli aristokrasi de yok aristokrat sınıfı da yok ekolü de yok o ekolle şekillenmiş insanlarsa hiç yok ve bu kadar yokla 21'inci yüzyılın lider ülkesi hayallerini görüyoruz.


İşte bu dostlar. Aristokrasi yoksa ülkende sanat da, bilim de, estetik de dökülür…

"E dökülse ne olur? Zararı yok" diyemezsin. Kedinin ciğere baktığı gibi bakarsın Avrupa ve ABD'nin şehirlerine ve yapılarına.

Ölürsün orada fotoğraf çekmek ve Instagram'ına koymak için. Daha Avrupai, daha ciks, daha klas, daha trendy görünürsün.

Ne diyor aristokrat bir aileden kız alan Marx?

Sınai açıdan gelişmiş ülkeler, kendilerini takip eden ülkelere kendi görünümlerini verirler.


Emperyalizmin en sevdiği şeylerden biri de işte budur: Seni kendisine özendirmek.

Bunu yapmayı başardığında ülkendeki yönetici eliti, sermaye elitini ve belirli bir entelektüaliteye sahip kesimi kendisine âşık eder.

Âşık olan maşuka göre düşünür, onun düşüncesini alır, onun şekline girmek ister. Bu modayı da etkiler, müziği de etkiler. Moda ve müzik de bizi… 

İhsan Amca istediği kadar kızın kaşını almasına ve pantolonuna taksın kafayı. O kızın ideallerinde ülkesi yoktur. Boston'da, Londra'da, Massachusetts'te, Sorbonne'da olmak vardır.

Yerli aristokrasi demek, yerli estetik demektir, yerli hür düşünce, yerli medya kültürü, yerli sanat, yerli irade demektir. 


Bugünlerde görüyorsunuzdur. "Hapiste biri varmış filan kişiye özgürlük" diyorlar. İsteriz ki kimse hapiste olmasın ve isteriz ki hiç suç işlenmesin.

İlkesel olarak insanın dört duvar arasında olmasına karşıyım ama işlenen suç da cezasız kalmamalı.

Suçu ve suçluluğun cezasını yargıya bıraktık ama bu cümleyle nereye varacağım? Ona geliyorum.

"Kavala'ya özgürlük" ifadesinde beni heyecanlandıran tek şey, cümlenin kendisinde 110 sene önce çekildiğimiz "Kavala" şehrinin olması.

Çünkü ben o cümleye bakarken soyadı Kavala olan birisini değil, Türk şehri Kavala'yı görmek isterdim. 
 

Kavala.jpg
Kavala / Fotoğraf: Wikipedia

 

Mükemmel bir şehirdir Kavala. Mimar Sinan'ın yaptığı su kemerinin geçtiği, merkezinde Pargalı İbrahim Paşa'nın yaptırdığı bir cami bulunan (Şu anda Aya Nikolaos kilisesidir) ve tepeye, kaleye doğru çıkarken sağınızda otele çevrilmiş bir imaret bulunan bir şehirdir.

İmaretin içerisindeki caminin kubbesinin altında ise yeni evlenen çiftlerin gerdeklerini geçirmesi için bir yatak odası bulunur.

Ayasofya için bikbik yapan Yunan arkadaşlara o yatak odasının fotoğraflarını gösterebilirsiniz. Kainatın yaratıcısına dualar edilen kubbenin altını Yunan dostlarımız maalesef yeni evli çiftlerin romantizmi için uygun görmüş.

Daha yukarıya çıktığınızda ise minaresi Kavala'daki tüm camiler gibi yıkılmış bulunan Halil Bey Camii'ni görürsünüz ki arada bir sıkıldıklarında kapısına domuz kafası atıyorlardı. Oysa cami en az yüz yıldır cami olarak bile faal değilken…

Osmanlı'nın son dönemlerinde tütün ticareti ile gelişmiş çok hoş, biblo gibi şirin bir şehrimizdi Kavala.
 

 

Derken bir gün kaybedildi. Tanınmış ve kabul edilmiş sınırlarımız saldırıya uğradı ve Rumeli'nin önemli bir kısmıyla birlikte Kavala'yı da kaybettik. Yunan için Kavala özgürleştirildi. Türkler için ise tutsak düştü…

"Kavala'ya özgürlük" evet ama o özgürlük, üzerinde Yunan bayrağı olan Kavala şehrine olursa... diyen kimseye rastladınız mı hiç?

Şahsen yaşım 44 ve Kavala'nın yeniden Türk toprağı olması için "Kavala'ya özgürlük" diyen hiç kimseyi bugüne kadar görmedim. Kavala mübadillerinin bile umurunda değildir böyle bir şey. 

Kaybedilmiş bir vatan parçası için bile bugüne dek seslendirilmemiş koro halinde bir yaygarayı duyuyoruz şaşırtıcı bir gürültüyle hem de…

Hapsedilse benim gibi sade bir insan için dönmezdi böyle bir özgürlük yaygarası. Bunca özgürlük yaygarası sadece bir kişi için seslendirilebiliyor. Garip…
 

 

Dediğim gibi ilkesel olarak hapis duygusu beni rahatsız eder ve kimse girsin istemem. Lakin hapse maazallah ben de girebilirdim.

"Yüksel Hoca'ya özgürlük" diye bağırırlar mıydı? Hiç sanmam.

Nedir filan kişiyi bu kadar önemli yapan?

Hangi aristokrasinin yerli şubesidir?

Kendisini sahiplenen ve sahiplenmeyi siyasi bir dava haline getirerek söylemlerine ve demeçlerine katan partiler, acaba o kişi ve bağlantıları sayesinde bir yerlerle diplomatik ve derin bağ mı kurmak istiyorlar iktidara ortak olma süreçlerinde?

Bunu da düşünün.

Bu kişi veya bunun gibi bir başkası, hangi aristokrasinin ve o aristokrasinin temsil ettiği güçlerin ve o güçlerin Ortadoğu ve Balkan demokrasilerini şekillendirmede araç ve aracı olarak kullandığı sermayenin yerli şubesidir?

O aristokrasi adına hangi liberal fikirleri seslendirmiştir? Hatırlıyor muyuz?

Ben hatırlıyorum. Doğu ve Güneydoğu'daki belli bir etnik gruba özerklik fikrini seslendiriyordu. Videoları ve kayıtlarını sizler de izleyebilirsiniz.

Ben hatırlıyorsam, sizler de hatırlayın ve unutmayın.

Çünkü hatırlamak, hafıza işidir. Hafıza ise muhafaza etmenin birinci şartıdır.

Sen sana ait olanı muhafaza etmezsen, başkalarının muhafaza ettiği kültürün taşıyıcısı olacaksın ve her nesilde sen, biraz daha az sen olacaksın.

Taşımak, taşıdığın şeye göre seni yüceltir de düşürür de. Taşıdığımız şeylere göre değerimiz ve vasfımız farklılaşır.

Bulutlar yağmurları, merkepler yükünü, at süvarisini, köle zincirini, tüccar malını, âlim ilmini, ana da yavrusunu taşır.

Taşınan her şey er geç toprağa düşer ama kültür kalır. O kültürü devam ettirmekse milli hafıza ve bunu muhafaza etmekle mümkündür.


Aristokrasinin faydalarından bahsettiğimi sandınız çünkü devleti ele geçirmek için en uygun sınıftır aristokrat sınıf ve onlarla iletişimde olanlar…

Aristokrasi gelişmiş ülkelerde ancak halkı belli bir seviyeye getirene dek gereklidir ve o eşiği çoğu AB ülkesi 100 sene veya daha öncesinde aşmıştır.

Halk bir düşünce yapısına gelene dek gereklidir bu sınıf ama sonrasında ise gereksizdir. Aksi takdirde kendisini halkın üzerinde görür ve devletlerin, hükumetlerin kendi elinde dönmesi için varlığını sürdürme eğilimindedir ve vesayet rejimlerine kapı açılır.

Bugün Fransa'da seçimi kazanan Macron da bir küresel sermayenin Rotschild'lerin bankacısı idi. Hiçbir şey de tesadüfen şekillenmiyor yani...

Demokrasilerde halk kararlar alıyor ama önüne getirilen seçenekleri medya önünde şişiren, popüler hale getirenler yine bu aristokrat sınıf oluyor. 


Siz sadece tiyatroyu daha inandırıcı bulasınız ve kendinizi onun içerisinde etkili birer aktör olarak konumlandırasınız diye işler biraz daha kitabına uygun olarak şekillendiriliyor.

Yoksa değişen çok bir şey yok. Krallar yoksa da sermaye yine yönetmeye devam ediyor. Kraliyetler de o sermayenin içerisinde veya gerisinde kendilerini dönüştürerek yaşıyorlar aslında. Çok derinlere indiğinizde bunu görüyorsunuz.

Aristokrasi, eğitim ve disiplinin oy hakkı ve makam sahibi olma nitelikleri ile kendi kendisini bir sonraki kuşağa aktaran bir sosyal sınıftır arkadaşlar.

Böyle bir sınıfla boy ölçüşmeniz ve rekabet etmeniz ona muadil bir diğer sosyal sınıfınız yoksa mümkün değildir. Bir mahalle dershanesine giden çocukla ilkokuldan itibaren evinde her gün birer saat özel hoca desteğinde ders alan birinin başarısı da aynı değildir.

Kendi aristokratik sınıfımızı muhafaza edemedik; bari başkalarının vesayetini muhafaza etmeyelim.

Kim özgür olacaksa avukatları ve yargı arasında çözsün. Çığırtkanı siz olmayınız ve olanlara da itibar etmeyiniz çünkü bu yaygara pek normal değil.

Toplumsal hafızanız için yazdık.

Dileriz ki dersler çıkarılsın.

Saygılarımla.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU