Filmekimi'nden vizyona: Yeni sezonda neler izleyeceğiz?

Tekinsiz mürebbiyelerden huysuz yazarlara, birbirine omuz veren kadınlara uzanan 5 filmle Filmekimi sohbetini sürdürüyoruz. 4 şehre yayılan festival sona yaklaşırken, önümüzdeki aylarda izleyebileceğiniz bu filmlere takviminizde yer açın

Bu yıl çektiği üçüncü uzun metrajı Davet'le (The Invite) adından söz ettiren 42 yaşındaki Olivia Wilde (sağda), Seni İstiyorum'da cüretkar kavramsal sanatçı Erika Tracy rolünde (Magnolia Pictures)

Güzün geldiğini herkes başka bir şeyden anlıyor. Benim içinse en güvenilir işaret, Filmekimi programını açıp aynı güne kaç film sığdırabileceğimi hesaplamaya başlamak. İşler, gündelik koşturmaca, yetişilecek yerler derken sinemaya ne kadar vakit kalacak? Sözkonusu Filmekimi olunca o vakit bir şekilde bulunuyor.

Bu sene 25.'si düzenlenen Filmekimi, ekim ayını onsuz düşünmekte zorlandığımız bir alışkanlığa dönüştü. Programda Cristian Mungiu'nun Cannes'da Altın Palmiye kazanan Fjord'u da var, Almodóvar'dan Kore-eda'ya, Lee Chang-dong'dan Gregg Araki'ye usta rejisörlerin yeni filmleri de. 

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İstanbul'daki gösterimler 9-18 Ekim'e, Ankara'dakiler 15-18 Ekim'e yayılıyor. 22-25 Ekim'de ise sıra İzmir'e ve Filmekimi'ni ilk kez ağırlayacak Mersin'e geliyor.

Ben Filmekimi'nin biraz da bu halini seviyorum: Önce hangi filmlere gideceğimizi konuşuyoruz, sonra izlediklerimizi birbirimize anlatmaya doyamıyoruz. Bu yıl bazı filmleri oyuncuları için sevdim, bazılarındaysa iyi bir fikrin neden daha ileri götürülmediğine takıldım.

Önümüzdeki dönemde sinemalarda ya da dijital platformlarda izleyebileceğimiz beş filmi bu notlarla bir araya getirdim. Belki sizin sonbahar takviminizde de birkaç filme yer açılır. Hem Filmekimi bitse de konuşacaklarımız hemen bitmesin.


Sapık (Victorian Psycho)

sapık
1858'de geçen Sapık, Winifred Notty adlı tuhaf ve mesafeli bir mürebbiyenin, zengin bir çiftin malikanesinde işe girmesiyle başlıyor (True Brit Entertainment)


Çocuklarınıza mürebbiye tutarken referanslarını bir kez daha kontrol etmekte fayda var, hele kapıda Maika Monroe bekliyorsa... 

Sanctuary'yle tanınan Zachary Wigon'ın yönettiği, Virginia Feito'nun kendi romanından uyarladığı Sapık, bizi görgü kurallarının sıkı, ev sahiplerinin çekilmez olduğu bir İngiliz malikanesine sokuyor. Yeni mürebbiye Winifred Notty'nin buraya uyum sağlama çabasıysa pek hayra alamet değil. Korku filmlerinde tehlikeden kaçarken izlemeye alıştığımız Monroe, bu kez tehlikenin ta kendisi olmanın tadını çıkarıyor ve en sakin anlarda bile birazdan ne yapacağını kestirmeyi zorlaştırıyor. 

Jason Isaacs ve Ruth Wilson'ın canlandırdığı kibirli ev sahiplerine bir de şımarık çocuklar eklenince, Winifred'in düzenlerini altüst etmesine sevinmekle ondan korkmak arasında kalıyoruz. 

Cannes'ın Belirli Bir Bakış bölümünde prömiyer yapan Sapık'ta herkes, bir kadının nasıl davranması gerektiğini pek iyi biliyor: Uysal olsun, söz dinlesin, çocuklarla ilgilensin. Winifred'in içindeki canavarın adı Fred, onun bu beklentilerle pek işi yok. Amerikan Sapığı'na (American Psycho) da göz kırpan film, bastırılmış kadın öfkesini kanlı bir taşkınlığa dönüştürüyor. Üstelik kimi sahnelerde güldüğünüz için kendinizden utanabiliyorsunuz.

Yalnız dış ses, Winifred'in aklından geçenleri anlatmaya o kadar hevesli ki bize keşfedecek pek bir şey bırakmıyor. Karakter sürprizlerle doluyken hikayenin gideceği yer giderek daha kolay tahmin ediliyor. 

Kostümler ve malikane göz dolduruyor ama ortalığa daha çok kan dökülmesi, insanı daha çok germeye yetmiyor. Sapık korkutmakla güldürmek arasında kararsız kaldıkça baştaki oyunbazlığını da kaybediyor. Yine de Monroe'nun ortalığı birbirine katmasını seyretmek başlı başına bir eğlence. Yeter ki bu kadına çocukları emanet eden siz olmayın.

Vizyon tarihi: 13 Kasım

 

Seni İstiyorum (I Want Your Sex)

seni istiyorum
Seni İstiyorum'un oyuncu kadrosunda dünyaca ünlü pop yıldızı Charli XCX de var (Magnolia Pictures)


Yeni işinizde sizden beklenenleri baştan konuşun; Gregg Araki'nin dünyasında patronunuzun ilham perisi olmak da görev tanımına girebilir.

Tenin Gizemi (Mysterious Skin) ve Kıyamet Kuşağı'nın (The Doom Generation) yönetmeni, 12 yıl sonra Olivia Wilde ve Cooper Hoffman'ın başrollerini paylaştığı Seni İstiyorum'la uzun metraja dönüyor. Z kuşağının cinsellikle mesafesine verdiği cevapsa gayet "azgın". İşin güzeli, Araki sözü alıp "Bizim zamanımızda böyle değildi" diye nutuk çekmiyor ve film iki kuşağın cinsellik algısı üzerine karşılıklı bir konuşmaya dönüşüyor.

Film, Sunset Bulvarı'na (Sunset Boulevard) selam çakan cüretkar bir sahneyle açılıyor: Havuzda yüzüstü yatan çıplak beden, son tüketim tarihinde uzatmaları oynayan meşhur sanatçı Erika Tracy'ye ait.

Toy Elliot, cinsel özgürlüğü savunan Erika Tracy'nin yanında çalışmaya başlayınca kendini mesai saatleriyle pek ilgilenmeyen bir yakınlaşmanın içinde buluyor. Araki bu ilişkiyi parlak renkler ve sivri diyaloglarla öyle hafif bir komediye dönüştürüyor ki Elliot'ın başına gelenlere gülerken patronunun elindeki gücü bir anlığına unutmak mümkün.

Wilde, Erika'nın kendine hayranlığını ve karşısındakini küçümseme rahatlığını büyüterek oynuyor. Ona tahammül etmek zor, gözünüzü ondan almak da öyle... Cinselliği özgürleşmenin yolu sayan bu sanatçıyla çekingen genç asistanının karşılaşması, yatak odasına kadar gelen bir kuşak tartışmasına dönüşüyor: Birinin özgürlük diye sunduğu şey, diğerinin üzerinde yeni bir baskıya dönüşebiliyor.

Yalnız film, Erika'nın Elliot'a verdiği zararın üzerinde duracağı yerde yeni bir şakaya yetişmeye çalışınca, ortaya attığı güç meselesini biraz kolay geçiştiriyor. İşin içine cinayet ve sürprizler girdikçe de bu tuhaf ilişkinin yerini, parçaları birbirine o kadar rahat oturmayan bir entrika alıyor. Yine de Seni İstiyorum'un keyfi biraz o arsız rahatlığında. Keşke film de Erika'nın söylediklerini biraz daha sorgulasaydı; her sözüne sanat muamelesi yapmak zorunda değiliz. Özetle Araki'nin önceki işlerini bilenler için Seni İstiyorum tam anlamıyla doyurmayabilir. Tam doruğa çıkamasa da nispeten zayıf bir Araki bile keyifli; özlemişiz. 

Vizyon tarihi: 11 Aralık


Nazik Canavar (Gentle Monster)

nazik canavar
Nazik Canavar'da piyanist Lucy Weiss ve eşi Philip'in Münih yakınlarındaki kırsal bölgede sürdüğü sakin yaşantı, bir sabah evlerine düzenlenen polis baskınıyla altüst oluyor (Ad Vitam)


Sizi şu hayatta en çok ne dehşete düşürür? Müsaadenizle benimkini söyleyeyim: Karşımdaki insanı ancak onun izin verdiği kadar tanıyor olmak. Mesai arkadaşınız da olabilir bu kişi, taa liseden ahbabınız da, aynı yastığa baş koyduğunuz eşiniz de, evladınız da... Nazik Canavar tam da bu yüzden böğrüme bir yumruk indirdi: Birine güvenmek, onu gerçekten tanımak demek değil.

Açılışta Léa Seydoux'nun canlandırdığı müzisyen Lucy, piyano başında 1992'nin hitlerinden Would I Lie to You?'yu söylüyor. Parçanın sorduğu soru tanıdık: "Ben sana hiç yalan söyler miyim?"

Çok geçmeden sarmaşıklarla kaplı o nefis kır evinin kapısına polisler dayanıyor; Lucy'nin ailesiyle kurmaya çalıştığı sakin hayat da oracıkta dağılıyor.

Korsaj'ın (Corsage) Avusturyalı yönetmeni Marie Kreutzer, Lucy'nin o korkunç gerçeği öğrendikten sonra hayatına nasıl devam edeceğiyle ilgileniyor: Birlikte çocuk büyüttüğünüz insan bir anda yabancıya dönüşürse, geçmişteki güzel anıları nereye koyacaksınız?

Seydoux en çok burada etkiliyor: Lucy gerçeği öğreniyor ama sevgisini bir düğmeye basar gibi kapatamıyor. Onu izledikçe, dışarıdan bakıp ne yapması gerektiğini söylemek de eskisi kadar kolay gelmiyor. Kamera Seydoux'nun mimiklerindeki en küçük değişimleri yakalarken film, asıl gerilimini aynı evde yaşayıp birbirini tanımamanın dehşetinden çıkarıyor. 

Yalnız Nazik Canavar, Lucy'den uzaklaştıkça bir miktar dağılıyor. Polis Elsa'nın babasıyla ilişkisi yeterince işlenmeden araya girince, Lucy'den neden uzaklaştığımızı anlamak zorlaşıyor. Ama film bittiğinde aklınızda kalan, Lucy'nin utancı ve yalnızlığı oluyor. Peki başkasının yaptıklarından sorumlu olmadığınızı bilmek, kendinizi suçlamayı bırakmaya yetiyor mu?

Vizyon tarihi: 5 Şubat 2027

 

Cinayet Kitabı (A Talent for Murder)

cinayet kitabı
Helen Mirren, Cinayet Kitabı'ndaki Patricia Highsmith rolünün, kariyeri boyunca kendisini en çok zorlayan oyunculuk deneyimlerinden biri olduğunu söylüyor (Bleecker Street)


Patricia Highsmith'ten yeni bir Ripley romanı istemek için kapısını çalabilirsiniz ama içeride sizi güler yüzlü bir yazarın beklediğini sanmayın. Anton Corbijn'in Joanna Murray-Smith'in Switzerland adlı oyunundan uyarladığı Cinayet Kitabı, Alden Ehrenreich'in hayat verdiği genç editör Edward'ı, Helen Mirren'ın canlandırdığı huysuz ve insan sevmez Highsmith'le aynı eve sokup görüşmeyi karşılıklı bir sınamaya dönüştürüyor. 

Birlikte cinayet tasarlamaya başladıklarında Edward kendi kurdukları hikayenin başrolüne geçiyor; film de yazılanlarla yaşananlar arasında gidip gelerek kimin kimi yönlendirdiğini kurcalıyor. Ehrenreich, uslu editör görünümünün altından tekinsiz bir çekicilik çıkarırken Mirren'la aralarındaki çekişme, seyir zevkini yalnızca sürprizlere bırakmıyor. 

Film hayali cinayet hikayesine fazla daldığında Mirren'ı uzun süre kenarda bırakıyor; bir süre sonra insan güzel manzaraların arasından yeniden o tatsız sohbete dönmek istiyor. 

Cinayet Kitabı, Highsmith ayarında bir entrika arayanları bütünüyle doyurmayabilir. Ama Mirren'la Ehrenreich birbirlerinin açığını kollarken, yeni bir Ripley romanı çıkmasa da o masadan kalkmak istemiyorsunuz.

Vizyon tarihi: 30 Nisan 2027


Kadın Davası (L'affaire Marie-Claire)

kadın davası
Kadın Davası, 1972'de Fransa'da gerçekleşen ve kürtaj hakkı mücadelesinde bir dönüm noktası kabul edilen Bobigny Davası'nı konu alıyor (Gaumont)


Kimi zaman sanık sandalyesinde oturanlara bakıp "Sizin burada ne işiniz var?" demek geliyor insanın içinden. Lauriane Escaffre ve Yvo Muller'in yönettiği Kadın Davası, 1972'de Fransa'da görülen Bobigny davasını anlatırken tam da böyle dedirtiyor. Henüz 16 yaşındayken tecavüze uğrayan Marie-Claire, kürtaj yaptırdığı için yargılanıyor, annesi ve ona yardım eden kadınlar da hesap vermek zorunda... 

Charlotte Gainsbourg'un canlandırdığı avukat Gisèle Halimi ise kadınları suçlu sayan yasayı sorgulamaya girişiyor. Üç yıl sonra Fransa'da kürtaj belirli koşullarda yasal hale geliyor.

Filmin öfkesi en çok para meselesinde karşılığını buluyor: Zengin kadınlar kürtaj için İsviçre'ye gidebilirken geçim derdindeki kadınlar hem ceplerindeki son parayı hem özgürlüklerini riske atıyor. 

Cécile de France, kızını korumak için bütün sorumluluğu üstlenen anneyi oynarken, cesaretin korkmamak anlamına gelmediğini hissettiriyor. Kadınların birbirine omuz verdiği, arada gülecek bir şey bulduğu anlar da nefes aldırıyor, böylece onları yalnızca başlarına gelen felaketle tanımıyoruz.

Film, duruşmayla ona giden süreç ve mahkeme dışındaki hayatlar arasında rahatça dolaşıyor, sonunu biliyoruz diye arkamıza yaslanamıyoruz. Oyuncular da duyguyu zorlamadan, bu kadınları tarih dersinde adları sıralanıp geçilecek kişiler olmaktan çıkarıyor. 

Kadın Davası sinemada devrim yapmıyor ama anlattığı mücadelenin daha dün denecek kadar yakın olduğunu hatırlatması yetiyor. Birbirinin yanında duran kadınlardan bu kadar korkan bir düzen, kendinden ne kadar emin olabilir ki?

Vizyon tarihi: Belirsiz, MUBI'de yayına girmesi bekleniyor

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU