Casusluk davasında savunma yapan İmamoğlu: Casuslukla suçlanmak hukukla, akılla, vicdanla açıklanabilecek bir şey değil

"Bu artık aklın ve ciddiyetin tamamen terk edilmesidir. Bu, ‘talimat gelirse her şeyi yaparım’ anlayışının trajik zirvesidir. Gerçekten başka türlü açıklanamaz"

Fotoğraf: AA

Duruşmada, sanık Hüseyin Gün'ün savunmasının ardından Ekrem İmamoğlu savunma yaptı. 

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İmamoğlu, "Burada, devletimiz ve milletimiz adına utanç verici bir iddianamenin sonucu olan bir davayla karşı karşıyayız. Dolayısıyla benim gerçek muhatabım da Hüseyin Gün değildir. Ortada adeta ‘deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış’ misali bir durum vardır. Birileri bir iftira üretmiş, şimdi de herkesin bu boşluğu doldurması bekleniyor. Ben açıkçası bu küçük aklı muhatap almıyorum. Ne taşıyla ilgileniyorum ne de kuyusuyla. Bu iddianamenin tamamen boş olduğunu artık bilmeyen kalmadı" diye konuştu.

Bu davanın da sanıklarından Necati Özkan ile birkaç salon ötede bir başka davada birlikte yargılandıklarını hatırlatan İmamoğlu, şunları kaydetti:

"Mücadele artık kişisel değildir, milli mücadeleye dönüşmüştür"

Orada yaşadığımız şeyin bir benzerini burada da yaşıyoruz. Bugün yürütülen bu yargılamaların tamamı siyasidir. Tamamı milletin ve devletin zararına yürütülen süreçlerdir ve bunların arkasında menfaat ilişkileri vardır. O menfaat düzeninin merkezinde de başından beri İstanbul’da bu operasyonları yöneten iddia makamı bulunmaktadır. Bunu özellikle ifade ediyorum. Gerçekten utanç verici bir tabloyla karşı karşıyayız.

Ben bugün burada son derece rahatım. Son derece gururluyum. Hem verdiğimiz mücadeleden dolayı gururluyum hem de bu küçük akılların ülkeye verdiği büyük zararları tek tek ortaya koymaktan onur duyuyorum. Çünkü artık burada verilen mücadele kişisel bir mücadele olmaktan çıkmıştır. Bu bir milli mücadeleye dönüşmüştür. Bugün Türkiye’de demokrasi ve adalet adına verilen en büyük muhalefet mücadelesi Silivri’de verilmektedir. Üstelik bu mücadele aylardır, neredeyse yıllardır sürmektedir. Biz bazen bu mücadeleyi 12 metrekarelik hücrelerde veriyoruz. Bazen de burada olmaması gereken salonlarda, aslında hiç davaya dönüşmemesi gereken kuru iftiralar üzerinden yürütülen yargı süreçlerinde sürdürüyoruz.

Ekrem İmamoğlu, bütün bunlar yaşanırken, insanlar tarif edilmesi güç tecritlere, baskılara, psikolojik işkencelere maruz bırakıldıklarını, insan haklarının ve hukukun en temel ilkelerinin ayaklar altına alındığı koşullarda direndiklerini söyledi. İmamoğlu, "Ama biliyoruz ki sonunda biz kazanacağız. Biz derken kimi kastediyorum? 86 milyon yurttaşı kastediyorum. Bir kişiyi bile dışarıda bırakmıyorum. Bu muhteris yapı hariç. Onlar zaten bir avuç insan. Ben bu ‘bir avuç insan’ tanımlamasını ilk kez 2019 yerel seçimleri iptal edildiğinde yapmıştım. Bugün de aynı noktadayım. 19 Mart sürecinden önce de sonra da sadece İBB dosyasıyla sınırlı olmayan, hukuka aykırı yöntemlerle, baskıyla, sahtecilikle yürütülen süreçlerin hedefi olduk" dedi.

İddia makamı eliyle sahtecilik yapıldığını, iftira üretildiğini söyleyen İmamoğlu, "İddia makamı eliyle, belgeler gizleniyor, sahte evrak düzenleniyor ve bugün burada bunun yeni bir perdesiyle karşı karşıyayız. Üzüntü verici olan şudur Sayın Başkan, Sayın Heyet, bu süreç yalnızca insanların hayatını değil, aynı zamanda yargının kutsallığını da tahrip etmektedir. Baştan beri ifade ettiğim gibi, iddia makamının tehditleriyle, insanları rehin alma yöntemleriyle, delilsiz beyanlarla ve uydurma belgelerle yürütülen bir süreçle karşı karşıyayız. Bütün bunların temelinde ise tek bir şey vardır, kurulmuş bir düzeni ayakta tutma arzusu. Bulunduğu koltuğu kendisine ait zanneden bir anlayışın, o koltuğu kaybetmemek adına yürüttüğü siyasi müdahaleler ve o müdahaleleri uygulayan aparatlar vardır" ifadelerini kullandı.  

"Az önce ifade veren kişi, etkin pişmanlık konusunda konuşmaktan dahi çekiniyor"

Ekrem İmamoğlu, ne yazık ki yaklaşık iki yıldır Türk hukukunu utandıran bir dönemin içerisinde olunduğunu belirterek, şöyle devam etti:

Bakınız, az önce ifade veren kişi etkin pişmanlık konusunda konuşmaktan dahi çekiniyor. Çünkü insanlar korkutuluyor. Özgürlükleri ellerinden alınmış durumda. Ne tehditlerle ne baskılarla karşı karşıya bırakıldıklarını hepimiz görüyoruz. İnsanlar eşleriyle, çocuklarıyla tehdit ediliyor. Ortada suç yok. Delil yok. Ama buna rağmen insanlara ‘masumiyetini ispat et’ deniliyor. Böyle bir hukuk olabilir mi? Bir yandaş kalem çıktı ve sosyal medyada aynen şunu yazdı, ‘Bana saldıracağınıza arkadaşınızın suçsuzluğunu ispat edin.’ İşte bugün Türkiye’de kurulmak istenen düzenin özeti budur. Oysa hukukta önce suç ispat edilir, sonra kişi savunma yapar. İnsanlardan suçsuzluğunu kanıtlaması istenmez. Bugün benim ve burada bulunan yüzlerce insanın maruz bırakıldığı durum tam olarak budur. Ve bütün bu operasyonlar; İstanbul’dan Antalya’ya, İzmir’den Adana’ya, Adıyaman’a kadar tek merkezden, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı üzerinden yürütülmektedir. 

İnanıyorum ki birkaç yıl sonra bu ülkenin insanları geriye dönüp baktığında bütün bunları büyük bir ibretle hatırlayacaktır. 31 yıl sonra iptal edilen diplomaları… 36 yıl sonra ortaya atılan sahte geçiş iddialarını… Uydurma evrakta sahtecilik suçlamalarını… İnsanlar dönüp bunlara bakacak ve ‘Nasıl oldu da bunlar yaşandı?’ diye soracak. Ahmak davası… Bilirkişi davası… Makam aracı davası… Çirkin davası… Ve bugün burada görülen casusluk… Asrın iftirası… Bunların her biri aynı anlayışın ürünüdür. Ve her biri Türkiye hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Bu iddianame, korkuya teslim olmuş bir zihniyetin ürünüdür. Dört kez milletin oyuyla yenilmiş bir anlayışın, beşinci kez de yenileceğini gördüğü için rakibini yargı eliyle tasfiye etmeye çalışmasının sonucudur. İşin özeti budur Sayın Başkan. Bugün burada, millet iradesini hiçe sayan bir anlayışın ve onun yargı içerisindeki bir avuç aparatının kaleme aldığı en tuhaf senaryolardan biri nedeniyle bulunuyoruz. Üstelik bu senaryo bizzat o zihniyet tarafından yazılmış, sonra da talimatlandırılmış aktörler eliyle sahnelenmiştir. Bizim önümüzde duran şey bir iddianame değil, tam anlamıyla bir kurgu metnidir.

"İstanbul seçimlerini kazanmak suç mu?"

Ekrem İmamoğlu, iddianamenin 159. sayfasında, "Siyasal casusluk suçunun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etmek suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanmasının sağlanarak başta İstanbul olmak üzere ülke siyasetinde söz sahibi olunmasının amaçlandığı…" denildiğini aktararak, şunları söyledi:

Şimdi ben huzurunuzda soruyorum Sayın Başkan, İstanbul seçimlerini kazanmak suç mudur? Milletin oyuyla seçimi kazanıp ülke siyasetinde etkili olmak suç mudur? Eğer bu suçsa, o zaman demokrasiyi de seçimleri de ortadan kaldıralım. Bu cümle bile tek başına bu davanın siyasi olduğunu göstermeye yeterlidir. Bu bir casusluk davası değildir. Bu, sandıkta rakibinin karşısına çıkmaktan korkan zihniyetin açtığı siyasi bir davadır. Bugün burada hukuk değil, siyasi hesaplaşma yürütülmektedir. Sonra ne yapılıyor? Mecliste yasa çıkarılıyor, yabancı yatırımcı çağrılıyor, ekonomi düzelecek deniliyor. Kimi kandırıyorsunuz? Bu ülkeye temiz, ahlaklı, gerçek yabancı sermaye böyle bir hukuk düzeninde gelir mi? 

Ben iş insanıyım Sayın Başkan. Ben taştan ekmek çıkarmayı altı yaşından beri öğrendim. Annemden, babamdan böyle gördüm. Binlerce konut yaptım. Binlerce işyeri yaptım. Projeler geliştirdim. Sermayenin nasıl hareket ettiğini bilirim. Ahlaklı sermaye nedir bilirim. Bir yatırımcı hangi ülkeye güvenir, hangi ülkeye güvenmez bilirim. Bir insan nasıl güvenilmeyen birine borç vermezse, sermaye de hukuka güvenmediği yere gitmez. Ülkenin ekonomisiyle insan karakteri arasında fark yoktur. Bu yüzden bu ülkeye büyük zarar veriliyor. Gerçekten yazık. Ekonomiyi toparlamaya çalışan insanlara da yazık. Bu ülkenin emeğine de yazık.

"Suçlama başlı başına absürttür"

Ama bütün bunların yanında, şu ‘casusluk’ meselesi var ya… Gerçekten akıl dışı bir noktadayız. Ben burada casusluk suçlamasının teknik detaylarına bile girmeyeceğim. Çünkü bu suçlama başlı başına absürttür. Bugüne kadar her türlü hukuksuzluğu yaşadım. Aile boyu baskı gördüm. Yüzlerce ailenin nasıl bir psikolojik şiddete maruz bırakıldığını gördüm. Ama ‘casusluk’ iftirası artık başka bir aşamadır. Ekrem İmamoğlu’nu, Necati Özkan’ı, Merdan Yanardağ’ı casuslukla suçlamak; hukukla, akılla, vicdanla açıklanabilecek bir şey değildir. Bu artık aklın ve ciddiyetin tamamen terk edilmesidir. Bu, ‘talimat gelirse her şeyi yaparım’ anlayışının trajik zirvesidir. Gerçekten başka türlü açıklanamaz. 

Bu iddianame; siyasetin talimatla yürütülen yargı süreçleri aracılığıyla hukuku nasıl zorladığının, yargının itibarını nasıl yerle bir ettiğinin ibretlik bir belgesidir. Eğer Türk yargısının bir ‘utanç belgeleri müzesi’ olsa, bu iddianame o duvara ilk asılan metin olurdu. İftiranın büyüklüğüne bakın: ‘Casusluk.’ ‘Vatan hainliği...’ Bu insanlardan casus çıkarmaya çalışıyorlar. Bunu yazanlar, buna imza atanlar, hukukla değil, utançla anılacaktır. Tarih onların isimlerini böyle yazacaktır. 

Ben bugün çıksam ve ‘affedin’ desem bile bu millet bunu unutmaz. Çünkü 19 Mart süreciyle birlikte kurulan bu hukuk dışı düzende savcılıklar meşruiyetini kaybetmiştir. Savcılıklar, hukuk adına değil; siyasi düzeni korumak adına faaliyet gösteren parti bürolarına dönüştürülmüştür. Ben bunu iki yıldır her gün yaşıyorum. Tekrar ifade ediyorum: 19 Mart süreciyle birlikte oluşan bu düzende, savcılık makamları hukukun değil, siyasetin aparatı haline getirilmiştir. Bu iddianamelere imza atan anlayış da budur. Bakınız, daha yargılama başlamadan kararların sağa sola servis edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir yerde adil yargılamadan söz edilebilir mi? Bu süreçte hazırlanan iddianamelerle siyasi talimatları yerine getirenler, hukuku koruma görevini değil, anayasal düzeni zedeleyen bir anlayışı temsil etmektedir. Bana göre bundan daha büyük bir suç yoktur. Bugün burada masumiyet karinesi sistematik biçimde yok sayılmaktadır. Devletin yetkisi, insanları korumak için değil, baskı altına almak için kullanılmaktadır. İnsanların özgürlükleri vicdana, ahlaka ve hukukun en temel ilkelerine aykırı biçimde ellerinden alınmaktadır. Sanığı dinlemeden karar veren, yüzüne bakmadan tutukluluğu cezaya dönüştüren sulh ceza hakimlikleri; adaletin değil, önceden verilmiş kararların uygulama makamına dönüşmüştür.

"Millet kararını yine sandıkta verecektir. Siz bu kararı ne korkuyla değiştirebilirsiniz ne de iftirayla silebilirsiniz"

İddianamede, "Devlet sırları kullanılarak seçmen iradesi yönlendirildi" denildiğini aktaran Ekrem İmamoğlu, "Hangi devlet sırrı? Nerede elde edilmiş? Yok. Hangi yöntemle ele geçirilmiş? Yok. Hangi tarihte gerçekleşmiş? Yok. Hangi yabancı devlete aktarılmış? O da yok. Ortada tek bir somut delil yok. Ama birilerine ‘talimat geldiği’ için bir şeyler yazılmış olsun isteniyor. İz bırakmaya çalışıyorlar. Kalmaz. Çünkü hukuk sistemi yerle bir edilmiştir Sayın Başkan" ifadelerini kullandı. 

"İdddiaların mesnetsiz oludğu bilirkişi incelemesiyle ortaya konmuştur"

İmamoğlu, bugün toplumun çok büyük çoğunluğunun adalete güvenmediğini, insanların, kararların adil olacağına inanmadığını belirterek, şöyle konuştu:

Benim feryadım yalnızca burada yargılanan birkaç kişi için değildir. Benim feryadım millet içindir. Yargı içindir. Adalet sistemi içindir. Kaldı ki teknik raporlar zaten bütün gerçeği ortaya koymuştur. Bilirkişi raporlarında açıkça belirtiliyor: Söz konusu veri sızıntılarının benim görev dönemimden çok önceye, hatta 2009 yılına kadar uzanan eski veri ihlallerinden kaynaklandığı ifade edilmektedir. Yani bu dosyada ileri sürülen teknik iddiaların tamamının mesnetsiz olduğu, kasıtlı yorumlarla oluşturulduğu ve gerçeği yansıtmadığı bizzat bilirkişi incelemeleriyle ortaya konmuştur. Buna rağmen hala aynı iftiraların sürdürülmesi, bunun hukuki değil, siyasi bir operasyon olduğunun en net göstergesidir.

Şimdi de sözde suç diye önüme ne koyuyorlar biliyor musunuz? 31 Mart seçimlerini kazanıp mazbatayı aldıktan bir gün sonra, yani 18 Nisan 2019 tarihinde, veri tabanlarının yedeklenerek muhafaza altına alınması için verdiğim talimatı suç unsuru gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa gerçek çok açık. Ben o talimatı verdiğim gün, İstanbul 4. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. Dolayısıyla talimat zaten uygulanmadı. Hatta ben de oluşan tartışmaların esas mücadeleyi gölgelemesini istemediğim için 22 Nisan 2019 tarihinde talimatımı geri çektim. Daha sonra mahkeme 2 Mayıs 2019 tarihinde karar vererek işlemin bütün sonuçlarıyla ortadan kalktığını ve davanın konusuz kaldığını hükme bağladı. Dahası da var. O dönemin İçişleri Bakanlığı bile bu konuda soruşturma izni verilmemesi yönünde karar verdi. Yani hukuken konu tamamen kapanmıştı. 

"O dönem sadece 18 gün görev yaptım"

Ama daha önemli bir mesele var Sayın Başkan. Ben o dönemde sadece 18 gün görev yaptım. 18 gün. Ve o 18 gün boyunca bir tek kişiyi bile değiştirmedim. Bakınız bunu özellikle söylüyorum, ne genel sekreteri değiştirdim ne genel sekreter yardımcısını ne daire başkanını ne müdürü, hiç kimseyi. Sadece özel kalem müdürlüğüne geçici görevlendirmeyle bir arkadaşımı aldım. O kadar. Hatta siyasi arkadaşlarım bana, ‘Başkan niye atama yapmıyorsun?’ diye sordular. Ben de onlara şunu söyledim: ‘Ben kötü niyeti görüyorum. Bunlar seçimi iptal edecek.’ Ve gerçekten de öyle oldu. Şimdi bana dönüp bu suçlamaları yöneltiyorlar. Madem suç işlendiğini iddia ediyorsunuz, o dönemde görevde bulunan bürokratlara neden işlem yapmıyorsunuz? Genel Sekreter Hayri Baraçlı, bugün başka görevlerde, Genel Sekreter Yardımcısı Adil Karaismailoğlu, Bakanlık yaptı. Bilgi İşlem Daire Başkanı Selim Karabulut, hatta kendisi çıkıp ‘Canımı veririm, verimi vermem’ dedi. Benim talimat verdiğimi iddia ettikleri dönemde görevde olan insanlar bunlar. Madem suç var, çağırın onları da ifade versinler. Ama yapmazlar. Çünkü mesele hukuk değil. Ben o insanlarla çalıştım. Toplantılar yaptım. Saatlerce brifing aldım. Sorular soruyorum… Cevap vermiyorlar. Neden? Çünkü kafaları önde, talimat bekliyorlar. Ben birkaç kez aynı şeyi yaşadım: ‘Arkadaşlar neden cevap vermiyorsunuz?’ diye sormak zorunda kaldım. Çünkü bazıları belediyeyi milletin kurumu değil, siyasi mülkü zannediyor. Oysa belediye milletindir.

Ekrem İmamoğlu, 2024 seçimlerinden önce kendi yöneticilerine, "Kaybedeceğimizi düşünmüyorum ama kaybedebiliriz. Eğer kaybedersek bir gün içinde bütün görevi eksiksiz devredecek şekilde hazırlık yapacaksınız. Kalmanız istenirse kalıp hizmet edeceksiniz. Çünkü devlet terbiyesi bunu gerektirir. Demokrasi ahlakı bunu gerektirir. Kurumlar kişilerin değil, milletindir" dediğini aktardı. 

"MİT konuşsun; İmamoğlu ile ilgili tek bir somut delil göstersinler"

İmamoğlu, şunları kaydetti:

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı olarak açık çağrı yapıyorum, ortada gerçekten bir casusluk faaliyeti varsa, çıksınlar milletin önüne tek bir somut belge koysunlar. Tek bir belge. Milli İstihbarat Teşkilatı dahil ilgili bütün kurumlar konuşsun. Ekrem İmamoğlu ile ilgili tek bir somut delil göstersinler. Yıllardır manşetlerle algı üretiyorlar. İnsanların aileleriyle, çocuklarıyla uğraşıyorlar.
Basını da zor durumda bırakıyorlar. Allah’tan hâlâ gerçeği göstermeye çalışan birkaç namuslu mecra var. Ben burada saklanmıyorum ki.
Kaçmıyorum ki. Ellerinde ne varsa ortaya koysunlar. Niye yargıyı milletin gözünün önünde bu kadar itibarsız hale getiriyorsunuz? İddianameye bakıyorsunuz… İçerik yok. Somut delil yok. Ama hukuki değeri olmayan yorumlarla siyasi casusluk suçunu zorla genişletmeye çalışıyorlar. Metin ilerledikçe hukuki ciddiyet değil; tutarsızlık, zorlama ve vasatlık büyüyor. Siyasi casusluk gibi son derece ağır ve teknik bir suçlama, bu derece delilsiz bir metinle kurulamaz, kurulmamalıdır. Elbette hukuki çerçeveyi avukatlarım ayrıntılı biçimde anlatacaktır. Ama şunu açıkça ifade etmek zorundayım: Bu dili kullanan savcılık makamı hukuki değil, siyasi bir motivasyonla hareket etmektedir. Üstelik sadece siyasi değil, aynı zamanda menfaat odaklı bir motivasyonla hareket etmektedir.

Bir bilginin devlet sırrı niteliği taşıyıp taşımadığını değerlendirmenin teknik uzmanlık, kurumsal inceleme, somut veri gerektirdiğini ifade eden İmamoğlu, şöyle devam etti:

Ama ne yapmışlar? Hiçbir uzman kuruma başvurmadan, hiçbir teknik rapora dayanmadan, hiçbir somut tespit ortaya koymadan, kendi siyasi yorumlarıyla bazı bilgilerin ‘devlet sırrı’ olduğuna karar vermişler. Madem öyle, o dönemin yetkililerini çağırın. Bir kişiyi bile çağırmadılar. Eğer orada CHP’li bürokratlar olsaydı, bugün burada herkes hakkında işlem yapılmış olurdu. Ama yapmıyorlar. Çünkü mesele hukuk değil. Bu yaklaşım siyasidir. Menfaat odaklıdır. Devlet kurumlarını yıpratan bir anlayıştır. Bakınız, bugün önümüzde duran iddianame yalnızca hukuki bir skandal değildir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumsal ciddiyetine zarar veren ağır bir sorumsuzluktur. Devletin kurumlarını, istihbarat kapasitesini, Milli güvenlik kavramını böylesine dayanaksız, ciddiyetsiz ve itibarsızlaştırıcı bir metinle tartışmalı hale getirmişlerdir. Bu büyük bir suçtur. Bu nedenle bu iddianameyi hazırlayanlar, sevk edenler, koordine edenler, dönemin başsavcısından ilgili başsavcı vekiline, soruşturmayı yürüten savcılardan sürece dahil olan herkese kadar hukuk önünde hesap vermelidir. Hem de gecikmeden. Çünkü bir daha kimse böyle bir kötülüğü yapamasın diye.

Ekrem İmamoğlu, 20 Haziran günü 12 metrekarelik hücresinde televizyondan kurultay kararını takip ettiği sırada son dakika haberlerini gördüğünü belirterek, şunları söyledi:

Son dakika’geçti, ‘Casusluk soruşturması…’ Önce güldüm. Sonra kendime güldüm. Bir baktım benim ismim de var. Gerçekten şaka gibi. Bir süre sonra bize tebligat geldi. ‘Yarın saat 11’de Çağlayan Adliyesi’nde ifade vereceksiniz.’ Akşam gardiyanlar geldi, ‘Sabah 6’da çıkacaksınız.’ Dedim ki, ‘Niye 6’da çıkıyorum? Bana 11’de ifade denildi.’ ‘Savcılık böyle bildirdi’ dediler. ‘Gelmem’ dedim. ‘Zorla götürürüz’ dediler. ‘O zaman sürükleyerek götürürsünüz’ dedim. Sonra saat değişti. Sabah 9’da çıktık. 10’da adliyedeydik. Bizi eksi 7. kata indirdiler. Ve tam 8 saat beklettiler. Sekiz saat boyunca avukatlarımla görüşmek istedim. Tartıştım. Bağırdım. Çağırdım. En sonunda kısa süreli görüşmeye izin verdiler. Sonra savcı karşısına çıktık. Karşımızdaki tavır sanki düşmanmışız gibi. Gerçekten insanın onurunu kıran bir süreç yaşatıldı. Ve bu artık bir yöntem haline geldi: Cuma operasyonu yap. İnsanları topla. Vatan Caddesi’ne götür. Günlerce beklet. Pazar gecesi tutukla. Ben bunu yaşadım. 19 Mart sürecinden itibaren yaşadım. Çarşamba alındım. Perşembe… Cuma… Cumartesi… Pazar… Beş gün boyunca insanlar bekletildi. Niye? Çünkü amaç hukuk değil. Aşağılama. İnsanların onurunu kırmak. Biz savcılık katına çıktığımızda bile düşmanca bir tavırla karşılaştık. İfadelerimizi verdik. Yine aşağı indirildik. Saatlerce bekletildik. Gece yarısı mahkemeye çıkarıldık. Tutuklama kararı gece 2’de açıklandı. Sabaha karşı yeniden Silivri’ye getirildik. Ve dışarıda binlerce polis vardı. Bütün bunlar bir hukuk devleti görüntüsü değil, güç gösterisi görüntüsüydü.

Yan tarafta bir tane büyük salon yapıyorlar. Büyük salon yapılmasıyla övünüyorlar. Sanki büyük salonlardan adalet çıkmış gibi. Ben açık söylüyorum: Eğer bu salonlarla övünülecekse, o zaman Sayın Cumhurbaşkanı ile Adalet Bakanı birlikte gelip açılış yapsınlar. Çünkü bu görüntü doğru bir görüntü değildir. Daha önce bu salonda birkaç kez duruşmaya geldim. Her seferinde büyük salon verilmemesi için kıyamet kopardılar.
Şimdi ise başka türlü davranıyorlar. Demek ki mesele güvenlik değil. Mesele tamamen siyasi gösteri. Kafa bu Sayın Başkan, Sayın Heyet. Ama şunu söyleyeyim: Bir gün siz de bu düzenin mağduru olabilirsiniz. Bugün sırtını gizli tanığa, iftiracıya, etkin pişmanlığa ve yandaş medyaya dayayan bu anlayış; yarın size de yer bırakmaz. Bakacaksınız, iftiracı gelecek yanında on korumayla… Çakarlı araçlarla… Yandaş medya mensupları devlet protokolü gibi ağırlanacak… Ama yargının gerçek sahiplerine yer kalmayacak. 

Ben, yüce Türk yargısını bu hale düşüren anlayışla sonuna kadar mücadele edeceğim. Bakınız, aynı bütçeyle neler yapılabiliyor biliyor musunuz? Bir hafta önce Bahçelievler’de açılan projeyi gördüm. 700 araçlık otopark… 23 Nisan Milli Egemenlik Stadı… Kreş… Spor tesisleri… İSMEK kursları… Ders atölyeleri… Bir ilçeye nefes olacak yatırımlar. Şimdi soruyorum: Milletin parası bunlara mı harcanmalı, yoksa devasa duruşma salonlarıyla siyasi gösteriler yapılmasına mı? Bu insanlar neden normal adliyelerde yargılanmıyor? Niye insanlar toplama kampı görüntüsü veren alanlarda toplanıyor? Bakınız Sayın Başkan; Eğer bu iddianame mantığıyla tutuklama yapılacaksa, bu ülkede milyonlarca insanın tutuklanması gerekir. Eğer yandaki İBB davasındaki gibi iddianameler yazılacaksa; Türkiye’de tutuksuz bürokrat kalmaz, Tutuksuz siyasetçi kalmaz. Bu mu demokrasi? Bu mu seçim? Bu mu sandık? Buradan özellikle sesleniyorum: ‘Biraz da iktidara yanaşalım, biraz idare edelim’ diyenlere sesleniyorum. Geçin bunları. Kalıcı olan tek şey milletin iradesidir. Ben de sonuna kadar milletin iradesinin yanında duracağım. Buradan çok açık uyarıda bulunuyorum. Recep Tayyip Erdoğan’a da Devlet Bahçeli’ye de Türkiye’deki bütün siyasi partilere de sesleniyorum: Bu ülkenin devleti de bayrağı da milleti de hiç kimsenin kişisel mülkü değildir. Bugün yürütülen bu süreçler Türkiye’nin temel hukuk düzenini zedelemektedir. Devletin kurumlarını itibarsızlaştırmaktadır. İnsanların ailelerine, onuruna, itibarına saldırarak siyaset yapılmaz. Bir siyasi partiyi hedef alarak, bir genel başkanı türlü şantaj süreçleriyle baskı altına almaya çalışarak, casusluk davaları üreterek seçim kazanılmaz."

Bu ülkede iktidarın ancak sandıkta kazanılacağını, seçimin ya sandıkta kazanılacağını ya da sandıkta kaybedileceğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, savunmasını, "Millet kararını vermiştir. Yine verecektir. İster altı ay sonra, ister bir yıl sonra, ister iki yıl sonra… Ama bu millet kararını yine sandıkta verecektir. Ve siz bu kararı ne korkuyla değiştirebilirsiniz ne de iftirayla silebilirsiniz. Ben buradayım. Mücadelemi veriyorum. Milletimin bana verdiği yetkinin de sandığa atılan milyonlarca oyun da sonuna kadar arkasındayım. Bu insanları tahliye edin. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Bu iddianamelere imza atanlar, bu süreçleri yönetenler; devletin kurumlarına zarar vermiştir. Ve hukuk önünde bunun hesabını vermek zorundadırlar" diyerek tamamladı. 

 

ANKA

DAHA FAZLA HABER OKU