Bakırhan, konuşmasında mevcut ekonomik tabloyu sert sözlerle eleştirirken, Türkiye’nin bölgesel konumuna ve Kürt meselesine dair çözüm önerilerini de dile getirdi. Bakırhan, Türkiye’deki ekonomik göstergeleri “gerçek zirveler” olarak nitelendirerek, bu durumun geniş halk kesimlerini doğrudan etkilediğini vurguladı.
“Cumhuriyet tarihinin en yüksek bütçe açığı, dünyada eşi görülmemiş artış oranları, yüzde otuz bir buçuğa fırlayan geniş tanımlı işsizlik ve yüz on iki bin altı yüz liraya dayanan yoksulluk sınırı gerçek zirvelerdir” diyen Bakırhan, “Onların anlattığı zirveler hayali zirvelerdir. İktidar 24 yılda bu zirveleri emekçilere, yoksullara ve bu ülkede yaşayan 86 milyona yaşattı. 2008’de ‘teğet geçti’ denildi, ancak 2018’den beri süren kriz hayatlarımızı darmadağın etti. Biz bu hayırsız zirveleri istemiyoruz; Tarsuslu hayvancılığın, Rizeli çayın değer bulmasını, İstanbullu işçinin insanca yaşamasını istiyoruz. İnsan onurunun zirvede olduğu bir ülke istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Bakırhan'ın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:
Orta Doğu’da ise belirsizliklerin zirvesi devam ediyor. ABD, İsrail ve İran savaşının yarattığı büyük sarsıntılar bölgedeki bütün dengeleri yeniden harekete geçirmiş durumda. Körfez ülkeleri eski güvenlik konumlarını kaybediyor. Kızıldeniz artık bir egemenlik ve güç mücadelesi alanına dönmüş durumda. Irak’ta kalıcı bir yönetim mimarisinin kurulamaması, Lübnan’da bitmeyen savaş halklar açısından ciddi tehlikeler yaratıyor. Böylesi bir tabloda Türkiye açısından en rasyonel yol dostlarını çoğaltmak ve düşmanlıkları azaltmaktır. Türk’ün tarihsel dostu Kürt, Kürt’ün tarihsel dostu da Türktür. Kürt jeopolitiği bir risk değil, bir fırsat olarak görülmelidir. Korkuları değil, ortaklıkları çoğaltarak birlikte kazanabiliriz. Eşit yurttaşlık, demokrasi ve barış temelinde kurulacak yeni bir birliktelik yalnızca içeride değil, bölgede de Türkiye’yi stratejik bir güç haline getirir.
Türkiye’nin pozisyonu, gücü ve dengeyi temsil eden bir merkez olmalıdır. Bir yönü doğuya, bir yönü batıya, bir yönü geçmişe, bir yönü geleceğe bakan bir ülke olarak Türkiye, bu jeopolitik hakikate uygun hareket etmelidir. Türkiye iç barışını sağlarsa, bölgeye huzur ve istikrar taşıyabilecek gücünü ortaya koyabilir. Peki Türkiye bu güce nasıl ulaşabilir? Bu tarihsel rolü nasıl oynayabilir? Bu soruların cevabı Kürt meselesinin demokratik çözümündedir. Biz her defasında Orta Doğu’daki gelişmelere, Balkanlar’daki gerilimlere, Kafkasya’daki çatışmalara, Akdeniz’deki hesaplara bakarak karar veremeyiz. Bu mantık doğru bir mantık değildir. Son 20 yılda sadece yanı başımızda binlerce çatışma yaşandı. Bu bakımdan erteleyerek yol alabileceğimiz bir eşikte değiliz.
Barış kaygı ve tereddütlerle değil, cesaret ve kararlılıkla olur. Bugün barış için tüm şartlar uygundur. Ama ne yazık ki temel sorun siyasetsizliktir. Esnaf soruyor. Asker ailesi soruyor. Evinde geçim sıkıntısı çeken aile soruyor. Öğrenci soruyor. Emekçi soruyor. Siyaset neden cesaret edemiyor? İktidar neyi bekliyor diye. Altını önemle çizmek istiyorum: Bu sürecin ciddiyetinin adı hukuktur. Süreci ciddiye alan hukukla bağlıdır. Barış bir tohumsa hukuk onu toprağa düşürür. Hukukun olmadığı bir yerde o tohum yeşermez. Meclisin “ben izleyici değilim, kurucu özneyim” demesi gerekir.
Bakırhan sözlerini şöyle sürdürdü:
Bu çerçevede bir diğer önemli konu, sıkça ifade edilen teyit ve tespit meselesidir. Aylardır tartışılıyor. Tespit ve teyit hukukun önüne konulan bir duvar değil, hukuku açan bir kapı olmalıdır. Çünkü insanlar belirsizliğe değil, güvenceye yönelir. Silahlı bir örgüte “ülkeye gel, demokratik siyasete dön” dedikten sonra hangi hukukla karşılanacağını da söylemek gerekmez mi? Gerekiyor, değil mi? Nereye gelecek? “Gel ama hukuk yok, gel ama yasa yok” deniyor. Devlet aylardır “silah bıraksınlar, biz adım atarız” diyor. PKK ise “yasal zemin olsun, biz bırakırız” diyor. Her iki tarafın da kaygıları karşılanmıyor.
Biz parti olarak şunu teklif ediyoruz: Sayın Kurtulmuş, komisyondaki partilerin koordinatörlerini önce bir araya getirin. Elimizde müşterek bir belge var, komisyonun hazırlamış olduğu bir rapor var. Özel yasayı hemen Meclis’e sunalım. Bu teklif bir haftada yasalaşabilir. Siyaset yol açsın, ülke rahatlasın, yasal adımlar atılsın. Sayın Öcalan’ın sürece katkı sunabileceği özgür çalışma ve iletişim koşulları oluşturulsun. Peki, buna rağmen gereği yapılmazsa o zaman toplum açıkça söylesin: “Bu taraf görevini yapmadı.” Bakın, Kürt hareketi 5 Mayıs vesilesiyle bugün bir açıklama yaptı ve “Özgürce demokratik siyasetin yapılacağı, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sağlayan yasalar çıkarılsa, buna rağmen silahları bırakmayız mı demişiz?” diyorlar. Haksız sayılmazlar.
Biz de kamuoyunun önünde söz veriyoruz. Özgür, demokratik siyaset için yasal düzenlemeler yapılırsa ve buna rağmen PKK gereğini yapmazsa, ilk sözü biz söyleyeceğiz, ilk eleştiriyi biz yapacağız ve bu durumu kabul etmeyeceğiz. Ama söz olsun, gereğini yapmayan iktidarı da eleştirmeye devam edeceğiz. Örgütler ortaya çıkar ama devlet kalıcıdır. Dünyanın her yerinde böyledir. Barışın yasasını getirecek olan iktidardır, çıkarılacağı yer Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Barışa inandığımız için bunları söylüyor, bunları konuşuyoruz. Komisyon raporu barış için son söz değil, ilk sözdür. Türkiye’nin tarihi raflarda unutulmuş raporlarla doludur. İyi raporlar hazırlanıyor ama sonra rafa kaldırılıyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde böyle. Biz istiyoruz ki bu rapor raflarda kalmasın, kaderi önceki raporlar gibi olmasın. Raporun somut önerileri ortadadır, daha fazla geciktirmeden gereğini yapalım.
Açık ifade ediyorum: Bugün derinliksizlik barışın önündeki en büyük engeldir. Süreç derinliksiz bırakılırsa herkes kendi korkusunu büyütür, karanlık iç ve dış güçler aktif hale gelebilir. Biz bugün herkesi sorumluluğa çağırıyoruz. Ortada açık ve tarihi bir imkan var. Bunu bekletmek siyasi akıl değil, siyasi vebal üretir. Gemileri karadan yürütmekle övünenler bugün barış yasasını Meclis’ten geçiremiyor mu? Kayyum atayanlar kayyumları geri çekemiyor mu? Bunlar süreci zedeleyen, güven erozyonu yaratan adımlardır. Bakın, daha geçen gün Hakkari Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’a çok ağır bir ceza verildi. İstinaf mahkemesi kararı bozarak yerel mahkemeye göndermesine rağmen, yerel mahkeme bu karara uymadı. Yine başta Van olmak üzere belediyelerin iade edilmemesi sürece olan güveni zedeliyor. Siz daha iyi biliyorsunuz. Az önce buraya gelen arkadaşlarımızla sohbet ettik; bize sorulan sorular şunlardı: “Cezaevindekiler neden çıkmıyor? Yasa ne zaman çıkacak? İstinaf bozmasına rağmen yerel mahkeme neden bu kadar ağır karar veriyor?” Bu tür sorular sürekli dile getiriliyor.
Bunlar sürecin ruhuna aykırı adımlardır. Kim bunları istiyor, kim yapıyor? Açıkçası bu durum ciddi bir güvensizlik yaratıyor. Bizi ikna edin. Bir tarafta süreç, diğer tarafta devam eden kayyumlar ve verilen cezalar var. Bu tablo artık toplumda karşılık bulmuyor. Bu nedenle bir an önce antidemokratik uygulamalardan vazgeçilip Meclis’in hazırladığı rapordaki başlıklar yasalaştırılmalı ve gereği yapılmalıdır. Bunları hep tekrar ediyoruz. Umarım duyulur.
Bakırhan konuşmasının sonlarında Devlet Bahçeli'nin bugün yaptığı açıklamaya da değindi ve destek verdi:
"İmzamızı atıyoruz"
Bu aşamada sürecin en kritik aktörlerinden biri olan Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki durumunun açık ve net bir çerçeveye kavuşması büyük önem taşımaktadır. Fiziki koşullarının iyileştirilmesi, görüşme ve iletişim imkânlarının genişletilmesi sürecin sağlıklı ilerlemesi için zorunludur. Sürecin baş aktörü hâlâ on iki metrekarelik bir hücrede tutulurken, böylesine yüzyıllık büyük bir sorunun çözümü için “gel bu süreci yürütelim” demek ne kadar gerçekçidir? Sayın Öcalan kendisi “Benim tek derdim sorunu çözmektir” diyor. Biz de şahidiz, biz de gördük; doğru söylüyor. “Statüden kastettiğim şey çalışma koşullarına sahip olmamdır, kişisel konfor değil talebim” diyor. İletişim imkânlarını işaret ediyor. Herkes çok iyi biliyor ki Sayın Öcalan’ın kişisel konfor isteğine dair bugüne kadar tek bir belirlemesi, tek bir işareti olmamıştır. Tek bir derdi vardır: Başlattığı mücadelenin demokratik ve yasal adımlarla birlikte artık başka bir evreye taşınmasıdır. Böylesi ağır bir süreçte muhatabın çalışma, görüşme ve iletişim imkânlarından yoksun bırakılması siyaset aklıyla açıklanamaz.
Sayın Bahçeli’nin “Öcalan’ın statüsü ne olacaktır?” sorusu bu açıdan tarihidir. Bu soru orta yerde durmakta ve hâlâ cevabını beklemektedir. Bugün Sayın Bahçeli’nin grup toplantısında statü ve yasal adımlar konusunda ortaya koyduğu çerçevenin altına imza atıyoruz. Sayın Erdoğan’ın da belirttiği gibi süreci sonuna götürenler tarihe geçecektir. Biz de diyoruz ki tarih cesaret edenleri yazar; buyurun, tarihi birlikte yazalım Sayın Erdoğan. Kur’an-ı Kerim’de emanetin ağırlığından söz edilir; bugün o emanet halkların barışıdır. İnsanların yaşamını yitirmediği, insanca yaşadığı bir zemindir. Bu emanete sahip çıkacağız. Tarih bugün bize “Rubicon’u geçtiniz, korkmayın, tarihi de geçin” diyor. İnşallah sizin desteğinizle, el birliğiyle, Türkiye halklarının katkısıyla yüz yıldır hasret kaldığımız barışı bu topraklarda kuracağımıza söz veriyoruz. Biz yıkmıyoruz, çözüm üretmeye çalışıyoruz. Makul öneriler sunuyor ve bu süreci geliştirmeye gayret ediyoruz.
"Barış ve İzleme Takip Kurulu" önerisi
DEM Parti olarak sürece katkı sunacağına inandığımız bir önerimiz daha var. Bu süreç zorlu bir süreçtir; birçok engeli aştık, azımsanmayacak gelişmeler yaşadık. Yarım asırlık silahlı çatışma sürecinin sona ermesi yönünde önemli adımlar atıldı. Meclis’in inisiyatif alması da kıymetlidir. Şimdi bu süreci risklerden koruyacak ve takibini yapacak bir mekanizma kuralım diyoruz. Adı “Barış İzleme ve Takip Kurulu” olsun. Meclis’teki siyasi partilerin vereceği üyeler süreci takip etsin, kolaylaştırıcı rol üstlensin. Bu kurum denetleyen değil, izleyen ve kolaylaştıran bir mekanizma olmalıdır. Atılması gereken adımları hızlandırır, ortak aklı işleterek sürecin kazasız ve güven içinde ilerlemesine katkı sunar. Akademi ve sivil toplumla istişare içinde çalışabilir. Süreci derinleştirir, gerekli adımların siyasi liderler ve aktörlerle görüşülmesini hızlandırarak ortak aklın işletilmesine katkı sağlar. Bakalım bu öneriye diğer siyasi partiler ne diyecek? Değerli arkadaşlar, son bir başlığımız kaldı. Türkiye’nin en önemli başlıklarından biridir: adalet. Son olarak adalet gündemine dair de birkaç şey söyleyerek konuşmamı bitirmek istiyorum.
"Gerçek bir hukuk reformu yapılmalı"
Türkiye’nin adalet meselesi artık yargı paketleriyle geçiştirilecek bir sorun değildir. İhtiyaç, bütünlüklü bir hukuk reformudur. Cezaevlerinde 414 bini aşan tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Soruşturma dosyalarında milyonlarca insan şüpheli olarak yer alıyor. Bu manzara, adalet krizinin toplumsal bir meseleye dönüştüğünün en açık göstergesidir. Toplumda adalete olan inanç neredeyse sıfırlanmıştır. Hapsetmeyi büyüten düzen, toplumu daha güvenli ve daha adil kılmamış; yalnızca korkuyu, güvensizliği ve hukuksuzluğu büyütmüştür. Yasalar mahkûmiyeti öncelememelidir. Tutuklu yargılama artık istisna olmalıdır. İnfaz düzenlemesi, hasta mahpusların özgürlüğü, uzun tutukluluğun sona erdirilmesi, idare ve gözlem kurullarının kaldırılması ve AYM ile AİHM kararlarının uygulanması acil başlıklardır. Türkiye’nin adaletle ilgili ihtiyacı, parça parça düzenlemeler değil, köklü bir zihniyet değişikliğidir. 86 milyonun umudunu taşıyacak demokratik, toplumsal bir barış hukuku inşa edilmelidir.
Bu kapsamda adımlar hızla atılmalıdır. Gerçek bir hukuk reformu yapılmalı, cezaevleri boşaltılmalı, toplum vicdanını yaralayan suçlar dışında başta siyasiler olmak üzere herkes için özgürlük ve adalet umutları yeniden yeşertilmelidir. Gerekli adımlar atılmalıdır. Değerli arkadaşlar, yarın Hıdırellez Bayramı’nın kutlanacağı gündür. Bu toprakların kadim geleneklerinden biridir; Hıdırellez’i kutluyorum. Yine yarın, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişlerinin yıl dönümüdür. Kendilerini saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Onların demokratik, özgür ve bağımsız Türkiye idealini sahipleniyoruz ve bu hedef doğrultusunda mücadele edeceğimizin sözünü veriyoruz. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Independent Türkçe