Hatimoğulları: Sürece dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez, gözle görünün bir değişim başlamalı

Hatimoğulları, partisinin haftalık grup toplantısında yaptığı konuşmada "Barış demokrasiyle birlikte yürüyen, hukukla birlikte güvence altına alınan, özgürlüklerle güçlenen bir halk iradesidir" dedi

Konuşmasına 6 Şubat depremlerine değinerek başlayan Hatimoğulları; hala konteynerlarda yaşayan insanlar olduğunu hatırlatarak "Deprem vergileri nerede?" diye sordu. Deprem bölgesinde yaşanan elektrik kesintilerine dikkat çeken Hatimoğulları; bakan Murat Kurum'un özel şirket yöneticisi gibi çalıştığını ve depremzedelere boş senet imzalatıldığını öne sürdü. Deprem bölgesinde mücbir sebebin uzatılması gerektiğini dile getiren Hatimoğulları; "Biz bunları dile getirdiğimizde iktidar diyor ki, deprem üzerinden siyaset yapıyorlar" diye konuştu.

"Enkaz altında kalan bu iktidarın ta kendisidir" diyen Hatimoğulları, olası İstanbul depremine dikkat çekerek bu sorunları sürekli gündemde tutmalarının görevleri olduğunu belirtti. Hatimoğulları sözlerini şöyle sürdürdü:

Ve buradan soruyorum. İmar affının hesabını vermeyenleri unutur muyuz? Depremi fırsata çevirip çocuk kaçıranları unutur muyuz? Göz göre göre çöken binaları, gelen ölümlerin sorumlularını unutur muyuz? Depremi Allah’ın lütfu olarak görenleri, kamu gücünü kâr gücüne dönüştürüp çadır satanları, yardım çadırlarına kayyum atayanları, arama kurtarma çalışmalarında yandaş şirketlerin kepçelerini sahaya sürmeyenleri, askere arama kurtarma çalışmalarına katılım emri vermeyip onları kışlada tutanları, yaşamlarımızı istatistiklere indirgeyenleri, dalındaki zeytini, mandalinayı kökünden sökeni, rezerv alan yasasını çıkararak tarım arazilerine, toprağımıza çökenleri ve nüfus mühendisliği yapanları unutabilir miyiz? Üç yıl geçmesine rağmen başta İstanbul olmak üzere olası yeni depremlerle ilgili hiçbir önlem almayanları, sonra da çıkıp söz verdik, ihya ettik diyenleri unutabilir miyiz? Hayır, unutamayız. Unutmayacağız, unutturmayacağız, unutursak yüreğimiz kurusun. Depremde yaşamını yitiren herkesi saygıyla anıyorum.

Ekonomik krize dikkat çekti, işçi eylemlerini hatırlattı

Ülkenin genelinde de başka bir yıkım devam ediyor. Ekonomik çöküş. Türkiye'de yoksulluk, geçinememe, barınamama ülkenin en yıkıcı sorunu olmaya devam ediyor. İktidar bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da nafile. Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek geçtiğimiz günlerde şöyle buyurmuş: Programımızın son aşamasındayız. Kalıcı fiyat istikrarını sağlarken sürdürülebilir yüksek büyüme için temelleri atıyoruz, diyor. Sayın Bakan, ülkenin hali harap. İşsizlik patlaması yaşanıyor bu ülkede. Enflasyon vatandaşın belini bükmedi, sadece kırdı, kırdı. Yurttaş aç, emekli isyanda ama neymiş? Program son aşamasındaymış. Bravo valla. Gerçek şudur değerli halklarımız: Halkın ekonomi yönetimine inancı yüzde onlara düşmüş durumdadır. Bu da zaten yandaş sermaye, kaymak tabaka. Halkın ekonominin düzeleceğine olan inancı yerlerde sürünüyor. AKP'nin en fanatik seçmenleri bile ekonomi iyidir diyemiyor, diyemez çünkü. İnsanlar açlığı ve yoksulluğu iliklerine kadar yaşıyor. Yoksulluk ve işten çıkartmalar diz boyu. Vatandaşlar, işçiler, emekçiler, emekliler, yoksullar bu duruma öfke duymayıp da ne yapsın?

Mersin Limanı'nda sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 185 işçi 40 gündür eylemde. İşçiler sendikalı olmak suç değil, anayasal haktır diyerek güvenceli biçimde işlerine dönmeyi talep ediyorlar. Denizli'de Ahlatçı Holding bünyesinde Enerya firmasının taşeronu Tuğkan şirketi tarafından tazminatsız işten çıkarılan doğalgaz sayaç okuma işçileri eylemde, haklarını arıyor. Merzifon Organize Sanayi Bölgesi'nde faaliyet gösteren GM Teknik Cam'da çalışan işçiler, grevi bırakmaları yönündeki tehditlere rağmen 209 gündür grevlerini devam ettiriyorlar. 23 Ocak'tan beri Migros depo işçileri eylemde. Seslerini duyurmak için Anadolu Grubu'nun sahibi Tuncay Özilhan'ın Beykoz'daki villasının önünde eylemlerini sürdürüyorlardı. Yeni yaptıkları açıklamaya kadar.

Villa önünde geçim hesabı yapan işçi emekçilerin yaşadığı koşulları çok güzel özetlemiş. Bakın nasıl özetlemiş işçi: Hesabıma göre diyor, 4 kişilik bir ailede 3 öğün çay simit yese aylık 14.400 lira tutuyor. 15.000 de ev kirasını üstüne eklersek toplam 29.400, yani asgari ücretten fazla bir rakam tutuyor. 15.000 mutfak masrafı, 5.000 faturalar derken 49.000 lira yapıyor bütün bunlar. Ben bu eksiği nasıl tamamlayacağım? Köle hayatımı yaşayayım. Bunu işçi diyor. Peki ne istiyor işçiler? Maaşlarına net yüzde elli zam, banka promosyonlarının işçilere eksiksiz ödenmesi, vergi kesintilerinin işveren tarafından ödenmesi, ayrımsız, şartsız ve iş konu değiştirmeksizin bütün Migros taşeronlarına kadro verilmesi. Ve şimdi Migros işçileri yaptıkları açıklamada yarın patronla bir görüşmelerinin olduğunu duyurdular ve o güne kadar, yani yarına kadar eylemlerine şimdilik ara vermişler. Ümit ediyoruz ki yarın bir anlaşma sağlanır. Şunu bilmelisiniz ki değerli işçi kardeşlerim, biz DEM Parti olarak bu onurlu emek mücadelenizi selamlıyoruz, yanınızdayız. Her zaman sizlerleyiz, omuz omuzayız, birlikteyiz. Haklarınızı almak için ne yapmak gerekiyorsa, meclisteyse mecliste, sokaktaysa sokakta, barikat arkasındaysa barikat arkasında sizlerle birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz. Aşı, ekmeği ve hakkı için direnen işçi kardeşlerimizi ve yürüttükleri mücadeleyi bir kez daha buradan selamlıyoruz. Selam olsun verdiğiniz mücadeleye. Selam olsun haklı mücadelenize.

"Epstein dosyaları"

Hatimoğulları konuşmasının sonraki bölümünde Epstein dosyalarına ilişkin görüşlerini açıkladı:

Şimdi bahsedeceğim konu sadece Türkiye'nin gündeminde değil, bütün dünyanın gündemine bomba gibi düşen bir konu. Epstein dosyaları, kapitalist sistemin kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü, insanlığı yok edecek kadar pervasızlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi bu dosya. Kapitalizm, zenginlerin her istediğini yapabildiği karanlık bir dehlizdir. Bu dosyalarda ortaya çıkan isimler, ağlar, ilişkiler; bunlar sadece bir sapkının basitçe hikâyesi değil. Bunlar bir sistemin nasıl işlediğinin açık kanıtıdır. Dünya basınında yapılan analizler çok açık bu konuda. Epstein sadece bir birey değil; dünya sistemini ve ticaretini etkileyen güç, para, iktidar ve ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ortaklık ve cinsel istismarın kesiştiği küresel bir ağın parçası. Bu ağ, çocukları, kadınları hedef alan bir organize suç örgütüne dönüşmüş ve böyle çalışıyor. Bu düzen, emeğin, kadının, doğanın sömürülmesi üzerine kurulan kapitalist sistemin iğrenç sonucu. Panzehri ise yeni bir demokratik sosyalizm ufkudur.

Dosyalarda adı geçen ülkelerden biri de Türkiye. Peki Türkiye'de bu konuda ne yapılıyor? Epstein belgelerinde Türkiye'nin karanlık ilişkileri içinde defalarca adı geçen bir isim var. Bu ismi Susurluk kazasından, mafya-devlet-siyaset ilişkilerinden, uyuşturucu kaçakçılığından ve her türlü organize suça uzanan bir isim. Bu ismi hepiniz tanıyorsunuz. Ve bu ismin Epstein dosyalarında defalarca geçiyor olması da bizleri hiç şaşırtmadı. Türkiye'de bağlantısı olanlar, hakkında kuvvetli şüphe bulunanlar, bütün bu isimler hakkında mutlaka ve acilen bir soruşturma başlatılmalıdır. Türkiye'den Epstein Adası'na götürülen çocukları kim kaçırdı? Nasıl kaçırdı? Bunların belgeleri ortada. Kamuoyu bunları biliyor. Medya bu isimleri biliyor. Yargı neden suskun bu konuda? Yoksa bu isimlerin dokunulmazlığı mı var? Bazı karanlıklar aydınlatılmamalı mı bu ülkede? Türkiye yargısı bunu görmezden gelebilir mi? Bakın burada açıkça ifade ediyoruz: Yargı bu konuda susamaz. Yargı bu konuda susmamalı ve susamaz. Epstein dosyalarında bağlantısı olan her kimse mutlaka hakkında acilen soruşturma başlatılmalı. Bu sadece bir adalet meselesi değil, aynı zamanda bu ülkede yaşayan kadınların ve çocukların güvenlik meselesi de. Kimse Epstein'deki karanlık düzen bizim uzağımızda demesin. Tüm karanlık işlerin, insanlığa karşı işlenen suçların muhatabı küresel zulüm ağının mağdurları ezilenlerdir, sömürülenlerdir. Marx'ın dediği gibi, farklı isimlerle anlatılan senin hikâyendir.

"Türkiye'de sosyalistler yargının hedefinde"

Hatimoğulları Ezilenlerin Sosyalist Partisi'ne yönelik operasyon ve tutuklamaları da eleştirerek, suç unsuru olarak gösterilen Karl Marx ve Friedrich Engels'in yazdığı Komünist Manifesto kitabını kürsüde göstererek, herkese bu kitabı okumasını tavsiye etti:

Bu kadar karanlık, bu kadar kokuşmuş bir düzenin ifşasını yapmış olan bu dosyalardan bahsederken aslında kapitalist sistemin ne kadar istismarcı, sömürücü bir düzen olduğunun altını bir kez daha çizmiş oluyoruz ve bu düzene karşı çıkan sosyalistler Türkiye'de iktidarın ve yargının hedefi hâline gelmiş durumda. Ülkeden çocuk kaçırıp Epstein çetesine satanlar, uyuşturucu ticaretinin ağababaları, ülkenin hazinesini çalıp çırpanlar gününü gün ederek yaşıyorlar ama buna itiraz eden halkın, işçinin, emekçinin, kadının, çocukların hakkını savunanlar yargının hedefinde. Batsın bu düzeniniz, batsın bu adaletiniz, batsın ki bir daha hiçbir zaman yeşermeyecek şekilde yerin yedi kat dibine geçsin.

Geçtiğimiz hafta bileşen partimiz Ezilenlerin Sosyalist Partisi'ne yönelik yapılan siyasi operasyonda 96 kişi gözaltına alındı. Önceki dönemde son derece çalışkan bir milletvekilimiz olan sevgili Murat Çepni, ESP'nin genel başkanı, şu an gözaltında; tutuklandı. Kadın Koordinasyon üyemiz Fatma Çelik, Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Tanya Kara, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu Eş Başkanı Berfin Polat, ETHA emekçileri gazeteciler Nadia Gürbüz, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt'un da içinde olduğu 77 yoldaşımız tutuklandı. Bir dosyadan 77 insan tutuklandı. 77 devrimci, 77 sosyalist tutuklandı. Bu tutuklama keyfidir, hukuksuzdur. Dosyalara baktığımızda içinin ne kadar boş olduğunu zaten görebiliyoruz. Bakın neyle suçlanıyorlar biliyor musunuz? O büyük büyük gazete manşetlerinde tırnak içinde “terör” yaftası yapıştırmaya çalışanlar şimdi söyleyeceğimi dikkatle dinlesinler. Umarım biraz hicap duyarlar bundan. Çocuk emeğini sömüren mezheplere karşı yaptıkları eylemler, Suruç Katliamı'nı da anma düzenlemeleri, Che Guevara posteri bulundurmak, adliye sarayında görülen toplumsal davaları takip etmek; bunları suç olarak addetmişler. Ha bir de suç sayılan bir kitap var. Şu: Komünist Manifesto. Komünist Manifesto, kapitalizme karşı işçinin, emekçinin, yoksulun, ezilenin, sömürülenin hakkını savunan bir ideolojiyi anlatıyor bu kitap. Bu kitap hepimizin kütüphanesinde var. Bu kitap dünyada en çok okunmuş ilk sıralardaki kitaplardan bir tanesi. Ve bakın bu baskını düzenleyen polisler. Bunları biz Kürdistan coğrafyasında çok gördük, bu örnekleri. Burada da Kaktüs Genç Kadın Derneği'nde şöyle bir yazı yazıyorlar tahtalara, duvarlara: Geldik yoktunuz. Cinsiyetçi ve tehdit içeren söylemlerle kadınları tehdit eden bu zihniyeti biz çok iyi tanıyoruz. İşte kadınlar olarak biz buradayız. Biz burada olmaya devam edeceğiz. Bu da size binlerce kez dert olsun. Bu kitabı alın, hakkıyla okuyun. Gücün yanında değil, ezilenin, sömürülenin yanında olmanız gerektiğinin idrakına varırsınız. Bu kitap suç değildir. Bu kitabı suç olarak isnat edenler neyin kurgusu içinde oldukları açıktır ve bunu bizler asla kabul etmiyoruz. Ve buradan bir kez daha sözümüzü söylüyoruz. ESP'li arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Yoldaşlarımızın şahsında cezaevinde bulunan bütün siyasi tutsaklara buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.

"İran yönünden bir tufan yaklaşıyor"

İran-ABD gerilimine de değinen Hatimoğulları; çözümün ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahale olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

Yerel krizden bölgesel krizlere geçiş yaparken şunu belirtmeliyim ki, krizleri yok saydığınızda krizler ortadan kalkmıyor. İran yıllarca kendi siyasi, toplumsal ve ekonomik krizini hep görmezden geldi, hep yok saydı. İran meselesine baktığımızda bir tarafta öldürdükleri binlerce insanın bedeninin üzerinde varlığını sürdürmeye çalışan köhne bir iktidar, diğer yandan ülkelerin iç çelişkilerinden siyasal ve ekonomik kazanç elde etmek isteyen emperyalist güçler var. Bu ikisinin arasındaysa siyasi baskılar, ekonomik koşullar altında can çekişen bir toplum var. Bu coğrafya büyük bir yıkımı kaldıramaz. Bir kuşağın daha savaşlara kurban edilmesine göz yumamayız. Bunu kabul edemeyiz.

Şöyle bir gerçeklik söz konusu. İran yönünden bir tufan yaklaşıyor. İran'da çıkacak bir tufan bölgenin tamamını vurabileceği gibi bütün dünyayı da sarsacaktır. İranlı yetkililer bu sözümüzü önemsesin. İran'da halklara sıkılan her kurşun dış müdahalelere zemin hazırlıyor. Çözüm ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahaledir. Bakın sadece İlam ve Kirmanşah'ta 3000'e yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Bunların çoğu Kürt, demokratik gösterilere katılmış insanlar ve bazı insan hakları örgütlerinin yaptıkları açıklamalara göre bu rakamın çok daha yüksek olduğu söyleniyor. İran rejimi artık halkın taleplerini görmezden gelmeyi bırakmalı. Kürtlerin, Farsların, Azerilerin, Beluçların, kadınların özgürlük talebi görülmelidir. İran'da demokratik dönüşümü sağlayacak özgürlüklerin alanları genişletilmelidir. Bakın geçen hafta Umman'da başlayan görüşmeler vardı. Herkes takip etti. Ve biz bu sürecin diplomatik yollarla çözülmesini canı gönülden ümit ediyoruz. İran halkının ekmek, adalet ve özgürlük taleplerini desteklediğimizin altını bir kez daha çiziyoruz ve buradan DEM Parti grubundan İran'da özgürlüğü için mücadele eden, bedel ödeyen bütün kadınlara selamlarımızı, sevgilerimizi ve direniş dayanışmamızı iletiyoruz.

"Şimdi süreci hızlandırmanın zamanı"

Konuşmasının son bölümünde Türkiye'deki barış sürecine değinen Hatimoğuları; DEM Parti olarak barış sürecini üç temel perspektiften ele aldıklarını kaydetti:

Türkiye'deki barış ihtiyacı uzunca bir süredir Suriye, Rojava'ya ve sınır ötesindeki gelişmelere bağlandı. Her defasında önce orası, önce orası denildi. Barış sürecinde somut adımlar atılmadı. Biz DEM Parti olarak defalarca söyledik. Türkiye'de barışı başka dosyaların rehinesi hâline getirmeyin dedik. Bugün gelinen noktada, SDG ve Şam Yönetimi arasında 30 Ocak Mutabakatı imzalandı. Pratikte bu mutabakatın gereklilikleri üzerinde pratik çalışmalar yürütülüyor. Uluslararası topluma düşen görev, bu mutabakatın sağlıklı bir şekilde hayata geçmesi için destek ve katkı sunmaktır. Türkiye'ye bu konuda çok daha büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. 30 Ocak Mutabakatı sabote edilmemeli. Komşu ülke Suriye'de bu mutabakatın hayata geçmesi için azami düzeyde bir katkı sağlanmalı. Bu hem Suriye'nin hem Türkiye'nin geleceği için hayati önemdedir. Gelelim Türkiye'deki sürece. Bakın 30 Ocak Mutabakatı'yla şimdilik bir yol alınıyor. Artık Türkiye'deki iktidarın ve devlet aklının elinde mazeret kalmamış olmalı. Şimdi süreci hızlandırmanın tam da zamanı. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ortak rapor yazım sürecinde sona gelmiş bulunuyor. Bizce bu rapor temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya koyulmalıdır. Sürecin gereklilikleri yerine getirilmelidir. Biz DEM Parti olarak bu barış sürecini 3 temel perspektiften ele alıyoruz.

Birincisi demokratikleşmedir. Barış demokrasiden sonra hatırlanacak bir hedef değildir. Demokrasiyle eş zamanlı yürütülmek zorundadır. Bu yüzden demokratikleşmenin vazgeçilmez koşulu kayyım uygulamaları kaldırılmalıdır. Seçilmişler makamlarına, kayyımlar kendi görevlerine dönmelidir. Komisyon raporu barış sürecini güvenceye alacak özgürlük yasalarını ve demokratik entegrasyon düzenlemelerini açıkça önermelidir. Barış, dağda olanların, sürgünde olanların, ülkesinden koparılanların demokratik yaşama onurlu bir biçimde katılımını sağlayacak bir süreçtir. Siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulan siyasetçilerin özgürlüğüne kavuşması bu sürecin önemli parçalarından birisidir. Ana dilde eğitim bir lütuf değildir, bir haktır. Kültürel inkâr sürdükçe barış kök salamaz. Kalıcı güvence ise anayasal vatandaşlık ve tekçiliği reddeden eşit yurttaşlıktır.

İkincisi hukuktur. Hukukun askıya alındığı yerde barış kalıcı olamaz. AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülkede barış söylemi inandırıcılığını yitiriyor. Bakın sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, tüm Kobani davası tutsakları, Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve bütün siyasi mahpuslar içerideyken barış sağlam bir zemine oturamaz. Kent uzlaşısı nedeniyle tutuklu bulunanlar, bütün seçilmiş belediye başkanları derhal serbest bırakılmalıdır. Komisyon raporu TCK, TMK ve infaz kanununda kapsamlı değişiklikleri önermelidir. TMK, demokratik siyaseti kriminalize eden bir araç olmaktan çıkarılmalı. İnfaz rejimi toplumsal barışı güçlendirmeli. Umut hakkı, Sayın Abdullah Öcalan dâhil ağırlaştırılmış müebbet rejimindeki siyasi tutsaklar için tanınmada hukuki bir zemin oluşturulmazsa hukuki zemin eksik kalır. Ayrıca şu bilinmeli ki bu sürecin en önemli aktörü Sayın Abdullah Öcalan’dır ve buna göre hareket edilmelidir.

Üçüncüsü ise özgürlüklerdir. Barış, toplumun nefes alması demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü olmadan barış olamaz. İnanç ve ibadet özgürlüğü sağlanmalıdır. Aleviler başta olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halklardan ve inançlardan yurttaşlarımızın özgürce ibadetlerini yerine getirebilecekleri, kendini bu toprakların üvey evladı değil öz evladı olarak hissedebilecekleri bir uygulama hayata geçmelidir. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel sosyal haklar üzerinde mutlaka çalışılmalıdır. Kadınların ve çocukların yaşam hakkı korunmalıdır. Şiddet ve istismara karşı etkin bir mücadele yürütülmelidir. Zira Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yeni yaptığı açıklamada sadece ocak ayında 22 kadın cinayeti, 14 şüpheli kadın ölümü gerçekleşmiştir. Bugün yol alınacaksa demokrasi, hukuk ve özgürlükler ertelenmemelidir.

"Tahakkümün, inkarın karşısındayız"

Biz DEM Parti olarak çok netiz. Barış iktidarın ya da bir başkasının kullanacağı bir aparat olamaz. Barış, demokrasiyle birlikte yürüyen, hukukla birlikte güvence altına alınan, özgürlüklerle güçlenen bir halk iradesidir. Gerçek ve onurlu bir barış, hakiki bir güvenliğin ta kendisidir. Eğer gerçekten bu sürece bir dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez. Gözle görünür bir değişimin başlaması şarttır. Adres bellidir: demokrasi, hukuk ve özgürlüklerdir. Bunun dışındaki her söz ertelemenin bir başka adıdır.

Biz bu ülkenin halklarına karşı sorumluluğumuzun gereği bütün görev ve sorumluluklarımızı harfiyen yerine getirmeye devam edeceğiz. Barış için artık söz değil, adım atma zamanıdır. Biz DEM Parti olarak duruşumuzda gayet netiz. Neyin arkasında, neyin karşısında olduğumuzu hep açıkça ifade ettik. Biz barışın, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüğün arkasındayız. Neyin karşısındayız? Tahakkümün, inkârın karşısındayız. Baskının, yargı operasyonlarının karşısındayız. Korkutmanın, susturmanın, manipülasyonla siyasi mühendislik yapılmasının karşısındayız. Çünkü biz biliyoruz ki barış geldiğinde, demokrasi güçlendiğinde bu ülkede hukuk işleyecek, özgürlükler olacak. Türkiye kazanacak. Hepimiz hep beraber kazanacağız. Bunun için büyük bir inançla, bilinçle, eylemle mücadele etmeye devam edeceğiz. Yolumuz açık olsun, Hızır yar ve yardımcımız olsun.

Hatimoğulları'ndan Fidan'ın "Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı da var" sözlerine yanıt: Yaptığı bu açıklamayı sürecin ruhuna uygun olarak görmüyoruz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM Grup Toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Hatimoğulları, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Irak konusunda yaptığı açıklamada, "Suriye'ye bakıp ders çıkarmalılar. Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı da var" şeklindeki açıklamasına ilişkin değerlendirmesinin sorulması üzerine şöyle konuştu:

Tabii bu sürecin ilerlemesinde sıklıkla başta Hakan Fidan olmak üzere hükümet yetkililerinden yapılan açıklamalarda sürekli Suriye'nin beklendiği ifade edildi. Biraz önce grupta da ifade ettiğimiz gibi Suriye'de atılan adımlar ve 30 Ocak Mutabakatı'nın hayata geçmesiyle beraber süreç çok ciddi bir biçimde hafifledi. Biz hafiflemiş olan bu süreçte yol alınması gerektiğini düşünüyoruz. Bu haftadan itibaren Türkiye'nin temel gündemi ve temel konusunun komisyonun çalışmaları ve yeni atılacak somut adımların olmasını beklerken Sayın Hakan Fidan'ın yapmış olduğu bu açıklamayı son derece talihsiz buluyoruz. Adeta haritadan bakarcasına yeni arızalar nasıl yaratılabilir, yeni yokuşlar nasıl üretilebilir diye bakılıyor. Yaptığı bu açıklamayı bu sürecin ruhuna uygun olarak görmüyoruz. Biz bölgesel düzeyde barışın ilerlemesi için daha yapıcı adımların atılmasını beklemekteyiz.

"DEM Parti İmralı Heyeti, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek için randevu talebinde bulunuldu mu? Netleşen bir tarih var mı?" sorusuna Hatimoğulları, "Heyetimizin programında Sayın Cumhurbaşkanı'yla görüşme var fakat bunun ne zaman gerçekleşeceğine dair henüz bir bilgimiz yok. Bununla ilgili bir gelişme oldukça Heyetimiz ve parti sözcülerimiz bunları sizlerle paylaşacaklar. Resmi talepte henüz bulunulmadı ama bir görüşme talebinin olduğu zaten herkesçe biliniyor. Basın da bunu defalarca yazdı. Bu gerçekleştiği zaman sizlerle tarihini paylaşacağız" yanıtın verdi.

 

Independent Türkçe, ANKA

DAHA FAZLA HABER OKU