İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53’ü tutuklu 436 sanıklı İBB davasının 98’inci duruşma günü, Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi yerleşkesinde başladı. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, 19 Mart 2025’ten bu yana tutuklu bulunan İmamoğlu savunmasını yapıyor. Davanın ilk celsesinin son duruşma gününde savunmasını yapamadan salondan çıkarılan İmamoğlu’nun ve avukatlarının savunmalarının dört gün sürmesi bekleniyor. Mahkemenin açıkladığı programa göre savunmalar çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri devam edecek. İmamoğlu’nu izlemek üzere oyuncu İlyas Salman ve şair-yazar Sunay Akın da duruşma salonuna geldi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel ve partileler de duruşmayı izleyecek. Tamamen dolan salonda, savunma sırasında slogan atılmaması ve video kaydı yapılmaması yönünde uyarıda bulunuldu.
Duruşmada, Ekrem İmamoğlu'nun savunması başladı. İmamoğlu, "Öncelikle bugün burada, Silivri’de, hiç de arzu etmediğimiz bir ortamda, ülkemizin de asla ve asla hak etmediği bir pozisyonda ve insanlarımızın yüzde 75’inin, 80’inin şiddetle reddettiği bir yargılamanın içerisinde ve yine bir yargılamanın adil bir ortamda olması gerekirken, Silivri’de bir kampüste, ‘Avrupa’nın en büyük salonu' diye lanse edilen duruşma salonundayız. Gerçekten mimarisiyle bir mahkeme salonu değil, yani bir hukukun, mahkemenin bu şekilde tasarlanmasının, hepimizin sırtını yaslayacağı yargının, yargıcın bu şekilde bir kürsü nizamında olmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Böyle bir ortamda bulunmak gerçekten üzücü. Türk yargısı adına da üzücü. Bu duygularla buradayım" diye konuştu.
"Demokrasi adına herkesi selamlıyorum"
Her zamanki gibi Silivri’deki cezaevinden duruşma salonuna nakledildiğini belirten İmamoğlu, şunları kaydetti:
Halkımıza, insanlarımıza sesleneceğim. Kıymetli halkıma, başta İstanbul hemşehrilerim olmak üzere bütün ülkemize, hatta dünyada demokrasiyi, adaleti takip eden ve dünyada demokrasinin, adaletin yaşaması için mücadele edenlere; ona, o duygulara, o evrensel değerlere kendini bağlı hissedenlere sesleneceğim. Bu yönüyle hem 87 milyon yurttaşımızı hem de dünyada bu şekilde düşünen bütün insanlığı sevgiyle, saygıyla, demokrasi adına, adalet adına selamlıyorum. Sözlerime başlarken, benimle birlikte bu salonda haksız yere tutsak edilmiş kıymetli yol arkadaşlarım var, dostlarım var, birlikte kaderdaşlık yaptığım insanlar var. Her birinin aylardır gözünün içine bakarak bir kader birliği yapıyoruz ve o insanlarla gerçekten tarifsiz bir tarihî dönemin içerisindeyiz. Burada bulunan ve çok yakın zamanda aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Her birisinin yaşamı bir kitaptır. Her birisinin yaşamı gerçekten bir zulmün, zalimliğin, aileleri başta olmak üzere insanlara yaşatılanların tarifsiz duygularla kaleme alınması ve geleceğe aktarılması gereken hikayelerini barındırmaktadır.
"Her gün kapıda umutla bekleyen insanlar..."
Buradaki arkadaşların büyük bir kısmıyla da burada tanıştım. Elbet aralarında çok özel yoldaşlık yaptığım, İstanbul’a, Beylikdüzü’ne hizmet ettiğim yol arkadaşlarım da var. Onları da diğerlerini de kucaklıyorum. Her birine birer kahraman gibi baktığımın altını çiziyorum tekrar. Ve onlarla da gurur duyuyorum açıkçası. Sadece ben değil, bence milletimiz de milletimizin büyük çoğunluğu da onlarla gurur duyuyor. Aileleri de dostları da komşuları da onlarla gurur duyuyor.
Burada her gün kapıda hasretle, umutla bekleyen insanlar var. Ve bu insanlar kilometreler yaptılar. Belki her birinin Silivri’ye geliş gidişleri dünyanın etrafında bir turu yakalamış olabilir. Çünkü sadece duruşma dönemlerinde değil, duruşmanın dışında da buradaki insanların aileleri ziyaretlere geldiler. Onlarla acılarını ve hasretlerini giderdiler. Bazıları görüşe gelemese de kapıya gelip beklediler. O insanları hangi duyguyla tarifleyebilirim, inanın zorlanıyorum. Kucaklıyorum her birini.
"Tarihi bir mücadele hattı kurdular"
Tarihi bir mücadele hattı kurdular: Aile Dayanışma Ağı. ADA diye tariflediler. Orada o umutla bekleyen güzel aileler, eşler, çocuklar, anneler, babalar var. Bazen fotoğraflarını gördüm, bazen izleyebildiğim televizyonlarda görüntülerini gördüm. Minicik çocuklar, niçin bu durumda olduklarını bilmedikleri annelerini, babalarını ziyaret ettiler. Anlam veremediler, anlamlandıramadılar. O minicik çocukların, gençlerin, evlatların; o minicik ellerinden, gençlerin yanaklarından öpüyorum. Onları sımsıkı kucaklıyorum. Eşlerini hürmetle, saygıyla selamlıyorum. Büyük bir fedakârlıkla ailelerine sahip çıktılar. Çünkü burada yaşanan şey normal bir yargılama süreci olmadı, olmuyor.
"Onlara zalimlikler yaşattılar"
İnsanların sıfır noktasında gelirleri var ve Türk yargı tarihinde akla hayale gelmeyecek zalimliklerle, işkencelerle muhatap oldular. Sürüldüler. 500-600 kilometre, Türkiye’nin farklı noktalarına gönderildiler, baskı altında kaldılar. Çünkü bu süreci tasarlayanların onlardan istekleri vardı, hukuksuz istekleri vardı. O hukuksuz isteklerine cevap alamayınca onlara zalimlikler yaşattılar. Bu manada, bu büyük ıstırabı onlar yaşarken en az onlar kadar dışarıda harap olan ailelerini kucaklıyorum.
Allah bana ömür verdikçe, özgür günlerimde hangi yetkiye, hangi imkana sahip olursam, elimdeki ekmeğimle, aşımla o ailelerin yanında olacağımı; ekmeğimi paylaşmaya kadar o insanların kaderdaşı olacağımı; sadece onların değil, bu ülkede 500 bine yakın insanı hapse koyup bunun rakamını vermekle gurur duyanların karşısında ve hapislerdeki kader mahkumlarının da yanında olup onların yaşadıkları sıkıntıları hayat boyu gözeteceğimi; bu ülkenin adaletli bir ülke olması için bir nefer gibi çalışacağımı, hukukçu değilim ama en az hukukçular kadar kendimi sorumlu hissederek mücadele edeceğimi buradan belirtmek istiyorum. Gerçekten ADA’ya ve onlara özenli bir yoldaşlık yapan kıymetli eşime ve onun yol arkadaşlarına çok çok teşekkür ediyorum.
"Günü geldiğinde herkesin Türk yargısı önünde hesap vereceğini biliyorum"
İmamoğlu, bir buçuk yılı aşkın süredir yürüttüğü hukuk mücadelesinde yanında olan avukatlara teşekkür ederek, savunma hakkını koruyan hukukçuların önemini hava ve suya benzetti. İmamoğlu, şöyle konuştu:
Türkiye'deki hukuk sisteminin geldiği noktada mücadelelerini hak ettiği şekilde verememenin ve kurallara uygun bir biçimde süreç ilerletememenin; soruşturmanın gizliliği denen yerde her tarafından delik deşik olmuş bir torbadan su akar gibi sağa sola saçılan bilgiler varken, hiçbir avukatın bırakın bilgiye ulaşmayı, adliyeye dahi giremediği günleri yaşamanın ızdırabını onlarda gördüm, yaşadım, hissettim. Bunların her biri tarihe geçti. Her günü, her anı tarihe not düşüldü. Bunlar asla unutulmayacak. Her aktörünü, her muhatabını tarih yazdı ve günü geldiğinde elbette ki yüce Türk yargısı huzurunda ilgili olan herkesin hesap vereceğini adım kadar iyi biliyorum. Allah bana ömür verir, vermez. Ama biliyorum ki hesap verecekler. O manada bütün savunma makamını, avukatları da hukukçuları da sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.
Ekrem İmamoğlu, avukatının tutuklu olduğunu, avukatının avukatının da gözaltına alındığını ve tutuklanmak üzere sevk edildiğini hatırlatarak, hukukçuların da baskı ve hukuksuzlukla karşı karşıya kaldığını söyledi.
Yargı mensuplarının vatandaşlara yönelik tehditkâr tutumlarına ilişkin anlatımları dinlediğini ifade eden İmamoğlu, "Ben hayatımın en ilginç bilgilerini dinledim. Yüzlerce ziyaretçimin bana gelip muhatap oldukları konuşmaları dinledim, yargı mensuplarıyla yaptıkları konuşmaları dinledim. Yargı mensuplarının onlara karşı tutum ve tehditlerini dinledim. Parmak sallamalarını dinledim. Açtım, baktım Türk Ceza Kanunu'na, böyle bir madde yok. Yani bir savcı ya da bir iddia makamını temsil eden kişi, bırakın avukatı vesaire, bir vatandaşa bile parmak sallayamaz, tehdit edemez. Bunları okudum ama bunların tam tersini yaşadım. Yaşayanlardan dinledim" dedi.
Savunmasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Türkiye'de şahsım dahi hiç kimse eleştirilemez değildir. Şamar oğlanı istikrarsız mantığıyla tamamen nefret siyasetiyle kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adını hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır" şeklindeki açıklamasını okuyan İmamoğlu, şunları kaydetti:
Tebrik ediyorum. Çok güzel söylemiş. Bu söz Sayın Cumhurbaşkanı’na ait. Ben de buradan söylüyorum. Kim ki ya yargılaması bitmeden ya yargılaması sonuca ermeden birisi hakkında iftira atıyor. Kim ki birisi hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir. Kim yapıyorsa.
"İstanbul'un kurtuluş gününü farklı bir şevkle kutladık"
Ekim ayının ülke tarihi açısından önemine değinen İmamoğlu, İstanbul’un yaklaşık beş yıl işgal altında kaldığını belirterek, 16 Mart 1918’de başlayan işgalin 6 Ekim 1923’te sona erdiğini hatırlattı.
İstanbul’un kurtuluş gününün yeterince önemsenmediğini ifade eden İmamoğlu, "Gerçekten 6 Ekim İstanbul'un kurtuluş gününü, biz, 2019'dan sonra İstanbul yönetimini eline aldıktan sonra başka bir şevkle, başka bir bakışla kutladık, andık, anlattık, o beş yılın nasıl geçtiğini, nasıl bir zulümle geçtiğini, insanların hatta silahlı kuvvetlerimizin o dönemde nasıl saldırılara uğradığını, nasıl şehitlerin verildiğini, o dönemde sinmiş, sönmüş, donmuş, hiçbir şeyle ilgilenmiyor, duyarsız bir toplum varmışçasına bir İstanbul yaşandığı düşünülürken sokaklarında, evlerinin bodrumlarında binaların en ücra köşelerinde İstanbul'un arka semtlerinde nasıl bir milli mücadele duygusunun filizlendiğini okudukça gurur duydum insanımızla" diye konuştu.
Ekrem İmamoğlu savunmasında, bu davanın gerçek yüzünün daha net görülebilmesi için, davayı doğuran iklimi, bu ülkenin bugün nereye getirildiğini anlatacağıni belirterek, “Çünkü bu dosya, gökten zembille inmedi. Bu dosya, bir düzenin ürünüdür. Bir sistemin ürünüdür. Bu düzeni anlatmadan bu iddianameyi anlatamayız” diye konuştu.
“Benim sözümü kimse yasaklayamaz”
Duruşmada 4 ay önce yapacağı konuşmayı ancak yapabildiğini söyleyen İmamoğlu, “Aradan geçen sürede ülkemizi, milletimizi, cumhuriyetimizi korkunç tehlikelere sürükleyen gelişmeleri yaşadık, yaşamaya ne yazık ki devam ediyoruz. Ne yaparsanız yapın, benim sözümü yasaklayamaz kimse. Bu salonda beni hiç konuşturmasalar da yazdıklarımı yasaklasalar da ben sözümü milletime ulaştırırım. Gerçekleri dile getirmeme hiçbir güç engel olamaz, olamayacak. Hiçbir zorbalık beni yolumdan alıkoyamadı, koyamayacak” ifadelerini kullandı.
Bugün yaşananların yalnızca bugünün olaylarıyla anlamanın mümkün olmayacağını söyleyen İmamoğlu, şunları söyledi:
Bu ülkenin tarihi, bütün eksiklikleriyle, acılarıyla bir milletin kendi kaderine sahip çıkma mücadelesinin tarihidir. Bu mücadele, dört şey için verilmiştir. Egemenlik millete ait olsun diye. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesiyle yaşayalım diye. Yurttaşlar kanun önünde eşit olsun diye. Her yurttaş kanun önünde eşit olsun diye. Malına, mülküne, kıdemine, makamına bakmaksızın. İnsanlar düşüncesinden, inancından, kimliğinden, etnik kökeninden dolayı korkmadan, çekinmeden eşit ve hür yaşasın diye. Çalışan emeğinin karşılığını alsın, çocuğuna da kendinden daha iyi bir hayat bırakabilsin diye.
“Kimse oradan bir şey canlandıramaz”
Cumhuriyet’in, bu yürüyüşün en büyük sıçraması olduğunu, egemenliğin sahibini tayin ettiğini anlatan Ekrem İmamoğlu, şöyle konuştu:
Cumhuriyet, devleti bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olmaktan çıkarttı. Yurttaşlığı eşitlik üzerine kurdu. Devletin bir kişinin, bir ailenin, bir zümrenin mülkü olma anlayışını gömdü, bitti o. Kimse oradan bir şey canlandıramaz, çıkaramaz. Demokrasi ise o egemenliği kullanabilmesinin tek yoludur. Çünkü egemenlik milletindir. Ama egemenlik milletindir demek yetmez. Milletin o egemenliği kullanabileceği yollar da açık olmalıdır. Eksiğimiz çok fazla. Seçim tam da bunun için vardır. Meclis bunun için vardır. Bağımsız mahkeme, özgür basın, sendika bunun için vardır. Siyasi partiler, sivil toplum, muhalefet bunun için vardır. Hiçbiri siyasetçilerin ayrıcalığı değildir. Hepsi vatandaşın hakkını korumak için vardır. Ve şunu altını çiziyorum. Millet egemenliğinin gerçek ölçüsü, iktidarın nasıl seçildiği değildir. İktidarın millet tarafından değiştirilip değiştirilemediğidir. Bakın tekrar ediyorum, millet egemenliğinin gerçek ölçüsü iktidarın nasıl seçildiği değildir. İktidarın millet tarafından hakkı sahibi olan, makamı sahibi olan, devletin sahibi olan millet tarafından değiştirilip, değiştirilemediğidir. Bu millet istediğini seçer. Değiştiremediğiniz bir iktidarı zaten asla denetleyemezsiniz. Size ait değildir. İşte bugün oluşan tablo, vurgun düzeni, tam da bu seviyede bir ülke pozisyonunu bize göstermektedir.
“Ana muhalefet ısmarlama davalarla dizayn edilmek istendi”
İmamoğlu, “bugün üllkenin sayısız adaletsizliğin ağırlığı altında bulunduğunu, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklandığını, belediyelere tehditle, şantajla çöküldüğünü” söyledi. Ana muhalefet partisinin ısmarlama davalarla dizayn edilmek istendiğini belirten İmamoğlu, gazetecilerin haber yaptığı için tutuklandığını, hakkını arayan işçinin, toprağını savunan köylünün, “ben bu düzeni kabul etmiyorum” diyen gencin gazla, copla, tutuklamayla karşılaştığını savundu.
Ekrem İmamoğlu, “500 bin insan hapiste, 500 bin. Ama ne oluyor? Enflasyon düşmüyor. Kiralar yükseliyor, mutfak küçülüyor. Geçim sıkıntısı büyüyor, yoksulluk artıyor. Açlık artıyor, açlık. Umutsuzluk büyüyor. Gençlerin geleceğe bakışları ne yazık ki negatif bir seviyede, çöküyor. 25 yılın sonunda varılan yerin adı, net olarak vurgun düzenidir” dedi.
“Bugünlerin ilk provası oydu”
İmamoğlu, 2019 yılında ilk seçildiğinde mazbatasının iptal edildiğini hatırlatarak, “Sandıkta yenilemeyen irade masa başında ortadan kaldırılmak istendi. Bugün yaşadığımız düzenin ilk provası oydu. Millet de piyasalar da bunu çok algılayamadığı için Türk Lirası değer kaybetti, ülkenin risk primi yükseldi, Hazine'nin borçlanma maliyeti arttı, Hazine'ye ilave faiz yükü bindi yüz milyonlarca dolar; borsada ilk işlem gününde de 1,7 milyar dolar buharlaştı. 2 milyar 160 milyon dolar bir kararın bedeliydi. Kimden çıktı? Milletten” değerlendirmesini yaptı.
İBB’ye yönelik 19 Mart operasyonunun da millete maliyetinin 2 yılda 250 milyar doları bulduğunu söyleyen Ekrem İmamoğlu, “19 Mart darbe vurgunu, sadece darbe İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ya da ana muhalefet partisine ya da Ekrem İmamoğlu'na olmadı; milleti vurdu” ifadelerini kullandı.
Sandıkta yenilmeyen rakibin, yargı eliyle saf dışı bırakılmak istendiğini, bunun faturasının daha ilk saatlerinde çıktığını, borsanın aynı gün yüzde 8,72 düştüğünü anlatan İmamoğlu, şunları kaydetti:
Merkez Bankası indirmeye başladığı faizi yeniden yükseltmeye kalktı. Hazinenin borçlanma faizi 2 ayda %35'ten 47'ye çıktı. Düşürülemeyen faizin dengesizliği 1 yıla kadar etkisini gösterdi. 2 ayda yaklaşık 4 milyar dolarlık, sadece 2 ayda 4 milyar dolar faiz ödendi, ilave faiz. 7 haftada ise 52 milyar dolar rezerv eridi, 7 haftada, 52 milyar dolar. Büyük facia, yine sebebi 25 yıllık iktidardır. 55 bin insanın öldüğü depremde 55-60 milyar dolarla oradaki insanların konut sorunu çözülürdü neredeyse. Düşünün yani bir siyasetçinin rakibinden korktuğu için millete ödettiği bedel! Sadece 1 maddesi! 19 Mart vurgununun bu ülkeye maliyeti 1 yılda 250 milyar doları bulmuştur. Bugün 1 kişinin koltuğunu koruması için yaptığı hovardalık. Millete parasıyla milletin parasını hoyratça harcamak, hoyratça harcamak.
Ben, para kazanmanın alın teri nedir bilirim. Bunun adı, iktidarın milletin cebinden finanse edilmesidir. 21 Mayıs Butlan vurgunu! Sadece butlan vurgununun dahi 18 milyar dolar bu millete bedeli olmuştur. Niye? Rakip partiyi yok etme girişimi. Muhalefet dizayn edilmek istendi, bedelini yine millet ödedi. Kendisine ait olmayan bir koltuğu korumak için hoyratça harcayan, çarçur eden bu tek kişilik otorite, milletin parasını çöp ediyor, olan millete oluyor.
Duruşmaya verilen aranın ardından savunmasına devam eden Ekrem İmamoğlu, “Özellikle son dönemde iktidarın, hükümetin milli irade üzerinde seçimle seçim kazanamayacağını gördükten sonra yargı eliyle yürütülen operasyonların Türkiye gündemini tümüyle işgal ettiği bir ortamda, ne yazık ki adaletsizliğin büyüdüğü yerde, geçimin, işsizliğin, yoksulluğun, hatta açlığın çok yönüyle toplumu yorduğunu ve çok yönüyle toplumu negatif etkilediğini de sebep sonuç ilişkisi açısından ifade etmek isterim” diye konuştu.
Bunun aslında bir çöküş hikayesi olduğunu savunan Ekrem İmamoğlu, “Bir iktidarın çöküşüdür ama aynı zamanda Cumhuriyetin, adaletin ve demokrasinin çöküşüdür” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetin çöküşünün, kurumların çöküşü anlamına geldiğini söyleyen İmamoğlu, şunları kaydetti:
2017 referandumuyla Türkiye'de kabul edilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ucube rejiminin getirdiği çerçeve artık Türkiye'de 4 bine yakın makamı atayan bir kişi, Türkiye'deki bütün siyasetin akışını, bürokrasinin akışını tek başına yetkiyle tarifleyen bir mekanizma. Yani düşünün ki bir ilin bölge müdürünü de atayan cumhurbaşkanlığı imzası, İstanbul'da Sazlıdere Barajı'nın içme suyu statüsünden çıkarılmasına da imza atan bir Cumhurbaşkanı. Bu çok derin bir sorundur.
“Bir memurun sadakati, kendini atayana değil, anayasaya olmalı”
İmamoğlu, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemiyle devlet ile iktidar kavramının tümüyle birbirine girdiğini savunarak, “Bir parti kendisini devletle özdeşleştirdiğinde Cumhuriyetin temel dengesi bozulur. O partiye yönelen eleştiri, devlete saldırı sayılır. O partinin rakibi, devletin düşmanı ilan edilir. O partinin çıkarı, devletin çıkarı gibi sunulur. Çok tehlikelidir. Kaldı ki bugün ortaya konan sistemde aynı anda hem cumhurbaşkanı hem bir siyasi partinin genel başkanı kimliği, tehlikeyi daha da büyütür” değerlendirmesini yaptı.
Devletin sahibinin iktidar değil, millet olduğunu söyleyen İmamoğlu, şöyle konuştu:
Kalıcı olanı geçici bir hesap için harcayan, tarihe millet huzurunda en ağır hesabı verir ve verecektir. Dolayısıyla kalıcı olanı korumak, geçici olanı ise göreviyle denetlenebilir şekilde, görev dönemi süresince millet tarafından izlenmesini sağlamak Cumhuriyetin en temel değeridir ve duruşudur. Bir memurun sadakati bir partiye, bir lidere, kendisine atayana değil, anayasaya, kanuna ve millete olmalıdır. Bir kamu görevlisi, kanun ne diyor sorusundan önce iktidar benden ne bekliyor diye telaşa düşmüşse, düşünmeye başlamışsa, devletin çürümesi başlamış demektir. Yükselmenin ölçüsü sadakat olunca, bedeli yalnız yükselemeyen liyakatli insan ödemez, bedelini millet öder. Çünkü yanlış atanan her yönetici, kötü verilen her karar, yapılmayan her denetim sonunda bir hastane kuyruğuna, bir okul sınıfına, bir fatura tutarına milletin huzuruna, barışına her şeyiyle yansır.
Ekrem İmamoğlu, siyasete 38 yaşında dahil olduğunu ifade ederek, “Ben siyasi parti içerisinde mücadelemi emeğimle, en yüksek seviyede verdim. Parti içerisinde siyaset yapmanın kurumsallığına saygı duymanın ve o kurum içerisinde katkı sunmanın bir insan için ne kadar yüksek seviyede verilebilirse, onu zorladım. Belki de normalde siyasete harcanan mesainin çok daha üzerine çıkarak, iş hayatından daha fazla çekilerek siyaset yaptım” dedi. Daha sonra kamu görevine seçildiğini, önce Beylikdüzü, sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı, ardından Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olduğunu hatırlatan İmamoğlu, partiyi kutsallaştırmaya her zaman karşı geldiğini anlattı. İmamoğlu, “Benim için kutsal millettir, devlettir, bu ülkenin tam bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüdür. Ama bir partiyi kutsallaştırmak kadar tehlikeli bir şey yoktur. Hele hele partinin başındaki insanı kutsallaştırmak, başka bir yere vardırır insanları. Bu yönüyle bütünüyle bunlardan arınarak siyaset yapmayı ve topluma hizmet etmeyi önüme koydum” diye konuştu.
İmamoğlu, ilk görevine başladığında, babasının, “Partili olabilirsin, partinin en çalışkanı ol, en iyi hizmet edeni ol, en çok iş üreteni ol ama partizanlık yaparsan benim evladım değilsin” ifadesini kulağına küpe yaptığını söyledi. Bu sözü hiçbir zaman unutmadan belediye başkanlığı görevini yaptığını ifade eden İmamoğlu, “Ama bugün Türkiye'ye aşılanan bir partizanlık hastalığı var ki toplumsal bütünlüğü, milli birlik ve beraberliği ve her şeyiyle toplumun barışını huzurunu derinden sarsan bir seviyeye erişmiştir. İşte bahsettiğim büyük tehlike, tam olarak budur” dedi.
"Ülke kararnamelerle yönetiliyor"
Ülkede bugün bütün bu kavramların birbirine girdiğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, “İşte 2017'de, olağanüstü hal şartlarında mühürsüz oylarla gölgelenmiş bir referandumla, bu bahsettiğim tehlikeli düzene geçilmiştir. Bu bugün ülke kararnamelerle yönetiyor hem de kimseye hesap vermeyen tek bir imzayla” diye konuştu.
Ekrem İmamoğlu, 87 milyonluk bir ülkenin kaderinin, “bir sarayın içindeki bir kişi ve etrafındaki bir kişi kaç kişi tarafından belirlendiğini” öne sürerek, “Bu dar çevre, giderek bir aile çevresine dönüşüyor. Devlet, önce bir partinin devleti yapıldı, şimdi ise ülkenin önündeki esas tehlikeli eşik bir ailenin devleti yapılmak istenmesidir. Bu Cumhuriyetten geri dönüş değil, tam gaz geri dönüş demektir. Cumhuriyet, devleti bir hanedanın mülkü olmaktan çıkarmak için kuruldu. Anayasanın dediği gibi egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz” ifadelerini kullandı.
İktidarın rakibini, karşısına çıkacak adayı kendisinin seçmek istediğini söyleyen İmamoğlu, “Peki neden rakip partilerin yöneticilerine dahi karar vermek ister? Rakip görmek istemediğini siyaset dışına gitmek ister? Neden meclisi zayıflatmak, yargıyı kontrol etmek, basını susturmak ister? Cevap basittir, net olarak hesap vermemek için. Hesap verme mekanizmalarının tümünün o önünü kesmek, ortadan kaldırmak için. Siyasi rekabet, yalnız seçim günü yaşanan bir yarış değildir” dedi.
Rakipsiz iktidarın aymazlaşacağını, kendi doğrusunu ülkenin doğrusu zannedeceğini, itiraz edeni dinlemek yerine susturacağını anlatan Ekrem İmamoğlu, şunları kaydetti:
Başarısızlığın sebebini kendi kararlarında değil, sürekli başkalarında arar. Ve bir süre sonra kendi yanlışlarını duyma yeteneğini de kaybeder. Çünkü etrafında yalnız onaylayanlar vardır ve onlar ile baş başa kalır. Sonunda bir avuç dalkavuk ve muhterisle süreç yönetmeye başlar. Yandaşlarına size bir şey olmaz diye güvence verirler. Ancak gemi batmaya başladığında, iş işten geçti demekten başka çareleri kalmaz. Bu ülkenin öyle bir kaderle baş başa kalması, bu ülke için asla kabul edilebilir bir şey olmaz, olamaz. Yazıktır, günahtır.
"Basını susturan iktidar gerçekliğini de kaybeder"
Özgür basın, özgür üniversite ve sendikaların, milletin seçebilme hakkının teminatı olduğunu vurgulayan İmamoğlu, “Özgür basın, iktidarın düşmanı değildir. Bu ülkede siyasi mücadele, siyasi müzakere ya da siyasi yarış ilk defa değil. Yani 1946'dan bu yana bu ülkede çok partili seçim için, çok partili bir mücadele alanı için büyük mücadeleler ve bedeller ödendi. Dolayısıyla bu mücadelenin içerisinde belki de en önemli fonksiyona özgür basın sahip olmaya gayret etmiştir. Milletin gözü kulağıdır. Basını susturan iktidar, yalnız eleştiriden kurtulmaz, kendi gerçekliğini de kaybeder” değerlendirmesini yaptı.
“Bugün yaşananların kökü o kanıksamadır”
Ekrem İmamoğlu, Türkiye’nin 2016’da kanlı bir darbe girişiminden geçtiğini, buna karşı durmanın herkesin görevi olduğunu belirterek, şunları söyledi:
Ama ardından gelen olağanüstü hal, darbecilerle hesaplaşmanın çok ötesine geçti. Kararnamelerle, mahkeme kararı olmadan, yüz binden fazla kamu görevlisi işinden atıldı. Kanunla yapılması gerekenler kararnamelerle yapıldı. Bir fırsata dönüştürülme gayretini çok net görüyoruz. Bir toplum, olağanüstü hali kanıksadığında, hukukun askıya alınmasını da kanıksar. Bugün yaşadıklarımızın kökü o kanıksamadır. Bugün de aynı mantık işliyor. Parti, belediye, sendika, meslek odası, öğrenci topluluğu hiç fark etmiyor. Örgütlü olan herkes şüpheli sayılıyor. Rakip olan siyasi parti terörist kabul ediliyor.”
İmamoğlu, 2018 seçimlerinden bu yana bu ülkede sandıkta iktidara karşı olan herkesin terörist ilan edildiğini ve bu tür propagandaların bizzat hükümet eliyle ortaya saçıldığını belirtti. Adaletin; yargı bağımsızlığının, hukuk devletinin, vatandaşın güvencesi olduğunu herkesin bildiğini aktaran İmamoğlu, “Adalet çökerse devlet de çöker ve vatandaşın güvencesi ortadan kalkar. Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin ayrıcalığı değildir, yurttaşın güvencesidir” dedi.
"Hukuk düzeninin son güvencesi yüksek mahkeme kararlarıdır"
Türkiye'de bugün kağıt üstünde dahi eşitliğin kalmadığını, uygulamanın, aynı suçla suçlanan birine şafak baskını, öbürüne ise “gönüllü ifade” olarak yapıldığını anlatan İmamoğlu, şöyle konuştu:
Bir hukuk düzeninin en son güvencesi kendi en yüksek mahkemesinin kararlarıdır. Kendi Anayasa Mahkemesi'nin kararını tanımayan bir düzende bir yurttaşın hakkını arayacağı son kapı da kapanmış olur. İşte bugün cezaevinde komşu olduğumuz Can Atalay'dan Tayfun Kahraman'a kadar, ne yazık ki acı bir şekilde insanların hak ettiği ve adil yargılanmayla varmak istediği -Kavala'ya kadar- süreçlerin tıkanmasının acı bir sürecini bu insanların yüzlerinde, ailelerinde, hukukçularında yaşıyoruz.
Kendi iktidarları döneminde çetelerin yerle bir ettiği adaleti, güvenceyi ve güvenilir ortamını, faili meçhul cinayetleri, operasyonları çözerek yeniden tesis edecekleri bir adalet söz konusu olamaz. Tabii ki bu ülkede faili meçhuller ortaya çıkartılsın. Ama görüyoruz ki zaten son 20-25 yılda büyük çoğunluğu oluşan faili meçhul cinayetlerin sorgulanması esasen yanlışın üstüne giden, yanlışı düzeltmeye çalışan gayretle bir algı süreci yöneten adalet mekanizmasının içindeki insanların, gerçek anlamda cevap bekleyen birçok faili meçhul cinayetlere girmediğini de görüyoruz.
"Bu düzen 12 Eylül’den kalmadır"
Tabii ki tehlikeyi göreceğiz. Tabii ki tedbir alacağız, tabii ki milletçe bir ve birlikte olup hazırlık yapacağız. Bu düzen bugün icat edilmedi. 12 Eylül’den kalmadır aslında ilk adımları. Bu yüzden açık ve net söylüyorum. 19 Mart’ı ve 21 Mayıs’ı yapanlar kendilerini 12 Eylül’ün karşıtı olarak tanıttılar. Ama bugün 12 Eylül’ün en sadık mirasçıları onlardır. Vesayeti büyüttüler, kafesi genişlettiler. Bir fark daha var ama. 12 Eylül’ü yapanlar tankla geldi, bugünküler sandıktan geldi. Ve sandıktan gelenin, sandığı ortadan kaldırmaya çalışması belki de en tehlikeli olanıdır. Çünkü bunu milletin adını kullanarak yapıyor. Şimdi varılmak istenen sonuca nasıl gidildiğini adım adım göstereceğim. Adaysızlaştırma, lidersizleştirme, partisizleştirme. İşte aslında bu üç kelime, içinde bulunduğumuz bu davanın, bu mahkemenin, içinde olduğu iddianamenin, yani iftiranamenin aslında net tarifidir. Bunlar üç ayrı mesele değildir. Aynı sonuca giden üç yoldur. Bakın bugün artık devletin bakanlık görevini yapan insanlar, Cumhurbaşkanımıza seçim kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, Cumhurbaşkanlığını kazandırmak için seçim düzenleyeceğiz, yani seçimin ne olduğunun anlamını bile yitirmiş insanların bakanlık yaptığı bir dönemdeyiz.
"15 ceza davası..."
Ekrem İmamoğlu, Şubat 2025'te cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklandığını, Türkiye tarihinde ilk kez, üyelerin ve yurttaşların katılacağı bir ön seçimle adayın belirlenmesi kararının alındığını söyledi. Ekrem İmamoğlu, şöyle devam etti:
İşte tam da burada bir adaysızlaştırma süreci için düğmeye basıldı. Ön seçime günler kala 32 yıllık üniversite diplomam iptal edildi. Cumhurbaşkanlığı adaylığının anayasal şartlarından biri yükseköğretim mezunu olmaktır. Yani bu iptal, bir eğitim kaydı değildi, bir adaylık kararıydı. Sonra bu dosyada da aynı yöntem görüldü. Sahtecilik davasında kritik bir duruşmadan birkaç gün önce hâkim başka bir ile gönderildi. Tabii adaysızlaştırma ile ilgili bir seri davalar silsilesi ortaya kondu. Diploma tek başına değildi, İstanbul'u kazandıktan sonra peş peşe ceza davalarıyla muhatap oldum. 15 tane ceza davası tam da o tarihten bugüne muhatap olduğum davalardır. İBB davası, Beylikdüzü dönemi ihale davası, diploma ceza davası, diploma davası, Akın Gürlek davası, bilirkişi davası, casusluk davası, ahmak davası, Tuzla Belediye Başkanına hakaret davası, savcılara hakaret davası, çirkin davası, basit davası, usulsüz harcama davası, Kurultay davası, Beylikdüzü makam aracı davası…
Şimdi burada gördüğünüz bu ceza davaları ile ilgili süreçlerin aslında her birisi çok ironik, çok trajikomik davalardır. Yani bir bakanın bana söylediği ‘Ahmak sözünü iade ettim’ diye bir süreç işletildi, siyasi yasak istendi, vicdanlı bir hakim bu karara yol vermeyince hemen başka bir ile gönderildi, karar ancak hakim değiştirilerek alınabildi. İstinafta da mahkeme başkanı bir başka ile bir üye başka mahkemelere gönderildi, ondan sonra karar onaylandı. Bütün dosyaların aynı bilirkişinin önüne düşmesini eleştirdim, hakkımda 7 yıla kadar hapis istendi. Bir konferansta bir başsavcının hukuksuzluklarını anlatırken, onun çocuklarının bu hukuksuzlukları yaşamaması için bu ülkeye adalet getireceğimizi söyledim, buradan tehdit çıkartılmaya çalışıldı. Bir yıl 8 ay ceza verildi, karara karşı oy yazan hakim hemen iş mahkemesine gönderildi. Karşı oy veren hakim. Beylikdüzü dönemine ait bir ihale davasından beraat ettim, beraat ve karar veren hakimi Kahramanmaraş'a gönderdiler. Tuzla Belediye Başkanı ile ilgili davada iki kez beraat ettim, ısmarlama bir heyet geldi daha yakın zamanda, hakimi hemen gönderdiler, 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi, istinafa itirazımızı yaptık. En son Beylikdüzü'nde kiralık bir arabayı kullanmamak için kendi aracımı bilabedel kuruma tahsis ettim, ki 12 yıl kendi arabamı kullandım hem Beylikdüzü'nde hem Büyükşehir'de kamuya 30 kuruş milyon liralık belki bir kamu yararı sağladım, 12 yıl içerisinde, amortismanı hariç ama burada bir dönem için yaklaşık 300 bin liralık benzin alınmış, bu benzin faiziyle beraber 2025'in ortalarında firmam tarafından geri ödenmesine rağmen, aylar sonrasında buradan da yine hakkımda bir dava açmayı başaran savcıyla ve bir mahkemeyle karşı karşıyayız.
“Adı bellidir, adaysızlaştırma dosyası”
İmamoğlu, bütün bu davaların her birinin hukuken ayrı bir dosya olduğunu ama siyaseten tek bir sonuca bağlı bulunduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:
Milletin yarışta görmek istediği bir siyasetçinin özgürlüğünü, faaliyetini, adaylığını engellemek. Bu yüzden bütün bu dosyalar, aslında tek bir dosyadır. Adı da bellidir: Adaysızlaştırma dosyası. Derece, adaysızlaştırma yalnız bir kişinin adaylığının engellenmesi değildir, milletin önüne çıkabilecek gerçek bir seçeneğin engellenmesidir. Yani milletin engellenmesidir. Tarihin en büyük yargı saldırılarına karşı hep birlikte gerçekten tarihe geçecek büyük bir mücadele veriyoruz. Ve inançla söylüyorum ki milletin azim ve kararlılığıyla, demokrasiye ve Cumhuriyete bağlı olan aziz milletimizin büyük çoğunluğuyla bu saldırıları tuş edeceğimizden hiç endişe duymuyor. Siyasi rekabet yalnız adaylarla da yürümez, partilerin, hareketlerin, toplumsal taleplerin kendi liderini çıkarma kapasitesi vardır.
Ekrem İmamoğlu, "demokratik devletin görevinin kimin lider olacağına karar vermek değil, bütün meşru seçeneklerin özgürce yarışabileceği zemini kurmak olduğunu" savunarak, "İşte bugün ana muhalefet partisinin başına gelenler ve orada yaratılan saldırılar, operasyonlar ve özellikle Genel Başkanımıza ve siyasi olarak bütün yol arkadaşlarımıza yürütülen birçok itibarsızlaştırma gayretleri, saldırılar tümüyle bu amaç özelinde yürütülmektedir. Ama milletimiz insan kaynağı bakımından, cesur yürekler bakımından zengindir. Lider toplumun içinden çıkmıştır, Türk milleti ihtiyaç duyduğunda yine çıkaracaktır, lidersiz kalmayacaktır" diye konuştu.
İmamoğlu, 19 Mart 2025’ten bu yana cezaevinde
Türkiye, 19 Mart 2025 sabahına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı operasyonla uyandı. İmamoğlu, İBB'ye yönelik yolsuzluk iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında sevk edildiği hakimlikçe 23 Mart 2025’te tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, aynı gün İmamoğlu'nun geçici tedbir olarak görevinden uzaklaştırıldığını bildirdi. İddianame, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasından 8 ay sonra, 11 Kasım 2025’te hazırlandı. İddianamede, kamu davası açılan şüphelilerden 99'unun örgüt mensubu, Ekrem İmamoğlu'nun örgütün kurucusu ve elebaşı olduğu öne sürüldü.
İlk duruşma 9 Mart 2026’da yapılmıştı
Ekrem İmamoğlu’nun arasında bulunduğu 107'si tutuklu, 5'i "müşteki sanık" olmak üzere 407 sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması ise 9 Mart 2026’da Silivri’de başladı. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevinde yapılan duruşmalarda verilen tahliye kararları ve kabul edilen ek iddianame nedeniyle tutuklu sanık sayısı 53'e indi, tutuksuz sanık sayısı ise 436’ya çıktı.
"Savunma yapmadı" şeklinde tutanağa geçirilmişti
İBB Davasının 8 Temmuz 2026’da görülen 64. günü, İmamoğlu ile mahkeme başkanı arasında savunması süresi tartışması yaşandı. Tartışma sonrasında duruşma salonundan çıkarılan İmamoğlu'nun, "Susma hakkımı kullanmıyorum. Taleplerimi ve tespitlerimi anlatacağım" şeklindeki sözleri, Mahkeme Başkanı tarafından, “Susma hakkını kullandı” şeklinde duruşma zaptına geçirilmişti.
Independent Türkçe, ANKA