Adaletin dayanılmaz hafifliği ve Dreyfus Davası: Sizi itham ediyorum Bay Başkan (!)

Dreyfus Davası her yönüyle hukuk tarihini derinden etkilemiş ve kelle isteyen kalabalıkların güdüleri ile hareket etmenin nelere mâl olabileceğini gösteren bir emsale dönüşmüştür

Dünya edebiyatının büyük ismi Émile Zola, "İtham Ediyorum" başlıklı, gazetecilik tarihinde eşine az rastlanır bir meydan okumayla hükümet, parlamento ve tüm milliyetçi kanadı karşısına alarak tarihin huzurunda adalet için meydan okuyacaktı. 

Üstelik Zola, adalet haykırışını kendi mahallesinden ya da ideolojik olarak aynı kanaatleri paylaştığı birisi için değil yalnızca Yahudi olması sebebiyle büyük bir şahsiyet cellatlığına ve toplumsal linçe maruz kalmış Dreyfus için yapacaktı. 

Fransız kamuoyu büyük tartışmaların ardından kapandığı düşünülen bir defterin Zola tarafından tekrar açılmasını nefretle karşılamıştı, bu kez cadı avının açık hedefi Zola olacaktı; 

Zengin bir kişi ve eserleri ile dünya edebiyatında saygın bir yeri olan Zola, kendisine yöneltilen eleştirileri şu sözlerle cevap verecekti;

Bu suçlamaları yaparken, 29 Temmuz 1881 tarihli Basın Yasasının hakaret suçlarıyla ilgili 30. ve 31. maddeleriyle yargılanacağımı biliyorum. Bunu bilinçli olarak göze alıyorum... Alev alev yanan karşı çıkışım, uyarım, sadece ruhumun çığlığıdır. Yürekleri varsa beni cinayet mahkemesi önüne çıkarsınlar ve gün ışığında yargılasınlar! Bekliyorum.

(Selçuk)

Zola'nın araya girmesiyle hukuk ve edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıracak olan Dreyfus Davası için aslında her şey yeni başlıyordu.
 

emile zola.jpg
Émile Zola


Okuma yazma bilmeyen bir ajanın getirdiği not

Fransa, Üçüncü Cumhuriyetin en çalkantılı günlerinden geçiyordu. Yalnızca sahip olduğu madenler değil, Fransız milliyetçiliği için de bir izzet-i nefs meselesine dönüşmüş Alsace-Lorraine bölgesi Almanlara terk edilmişti ve ekonomi çöküşün eşiğindeydi. 

Fransız milliyetçilerine göre; henüz yeni 'devletçik' olmuş Almanya gibi bir ülkenin onları mağlup etmesine imkân yoktu, savaşın kaybedilmesinin en temel nedeni memleketini Almanlara satan hainler ve Alman casusu Yahudilerdi. 

Ülkenin çoğunlukla tüccar kesimini oluşturan Yahudilerin, son dönemde ordu ve bürokrasi içerisinde çeşitli görevler almaya başlaması tüm dikkatleri onların üzerine çekiyordu. 

Bastian, Paris'teki Alman Askeri Ataşesinde çalışan temizlikçi bir kadındı.

Okuma yazma bilmemesi ve saf görünüşü nedeniyle fazla göze batmayan bir kişiydi; ama Fransa Savaş Bakanlığı Haber Alma Servisi için özel bir görevi vardı. Bu görev Ataşede çöpe atılan belgeleri Servise ulaştırmak.

Alman Ataşe Albay Maximilian von Schwartzkoppen'in gizli belgeleri dahi sadece yırtıp yakmak için yanındakilere vermesi Bayan Bastian'ın görevini son derece önemli bir hale getiriyordu.

Bayan Bastian'ın Fransız İstihbaratından Bay Hanry'e verdiği ve tarihe 'Bordro' olarak geçecek tarihi belge, Alfred Dreyfus Davası'nda fitili ateşleyecek ilk kanıt olacaktı.
 

Alfred Dreyfus.jpg
Alfred Dreyfus

Bu kâğıt parçası İstihbaratın başında bulunan Albay Jean Sandherr'e ulaştığında Fransız kamuoyunda küçük bir kıyamet kopacaktı. Sandherr bir Yahudi karşıtı olmasıyla ünlüydü ve davanın seyrini değiştirecek kişi olacaktı.

Ulusal basında mütemadiyen ordunun içine sızmış Alman yandaşı Yahudilerin listesi yayımlanıyor ve ülkede kötü giden her şeyin sorumlusu olarak Yahudi topluluğu gösteriliyordu.

Kuşkusuz bu algının arkasında parlamento karşıtı burjuva ve laiklik karşıtlığı ile kilise bulunuyordu.

Meşhur bordro belgesi, Fransız ordusu içerisinde bir kişinin Alman istihbaratına bilgi sızdırdığını gösteriyordu.

Yapılan tahkikatların sonucu bu Yahudi subay Dreyfus'u işaret ediyordu; ancak Dış İşleri Bakanı Hanotaux kanıt yetersizliğinden davanın açılmasına karşı çıktı.

Böyle bir dava Fransız kamuoyunu böleceği gibi uluslararası kamuoyunda Fransa'nın elini zayıflatabilirdi.
 

alfred dreyfus 1.jpg
Dreyfus ailesi / Fotoğraf: Wikipedi


Hanotaux'un karşı koymasına rağmen kabinedeki milliyetçi bakanlar, bilhassa Alsace-Lorraine'nin intikamını almaya ahdeden Savaş Bakanı General Mercier, davanın derhal başlatılması talimatını verdi.

Soruşturmanın başına da Sandherr'in bizzat kendisi getirildi, bu atama soruşturmanın adil bir mahkeme olmaktan çıkıp bir kelle avına dönüşmesine neden olacaktı.

Aslında Dreyfus'un belge ile ilişkilendirilmesi yalnızca bir tahmine dayanmaktaydı. Onun seçilmesinin başka nedenleri de vardı.

Öncelikle Dreyfus zengin bir Yahudi ailesine mensuptu. Ordu içerisinde durdurulamayan bir yükselişi vardı. Böylesi bir profilin Fransız çıkarlarına hizmet etmesi mümkün olamazdı (!) 
 

Alfred dreyfus 2.jpg
Alfred Dreyfus / Görsel: Fine Art America


Dreyfus seçilmiş bir kurbandı

Önce tarafsız bir bilirkişiden bordrodaki yazı ile Dreyfus'un el yazısının bulunduğu belgeleri karşılaştırması istenir.

Tarafsız bilirkişi iki el yazısı arasında herhangi bir ilişki bulunmadığını belirtir. Sandherr bu kararı beğenmez ve Yahudi aleyhtarı başka bir bilirkişiye yazıları gösterir.

Yeni atanan bilirkişi yazıların bu denli farklı olmasını ancak bilinçli şekilde ve yakalanmamak için yapıldığı gibi absürt bir raporla açıklar.

Yine de emin olmak için Dreyfus her şeyden habersiz çağrılır ve benzer bir belge doldurması istenir, bu belgede de el yazıları farklıdır; ama yine de ikinci bilirkişinin taraflı yorumu dikkate alınarak Dreyfus tutuklanır. 

1 Kasım 1894 tarihinde olay basına yansır. İddialar infial yaratır ve vatan haini Yahudi'nin tutuklanması milliyetçi kanat tarafından memnuniyetle karşılanır.

Basında Fransa'nın Almanya'ya konuyla ilgili Nota verdiği gibi asılsız haberler iki ülkeyi karşı karşıya getirir. Her ne kadar Alsace-Lorraine Almanların elinde bulunsa da Almanya'nın Fransa ile işi bitmemiştir.

Fransız kamuoyunun Alman İstihbaratını zan altında bırakan açıklamalarından sonra asıl Nota Fransızlara verilir ve Almanya'nın bu tür iddialarla ilişkilendirilmemesi istenir. 

Dreyfus Davası'nın seyrini takip eden ve milliyetçilerin ülkeyi uçuruma götüreceğini anlayan önemli Fransız politikacı Saussier dönemin Cumhurbaşkanı Casimir Périer'i uyarır.

Ona Dreyfus'un suçsuz olduğunu bu cadı avının Fransız değerlerini kökünden sarsacağını iletir; ancak hükümet, parlamento ve milliyetçi kanat kelle istemektedir, Périer'in de artık yapabilecek pek fazla bir şeyi yoktur. 
 

Dava ile ilgili karikatür 2.jpg
Görsel: Britannica


19 Aralık 1894'te meşhur Dreyfus Davası başlar

Mahkeme başladığında tanıklardan birisi Savaş Bakanı General Mercier'dir. Davanın seyrini değiştiren de bu isim olur; çünkü sahte bir mektup hazırlayarak yalnızca mahkeme başkanı ve üyelerinin okumaları kaydı ile heyete teslim eder. 

Verilen mektupta Alman istihbaratına ait olduğu iddia edilen bir telgraf metni vardı. Bu metinde "Ekte bu D... alçağının bana teslim ettiği on iki plan var. Kendisine ilişkileri yeniden kurmaya…" ifadelerinde geçen D'nin Dreyfus olduğu iddia edilir. 

İlerleyen yıllarda kanıtlanacaktır ki metinde geçen 'D'; Harita Dairesinde çalışan Dubois adında bir görevlidir. Alman istihbaratına bilgileri satan kişi de Dubois'tür. 

Savaş Bakanının sunduğu böyle bir belgeden sonra Dreyfus'un artık hiç şansı yoktur. Fransız İstihbaratında çalışan personeller de teker teker kürsüye gelerek şerefleri ve Fransız bayrağı üzerine yeminler ederek hainin Dreyfus olduğunu söyler. 

Nihayet delillerin ışığında üçüncü gününde mahkeme karara varır ve Dreyfus'u ömür boyu mahkûmiyetine ve rütbelerinin sökülmesine hükmeder. 

Oysa bu karar milliyetçileri memnun etmez. Dreyfus'un muhakkak darağacında sallandırılmasını istemektedirler. 

Temyiz Davası da en az mahkeme kadar hızlı olur ve bir hafta içinde karar onanır. 
 

Dava ile ilgili karikatür.jpg
Dava ile ilgili yayımlanmış bir karikatür / Görsel: Library of Congress


Rütbelerin sökülmesi

Hükümetin Dreyfus Davasının biran evvel gündemden düşürme çabalarına rağmen Dreyfus'un rütbelerinin sökülmesi işlemi bir seremoniye dönüştürülür. Ünlü Hukukçumuz Sami Selçuk, tabloyu şöyle resmedecektir;

Avluda Paris'teki bütün alaylardan birer müfreze bulunmaktadır. Yoğun bir kalabalık vardır. Ünlü Yazar Barrès, Albay Sandherr, Dış İşleri görevlisi Paléologue törende yerlerini alırlar. Kalabalık çılgınca bağırır: 'Yahudilere ölüm! Yurt hainine ölüm!'

Dreyfus, çok sakindir. Disiplinli bir subaydan beklenenleri yapar. Aşağılanmaktan utanç duymaktadır. Ama yine de hiçbir tepki göstermez. Çok güçlü, uzun boylu biri seçilmiştir, onunu rütbesini, nişanlarını sökmek için. Bunlar sökülür, ayrıca kılıcı da kırılır.

Barrès, daha sonraları o günü anlatırken, Dreyfus'ün ölçülü tutumundan, uyumlu adımlarından, berrak sesinden, pek bir şey anlatmayan suçsuzluk çığlıklarından söz edecek; bütün bunların utanmazlığın ve ikiyüzlülüğün birer örneği olduğunu dile getirecektir. Ama bunun ivecen bir yargı olduğu daha sonraları ortaya çıkacaktır.

Paléologue, daha ihtiyatlıdır. Dreyfus'ün tutumu onda üzücü bir izlenim bırakmıştır. Suçsuzluk çığlıkları kimseyi inandırmamıştır. Raporunda yanında oturan Albay Sandherr ile yaptığı konuşmayı anlatır. Sandherr, Dreyfus'ün ilgisizliğinden şaşkındır. Bir ara Paléologue'a şöyle der:

'Anlaşılıyor ki, Yahudileri iyi bilmiyorsunuz. Bu ırk ne yurt sevgisinden, ne şereften, ne gururdan anlar. Bu değerlerle hiç ilgisi yoktur. Yüzyıllardan beri sadece ihanet ederler. Düşünün. İsa'yı teslim eden onlardır.

Yaklaşık bir ay sonra Dreyfus cezasını çekmesi için Şeytan Adasına gönderilir.
 

dönemin basını.jpg
Dreyfus Davası döneminde basına yansımış bir haber


Ters giden bir şeyler var

Deyfus Davası kapanacağı yerde giderek büyüyen bir gediğe dönüşür. 

Onun suçsuzluğuna inan kişilerin de sayısı günden güne artmaktadır. Dreyfus'un aleyhine tanıklık yapan kişilerin önemli bir kısmının yolsuzluk, ahlaki yoksunluk ve çeşitli suçlarla kamuoyunun gündemine gelmesi Dreyfus'un daha çok taraftar bulmasına neden olur. 

Öte yandan hükümette hâlâ milliyetçi kanat ağırlıktadır ve Dreyfus Davası'nın yeniden ele alınmasını isteyenler dahi çeşitli suçlarla tutuklanıp çatlak sesler bastırılmaya çalışılmaktadır.

Davanın seyrini değiştiren ise Émile Zola'nın davaya dâhil olmasıdır. Dreyfus aleyhtarları, bu güçlü ses karşısında önce ne yapacağına karar veremez ve Zola'yı uyarır. 

Bu uyarı, Zola'yı daha da hiddetlendir ve tarihe 'İtham Ediyorum' olarak geçen meşhur yazıyı yazmasına neden olur; 

"Sayın Başkan, Bir gün bana gösterdiğiniz iyi kabulden dolayı gönül borcunu hak etmiş olduğunuz şeref konusunda duyduğum kaygıyı belirtmeme, şu ana dek pek mutlu olan yazgınızın en utanç verici ve en silinmez bir leke almak üzere olduğunu söylememe izin verir misiniz? 

Siz, en alçakça iftiralardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız. Ancak şu çirkin Dreyfus Olayı isminiz için -yönetiminiz için diyeceğim- ne büyük bir çamurdur! Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy'yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece her şey bitti. Fransa'nın alnına leke sürüldü. 

Tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır. Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de her şeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz. Namuslu bir insan olarak tüm gücümle ayaklanıp bu gerçeği size haykıracağım sayın başkan. Şerefinizi düşünerek gerçeği bilmediğinize inanıyorum. Bu durum karşısında, gerçek suçlulardan oluşan kötülükçü güruhu size değil de, kime haber verebilirim? Siz ki ülkenin en yüce katında bulunuyorsunuz. 

İlk Önce Dreyfus'un yargılanması ve hüküm giymesi konusundaki gerçeği ele alalım. Uğursuz bir adam herşeyi yürütmüş, herşeyi yapmıştır. Bu adam o zamanlar binbaşı olan Yarbay Paty de Clam'dır. Dreyfus olayını yaratan odur. Dürüst bir soruşturma ile eylemleri ve sorumlulukları ortaya çıkarılmadığı sürece onu tanımak imkânsızdır. O, romansı entrikalarla dolu, sisli, karmaşık bir kafa olarak ortaya çıkıyor. Okuduğu tefrika romanlar dolayısıyla, çalınmış belgelerden, isimsiz mektuplardan, ıssız yerlerdeki randevulardan, dedikodu yapan esrarengiz kadınlardan hoşlanıyor. Dreyfus'a bordroyu dikte etmeyi düşünen odur. Onu baştan sona aynalarla donanmış bir odada incelemeyi tasarlayan da odur. Binbaşı Forzinetti bu adamın, uyumakta olan sanığın yanına elinde fenerle girmek istediğini anlattı.

Amacı sanığın yüzüne ansızın ışık tutup, uyku sersemliği içinde onun suçunu yakalamakmış. Her şeyi söylemem gerekmez. Araştırılsın. Herş ey meydana çıkacaktır. Yalnız şunu belirteyim: Adli subay olarak Dreyfus olayını mahkemeye götürmekle görevli olan Binbaşı Paty de Clam, işlenen korkunç adli hatanın, tarih ve sorumluluk sırası bakımından ilk suçlusudur.

Bordro, genel felçten ölen Haberalma Dairesi Müdürü Albay Sandherr'in bir suredir elindeydi. Sızmalar olmuştu bu arada. Bugün olduğu gibi o zaman da belgeler yok oluyordu. Bordroyu kaleme alanın arandığı bu sırada, bu adamın ancak genelkurmaydan bir subay ve bir topçu subayı olabileceği düşünüldü: Bordronun ne kadar üstün körü incelendiğini gösteren ikili yanılgıydı bu. Çünkü yapılacak akıllıca bir inceleme sonucunda kolayca anlaşılır ki söz konusu olan bir kıta subayı idi. Kısımca bilinen bir öyküyü burada yinelemek istemiyorum. İlk kuşku Dreyfus üstüne düşer düşmez, Binbaşı Paty de Clam'in sahneye çıktığını görüyoruz. O andan itibaren Dreyfus'u bulan Binbaşı Clam olmuştur.

Dava onun sorunu haline gelmiştir. Haini karıştırmak, onu eksiksiz itiraflara zorlamak için Binbaşı tüm çabasını harcamıştır. Hiç kuşkusuz, işin içinde pek becerikli görünmeyen Savaş Bakanı General Mercier, kendisini kilise tutkusuna kaptırmış görünen Genelkurmay Başkanı General Boisdeffre ve vicdanı pek çok karanlık işi kabullenebilen Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Conse de var. Ama işin başında herkesten önce Binbaşı Paty de Clam bulunuyor. Hepsini o yönetiyor, hepsini ipnotizma ile uyutuyor. Çünkü bu Binbaşı aynı zamanda ruhani konular ile gizli şeyler bilgisi ile uğraşıyor, ruhlarla konuşuyor. Zavallı Dreyfus'u bu adamın ne gibi deneylerden geçirdiği, hangi tuzaklara düşürmek istediği, nasıl mantıksız sorgulamalar yaptığı, ne denli kıvrandırıcı çılgınlıklara giriştiği bilinemez.

 …

Sözün kısası, başlangıçta ihmal ve akılsızlıktan başka bir şey göze çarpmıyordu. Olsa olsa tertipçilerin, ortamın dinsel tutkularına ve meslek ilişkilerinden kaynaklanan önyargılara boyun eğdikleri seziliyordu. Budalalıklara aldırış etmiyorlardı. En sonra Dreyfus, savaş konseyinin önüne çıkarıldı. Duruşmanın kesinlikle gizli yapılması istendi. Sınırı düşmana açıp Alman imparatorunu Notre Dame'a getirmeyi amaç edinen bir hain için bundan daha sıkı sessizlik ve güvenlik önlemleri alınamazdı. Ulus şaşkına dönmüştü.

Korkunç birtakım olaylar kulaktan kulağa fısıldanıyor, tarihi tiksindiren satılmışlıklar dilden dile dolaşıyor ve doğal olarak ulus baş eğiyor. Yeterince ağır ceza yok. Ulus, suçlunun rütbesinin kamu önünde alınmasını alkışlayacaktır, onun pişmanlık acısı çekerek yüz karasıyla yaşamasını isteyecektir. Peki, ama o söylenemeyen şeyler, gizli duruşmalarda özenle üstü örtülen, Avrupa'yı ateşe verebilecek o tehlikeli nesneler gerçek miydi? Hayır!



Bir tehlike karşısında harekete geçerek, Fransız yurdunu savunacak olan orduyu, tüm ulustan oluşan orduyu, elbette seviyoruz, elbette ona saygı duyuyoruz. Ama söz konusu olan o değildir. Biz onun şerefini ve saygınlığını düşündüğümüz için adalet istiyoruz. Burada söz konusu olan kılıçtır. Belki de yarın başımıza efendi kesilecek olan kılıç! Bu kılıcın kabzasını bağnazca öpmek mi? Asla! 

... 

Savaş dairelerini, basında özellikle l'eclair ve l'echo de Paris gazetelerinde, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için tiksinç bir kampanya yürütmekle suçluyorum. En sonra, birinci savaş konseyini, bir sanığa gizli kalan bir belgeye dayanarak hüküm giydirdiği için hukuku çiğnemekle suçluyorum. İkinci savaş konseyini de üstten gelen emre uyarak, bir suçluyu, suçunu bile bile temize çıkarıp ağır adli suç işlemekle, böylece birinci konseyin yasaya aykırı davranışını örtbas etmekle suçluyorum. Bu suçlamalarda bulunurken, 29 Temmuz 1881 tarihli Basın Yasasının 30 ve 31. maddelerine karşı geldiğimi, bu yasanın lekeleme suçlarına ceza belirlediğini bilmiyor değilim. İsteyerek kendimi tehlikeye atıyorum.

Suçladığım kişilere gelince: Hiçbirini tanımıyorum. Onları hiç görmedim. Kendilerine karşı ne hıncım var, ne kinim. Onlar benim için topluma kötülük eden kişilerden, kafalardan başka bir şey değildir. Benim burada yaptığım şey gerçeğin ve adaletin ortaya çıkmasını hızlandırmak için devrimci bir araca başvurmaktan başka bir şey değildir. Bir tek tutkum var; Bunca acılar çeken ve mutluluğa hakkı olan insanlık adına duyduğum aydınlık tutkusu. Coşkulu protestom, yüreğimden kopan çığlıktan başka bir şey değildir. Beni, Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarmayı göze alsınlar ve herkesin önünde soruşturma açılsın! Bekliyorum. Sayın Başkan, derin saygılarımın kabulünü dilerim."


Zola'nın bu yazısı kendisini uyaranları harekete geçirir. Ülkenin medar-ı iftiharı Zola hükümete hakaretten önce ağır para cezasına ardından da hapis cezasına çarptırılır.

Dreyfus Davası çığırından çıkmış, tam bir cadı avına dönüşmüştür. Dreyfus taraftarları çareyi İngiltere'ye iltica etmekte bulmuştur. Kaçmak zorunda olanların içerisinde Zola da vardır, üstelik tüm servetine de el konulmuştur. 

Adalet topaldır, ağır yürür fakat gideceği yere er geç varır. Sonunda adil mahkemeler Dreyfus Davası'nı yeniden görür.
 

Dönemin İngilizce gazetelerinden bir haber.jpg
Dönemin İngilizce gazetelerinden bir haber


Olayın baştan sona yanlış anlaşılmalar ve komplolarla dolu olduğu ortaya çıkartılır. Dreyfus, önce Hükümet Affı ile serbest bırakılır ardından rütbeleri iade edilerek Binbaşılığa yükseltilir. 

3 Haziran 1899'da Fransız mahkemeleri Dreyfus'un ömür boyu hapis cezası kararını bozar. Esterhazy isimli, asıl suçlu olan kişi, bu kez itirafçı olarak komploya adı karışanlar hakkında itiraflarda bulunur.

Sonraları anlaşılacaktı ki Esterhazy, itirafçı olduğunda da birçok yalan ve yanlış bilgi verecektir.

Dreyfus Davası her yönüyle hukuk tarihini derinden etkilemiş ve kelle isteyen kalabalıkların güdüleri ile hareket etmenin nelere mâl olabileceğini gösteren bir emsale dönüşmüştür.

 

 

*Daha ayrıntılı bir okuma için değerli Hukukçumuz Sami Selçuk'un "Dreyfus Davası Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı" eseri ve Star Gazetesinde yayınlanan konuyla ilgili köşe yazıları incelenebilir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU