Tuncer Bakırhan'dan bütçeye tepki: Hayırdır, barış sürecinde silaha yüzde 60 bütçeden para ayırıyorsun

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis Grup Toplantısı’nda güncel gelişmelere ilişkin konuştu

Konuşmasının başında İstanbul ve çevre illerde yaşanan sel felaketine değinen Bakırhan; "Yağmur elbette bir doğa olayıdır. Yağar, sonra durur. Ama yağmur yağdığında insanların ölmesi, araçların sürüklenmesi, evlerin suyla dolması, 16 milyonluk bir kentin, diğer kentlerimizin de saatlerce felç olmasını sadece yağmura bağlamak doğru olmaz. Bu durum, kentin nasıl yönetildiğiyle ilgilidir. İstanbul’da yıllardır dere yatakları daraltıldı, su havzaları yapılaşmaya açıldı, yeşilin yerini her yeri betona dönüştürdüler" dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

Umarım her şeye çok hızlı koşan iktidarımız burada zarar ziyan tazmini yaparak bu sel felaketinde kayıpları olan yurttaşlarımızın aynı zamanda zararlarını da giderir. İstanbul'da, Kocaeli'nde, Sakarya'da yıllardır dere yatakları daraltıldı. Su havzaları yapılaşmaya açıldı. Siz de yaşıyorsunuz. Yeşilin yerine her yeri betona dönüştürdüler. Dün de Bursa'daydık. Orada da 5 yılım geçmişti. Seksen dokuz, doksanlarda yeşil Bursa'ydı. Sanırım şimdi beton Bursa demek gerekiyor. Bu durum çok kabul ettiğimiz bir durum değil. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Sadece İstanbul'da 168 dere havzası var. Yani bu yağmur yağdığı zaman suyun kendisine yol bulduğu, gittiği hafızalardan 168 tanesini108 tanesine fiziksel olarak müdahale etmiş ve daraltmışlar.

Çok yağmur yağdır diyorlar. Ya güzel kardeşim, sen dere yatağına imar izni verirsen, orayı betonla doldurursan su nereden geçecek? İşte suyun da bir hafızası var. Bu sudur ha. Öyle şakaya gelmez. Yolunu kapatırsan üzerinden geçer. Altına alır geçer. Ve insanlar yaşamını yitirir. Dolayısıyla bu durumu sadece yağmurun çok yağmasına bağlayan akıl bence doğru yapmıyor, yanlış yapıyor. Dönüp biraz o kentlerin, o dere havzalarının nasıl yapılaştığına ve yönetildiğine biraz bakması gerekiyor. Düşünün, Kuzey Ormanları İstanbul'da yollarla, hava limanlarıyla parçalanmış. Bütün vadilere her gün projeler veriliyor. O su havzaları rezidanslarla yükseliyor. Sonra da çok yağmur yağdı diye bir gerekçe üretiyorlar. Vallahi biz bunu kabul etmiyoruz. Bu sel felaketinden etkilenen yurttaşlarımız da kabul etmiyor. Bu sel ve yağmur sizi uyardı. İnşallah aklınızı başınıza alırsınız diyoruz.

"İstanbul'un mega projelere ihtiyacı yok"

Bir de bu yetmiyor. Yine Kanal İstanbul projesini gündeme aldılar, tartışmayı açtılar. Kentin suyunu, toprağını, yaşam alanını tehdit eden bu Kanal İstanbul projesini tekrar hayata geçirmek için ısrar ediyorlar. Biz de buradan sesleniyoruz. Diyoruz ki İstanbul'un mega projelere ihtiyacı yok. İstanbul'un mega risklerden korunmaya ve kurtulmaya ihtiyacı var. Eğer bu topluma, insanlarımıza bir iyilik yapmak istiyorsanız bu mega riskleri ortadan kaldıracak projeler yapın diyoruz. Özellikle bir konuya daha dikkat çekerek iktidara seslenmek istiyorum. 2 yıldır başta İstanbul olmak üzere belediyelerle uğraşıyorlar. Hâlâ bu konuda mahirler yani üzerlerine yok. Fakat 14 Ekim'de İstanbul aslında iktidara dedi ki ya biraz da artık belediyelerle uğraşacağına benim sorunlarımla uğraş dedi. Bakalım buradan bir ders çıkacak mı? Onu da beraber izleyip göreceğiz.

Belediyeleri nasıl transfer edeceğinizi her gün konuşacağınıza, basınca suyun nereye transfer edeceğinizle biraz konuşsanız, sayın hükümet, sayın yetkililer, sayın bakan diyoruz. Bakın İstanbul'da değiştirilmesi gereken belediye başkanları değil. Dereyi arsaya, yeşili betona, kenti ranta çeviren anlayışı değiştirmek gerekiyor. Değerli halkımız, biz yağmaya karşı doğayı savunmaya devam edeceğiz. Ranta karşı insanı, bu kayyımcı düzene karşı da yerel demokrasi ve altların iradesini sonuna kadar savunacağız, savunmaya devam edeceğiz.

"Bu süreç yalnızca Türkiye'nin değil, bütün bölgenin umududur"

Değerli arkadaşlar, siz de takip ettiniz. 3-5 günlük bir Federal Kürdistan Bölgesi ziyaretimiz vardı. Orada bir foruma davetliydik. Orada kaldık. Biraz sonra ona ilişkin gözlemlerimi, düşüncelerimi ve oradaki görüşmelerime ilişkin de sizinle durumu paylaşacağım. Orta Doğu'da önemli gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Sıcak savaşlar durmadığı gibi siyasal ve toplumsal krizler de durmuş değil. Dünyanın gözü burada olup bitenlere kesilmişken bugün artık orada savaş var, kimseyi ilgilendiremez diyebileceğimiz bir noktada değiliz.

Çünkü Yemen'den atılan bir füze, Riyad'da uçak kalkışlarını durdurabiliyor. Kızıldeniz'de başlayan bir gerilim, birkaç gün sonra başta biz olmak üzere Avrupa'da, dünyanın birçok yerinde marketteki fiyatları yükseltebiliyor. Bir yerde ateş yandığında başka bir ülkede dumanı tutuyor. Orta Doğu'nun bugünkü hâli biraz da şudur. Kimse büyük bir savaş istemiyor. Evet, doğru. Ama kimse gerçek bir barış kurmaya da yanaşmıyor.

Bunu nereden anlıyoruz? Herkes güvenlik arıyor. Herkes daha fazla silahlanıyor. Herkes daha fazla askerî üs kuruyor. Daha yüksek duvarlar örüyorlar. Sonunda ortaya daha fazla güvenlik değil, güvensizlik ortaya çıkıyor. Tam da böylesi bir dönemde Hewler'de düzenlenen Meri Forumu'na katıldık. Orta Doğu'nun geleceğini, Kürtlerin bölgedeki durumunu, Türkiye'de yürüyen barış ve demokratik toplum sürecini ve Suriye'deki gelişmeleri uzun uzun tartıştık, konuştuk. Gittiğimiz salonlar doluydu, tartışmalar canlı ve güçlüydü. Bu vesileyle Meri yönetimine, o konferansı, o forumu düzenleyen, düzenlemesinde emeği geçen oradaki emekçilere ve dünyanın ve Orta Doğu'nun dört bir yanından oraya katılan, düşünceleriyle destek sunan bütün katılımcılara bir kez daha buradan Ankara'dan, grup grubumuzdan selam, sevgi ve teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Forum vesilesiyle Sayın Neçirvan Barzani ile görüştük, Sayın Bafıl Talabani ile görüştük. Sayın Kubat Talabani ile görüştük. Sayın Mazlum Abdi ile Sayın İlham Ahmed ile görüştük ve bölgedeki birçok ülkeden oraya gelip katılan çok değerli, çok kıymetli aktörlerle görüştük. Görüştüğümüz bütün arkadaşların, bütün çevrelerin sizlere çok selamı, sevgisi ve saygısı vardı. Biz de buradan onlara selam, sevgilerimizi ve saygılarımızı gönderiyoruz. Türkiye'de yürüyen sürece ve Kürtler arasında diyaloğun gelişmesine verdikleri önemi bir kez de o forumda gördük. Forumda en sık yapılan değerlendirmelerden biri şuydu. Türkiye'de barış, bölge barışının dinamosu olabilir dediler. Biz de bu tespite yürekten katılıyoruz. Doğru bir tespittir. Çünkü Türkiye'de Kürt meselesi demokratik yollarla çözüldüğünde bunun olumlu etkisi Türkiye'de sınırlı kalmaz. Suriye'de, Irak'ta, İran'da da hissedilir. Bu süreç yalnızca Türkiye'nin değil, bütün bölgenin umududur. Orada siz de takip ettiniz, bütün Kürt aktörleriyle birlikte bir fotoğraf verdik. Kıymetliydi, değerliydi.  Yan yana gelmek önemlidir. Bir fotoğraf karesinde ortak resim vermek önemlidir. Bugüne kadar oluşan mesafeyi bu buluşmalar, bu resimler azaltır. Ama bir fotoğraf yetmez. Bu yakınlaşmanın siyasi, toplumsal ve diplomatik ayakları da kurulmalıdır.

Bakırhan konuşmasının devamında şu başlıklara değindi:

"Kürtler daha fazla diyalog kurmalı"

Kürtler bugün bölgede barışın en istekli ve en kararlı taraflarından birisidir. Kürtlerin ortak stratejik çıkarları etrafında birleşmesi, bulundukları ülkelerin başkentlerinde daha güçlü olması, bölge barışındaki kurucu rolünü daha da büyütecektir. Çünkü her yerde gördüğümüz ve tekrar teyit ettiğimiz en önemli şey şu oldu. Orta Doğu bugün bekleyenin değil, konuşanın ve siyaset üretenin yol aldığı bir zemindir. Bundan ötürü Kürtler kendi aralarında daha fazla konuşmalı, daha fazla diyalog kurmalı. Varsa kendi aralarındaki sorunları bunları gidermeli. Sorunlarını konuşarak çözmeli ve bölgenin geleceğinde güçlü bir biçimde yer almalıdır diyoruz.

"İran'da Kürt partileri masaya oturmaya hazır"

Değerli arkadaşlar, forumda konuşulan önemli başlıklardan biri de İran oldu. Vesileyle İran'a dair ayrıca bir şeyler söylemek istiyorum. Sayın Bafıl Talabani forumda yaptığı konuşmada İran'daki Kürtlerle ilgili yeni bir diyalog sürecinin başlangıç aşamasında olduğunu belirtti ve İran Devleti'nin de buna olumlu baktığı bilgisini verdi. Biz de bu açıklamayı önemsiyoruz. İran'da henüz oturmuş bir düzen yok, bunu biliyoruz. Haklı olarak diyeceksiniz ki İran'da her gün Kürtler, muhalifler tutuklanıyor, işte idam ediliyor. Fakat çok açık bir gerçek var. İran'da Kürt siyasi dinamikleri meselelerini savaşla değil, diyalog ve müzakereyle çözmek istiyorlar. Tahran da bunu bir imkân olarak görmeli. İdam sehpaları yerine, mahpuslar, cezaevleri yerine bu diyalog ve müzakere talebine sırtını çevirmemelidir diyoruz. İran yönetimi diyalog isteyen Kürt aktörleriyle doğrudan konuşabilmelidir. Aracıya gerek kalmamalıdır. Silahın konuştuğu yerde kimse kaybetme, silahın konuştuğu yerde herkes kaybeder. Masanın olduğu yerde kimse kaybetmez.

Dolayısıyla İran'da siyasetin konuşulduğu, konuşulduğu bir başlangıcın yapılmasını önemli görüyoruz. İran'da Kürt partileri yıllardır masaya oturmaya hazır olduklarını açıkça söylüyorlar. Tahran için bu kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Kürt partileriyle müzakere ve diyalog masası vakit kaybedilmeden kurulmalıdır. Bu masa geçici olmamalıdır. Bu masanın bir takvimi ve güvenceleri olmalıdır. Ve bu masa kalıcı bir barışa ulaşmak için değerlendirilmelidir diyoruz. Kürtlerin dili, Kürtlerin kimliği ve Kürtlerin siyasi iradesi tanındığında emin olun İran kaybetmez, İran kazanır. Kürtleri tanımak İran'ı güçte zayıflatmaz, güçlendirir. Kendi haklarıyla barışan bir İran dış müdahalelere karşı da daha dirençli olur diyoruz. Biz bu diyaloğun DEM Parti olarak başlamasını istiyoruz. Eğer bu diyalog başlarsa söz veriyoruz, bu diyaloğu sonuna kadar destekleyeceğiz. Türkiye'de yürüyen sürecin başarıya ulaşması da İran'ın aleyhine değil, tüm bölgenin yararınadır. Türkiye, İran'da olası bir Kürt ve İran diyalog sürecine destek vermelidir.

"İktidara soruyoruz; daha neyi bekliyorsunuz?"

Değerli halkımız, iki yılı aşkın süredir önemli bir süreçten geçiyoruz. Çok söz söylendi, çok önemli adımlar atıldı. En son 8 Ekim'de Türkiye'den tamamen çekilme kararı paylaşıldı. Yani Hareket Yönetimi, Türkiye'de tek bir fertlerinin kalmadığını, buradaki bütün güçlerini Türkiye sınırları dışına çektiğini söyledi. Bu önemlidir. Atılmış önemli bir adımdır. Yine 8 Ekim'de bazı kampları boşalttıklarını belirtti Hareket Yönetimi. Bu önemli adım sonrası Bursa'da da sormuştu arkadaşlarımız. Herkesin aklında şöyle bir şey var: Barışın önünü açacak adımlar daha ne kadar bekleyecek?Madem Türkiye'deki hareket militanlarını çektiyse, madem yavaş yavaş  bulundukları üsleri boşaltıyorlarsa, kamplardan çekiliyorlarsa o zaman neyi bekliyoruz? Daha ne kadar bekleyeceğiz? sorusunu soruyor insanlar.

Hareket Yönetimi de yaptığı açıklamada, “Bizden beklenen daha ne kaldı?” diyor. Bu soru artık tüm toplumun sorusu. Cezaevi kapısında evladını bekleyen annenin de yıllardır sürgünde yaşayan yurttaşlarımızın da kırk kere aşkın acının artık bitmesini isteyen bu ülkenin bütün insanlarının ortak sorusu. Fesih yapıldı. Silahlar yakıldı. Bunlara şahitlik ettik. Çekilme kararı açıklandı. Kamplar boşaltılıyor. Toplum bu sürece umutla bağlandı. Büyük bir anlamda yüklüyor. Bu kadar açık bir tablo karşısında artık beklemenin bir gerekçesi kalmadı. İktidarın da bir bahanesi ve gerekçesi kalmadı. Biz de toplumun bize sorduğu sesle, açık yüreklilikle buradan kürsümüzden soruyoruz. İktidara diyoruz ki artık neyi bekliyorsunuz? Artık daha ne yapılması gerekiyor? Soruya iktidar sessizlikle cevap veremez. İktidar artık niyet anlatmayı bir kenara bırakıp karar alma aşamasına geçmelidir. Somut adım atma aşamasına geçmelidir. Çünkü insanlar bize her yerde diyor ki Sayın Öcalan ne zaman özgür iletişim ve yaşam koşullarına sahip olacak? Sayın Öcalan ne zaman doğrudan kamuoyuna seslenebilecek? Cezaevleri ne zaman boşalacak? Biraz önce yukarıda Kocaeli'yle örgütümüzle yaptığımız sohbette onlar da aynı soruyu sordular. Sürgündeki kardeşlerimiz ne zaman dönecek? Dağdakiler ne zaman demokratik siyasete dönebilecek? Hasta tutsaklar neyi bekliyor?

Allah aşkına, her şeyi anladık da ya insanlar içeride tedavi olamıyor. İşte Said Yıldırım, cezaevi süresini otuz iki, otuz üç yılı aşkın süredir cezaevinde doldurmasına rağmen, kronik hastalıkları, kalp hastalığı olmasına rağmen bırakılmıyor. Hasta tutsaklar neyi bekliyor? Kayyımlar ne zaman gidecek? Ya Ahmet Türk ne zaman görevine dönecek? Siirt belediye başkanlarımız ne zaman görevlerinin başına dönecek? Seçilmişler ne zaman görevine dönecek? Soruları devam edip gidiyor. Demokratik siyasetin önündeki engeller ne zaman kaldırılacak diyor insanlar. Bu sürecin hukuki güvencelere kavuşması daha ne kadar zaman alacak sorularını soruyorlar. Barış bekleme salonunda tutulacak bir şey değil, değerli arkadaşlar. Her hafta yeni bir şart, her ay yeni bir gerekçe üreterek bu tarihi imkân tüketilemez. Açıkça diyoruz, Meclis daha fazla sorumlu kalsın, gerekli yasaları çıkarsın, kayyım sistemini bitirsin, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırsın, hukuki iktidar sopası olarak değil, herkesin güvencesi haline getirsin. Bu somut bir somut adımın dağıtını özellikle çizmek istiyorum.

"Barış ve Siyasallaşma Kurulu hemen kurulmalı"

Sayın Öcalan'ın koordinatörlüğünde Barış ve Siyasallaşma Kurulu artık gecikmeden kurulmalı ve çalışmalarına başlamalıdır. Silahsızlanma bir irade beyanı ile tamamlanamaz. Onu sonuca götürecek bir mekanizma gerekir. O mekanizma bu kuruldur. Gerekirse 7-24 saat barış mesaisinde olmalıdır, değerli arkadaşlar. Sürecin baş müzakerecisiyle haftalar süren aralıklarla görüşülerek bu işi sağlıklı bir şekilde yürütmek imkânsız bir noktaya geldi. Her geçen gün barış için kaybedilmiş bir gündür. Bu kurul beklenmeye alınamaz. Hemen kurulmalı, hemen çalışmaya başlamalıdır diyoruz. Barış siyasetin konuşmasıdır. Biz de diyoruz, barış konuşmanın, siyasetin konuşmasıysa neden konuşan herkes bir şekilde cezalandırılıyor? Sansüre uğruyor. Bir elinizle barış deyip öteki elinizle toplumu ve basını susturamazsınız. Halk TV'ye kayyım atıyorsunuz. Bir şirket sahibine yönelik iddialar, yüzlerce gazetecinin emeğine, milyonlarca insanın haber alma hakkına müdahalenin gerekçesi olamaz. Fonuyla ilgili konuşan gazeteciler gözaltına alınamaz. Dipnot Yayınları'nın Mahir Çay'ın kitabı toplatılıyor. Yayıncısı yargılanıyor. Mezopotamya Ajansı'na, Jinneps'e, Yeni Yaşam'a dönük sansür ve erişim engelleri hâlâ devam ediyor. 21. yüzyıldayız. Hâlâ hangi kitabı okuyacağımıza iktidar mı karar verecek? Evet, 21. yüzyıldayız. Hâlâ hangi haberin görüleceğine iktidar mı karar verecek? Bu yüzyılda hangi belediyeyi kimin yöneteceğine iktidar mı karar verecek, siz mi karar vereceksiniz? Bu uygulamaların adı, açık söylüyorum, korku siyasetidir.

Bakın, işçinin ücreti de, Kürt'ün hakkı da, gazetecinin kalemi de, gencin geleceği de ortak olarak keyfiliğe değil, hukuka ihtiyaç duyuyor. Yani ne demektir bu? Türkiye'nin bir an önce bir hukuka, demokratik bir hukuka, kapsayıcı bir hukuka ihtiyacı var demektir. Bizim çağrımız bu konuda açık ve nettir. İktidara diyoruz ki cesur olun, somut ve demokratik adımlara katın. Liman göründü. Süreci limana yakınlaştırmak hepimizin görevidir. Ama kardeşim, dümen sizin elinizdedir. Büyük sorumluluk sizdedir. Buyurun, adım atın diyoruz. 

"Tarihin en büyük vurgunlarından birini yaşadık"

Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunlarından birisi olan biraz da fon vurgunu üzerinde durmak istiyorum. Türkiye'de zaten uzun süredir bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Uzun krizle mücadele ederken tarihin en büyük vurgunlarından birisini de üstüne yaşadık. İddiaya bakın, fonlara bakın, faiz ve gelir giderlerine bakın. Ülke ekonomisi dünyanın en büyük kumarhanelerinden birisine neredeyse çevrilmiş. Buradan alnı beş vakit seccadeye giden, beş vakit namaz kılan vicdanlı büyüklerimize ve kardeşlerimize soruyoruz. Allah aşkına, bu kadar soygun, bu kadar vurgun, ahlaki çürüme olmadan yapılabilir mi? Bunu inançlı kardeşlerimize soruyorum. Onlar kararını versin. İslam'ın ve insanlığın en temel ilkesi nedir? Kul hakkıdır. Yoksulun, işçinin, emeklinin hakkı gizli hesaplarda buharlaşırken susmak kul hakkına girmek değil midir diyorum ve kul hakkına girmekten herkesi men etmek istiyoruz. Ayıptır, yeter. Türkiye'de 2018'de başlayan ekonomik krizden beri iki fotoğraf netleşiyor. Bu fotoğrafların birinde yoksulluk sınırının altıda biri kadar maaş alan, işte bugün içimizde olan emekliler varken ya düşün, bağımsız işte araştırmalarda insanların nasıl bir ücretle yoksulluk sınırında yaşayacağı ölçülüyor. Onun altıda birini emekliye veriyorlar, bununla geçin diyorlar. Fotoğrafın bir tarafında belirlenen yoksulluk miktarının altında biriyle, geçim zorluğu içinde geçinmeye çalışan emekliler var. Diğer tarafta siyasi güce dayanarak milyonlarına milyon, yüz binlerine yüz binler katanlar var. Bu fotoğraflardan birinde rekor kıran işsizlik, açlıkla mücadele eden kamu personeli ve emekliler var. Diğerinde de yaptığı milyonluk yolsuzluğu özel evlerde saklayan kayyım yardımcıları var. Yardımcısı bir evde hırsızlık yaptığı parayı saklıyorsa demek ki aslı ne kadar saklıyor, onu da artık inşallah önümüzdeki günlerde belki görürüz. 

Bugün aramızda çok değerli misafirlerimiz var. Halkın Emekliler Sendikası'nın üyeleri ve başkanı aramızda. Hepinize hoş geldiniz diyorum. 2018'den beri bu ülkeyi kasıp kavuran bir enflasyon var. Bir ekonomik kriz var. Bu krizden en çok kim etkilendi? Emekliler etkilendi. Hayat pahalılığı arttıkça emeklilerin yaşam mücadelesi daha da zorlaşıyor. Bunu biliyoruz. Bugün Halk Sen üyesi misafirlerimiz en temel haklarını talep ediyorlar. Ne talep ediyorlar? Diyorlar ki bırakın özgürce örgütlenelim. Haklarımızı aramak için sendikalaşalım diyorlar. Sendikalı örgütlenmemiz önündeki engelleri kaldırın diyorlar. Demokratik temsil imkânlarına kavuşmak istiyoruz diyorlar. Biz de buradan açıkça söylüyoruz. Emeklerinin örgütlenme ve temsil hakkına dair taleplerini destekliyoruz. Yanlarında olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Emekliler bugün en düşük maaşla en yüksek hayat pahalılığına karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Bunun çözümü, emekli maaşlarının gerçek enflasyon oranlarına göre belirlenmesiyle olur. Emekliler insan onuruna yaraşır bir yaşama ulaşıncaya kadar, özgürce örgütleninceye kadar, haklarına kavuşuncaya kadar söz veriyoruz, emeklilerin yanında olmaya, onların mücadelelerini desteklemeye devam edeceğimizi belirtmek istiyorum. Yine İSİG Meclisi'ne göre 2025'te en az 2 bin 105 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Ya, 2005'ten günümüze kadar 2 bin yüz fakir fukara, emekçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş. Bir tarafta yaşamak için ölenler var. Diğer fotoğrafta ise sırf göğüslerine ampul rozeti takıyorlar diye maşallah janti takımlarla, lüks saatlerle, pahalı arabalarla keyif süren AK torpiller var, AK torpiller. Tek bir soru soruyoruz. Fon vurgunu, kayyım yardımcısının soygunu, haksız kazanç elde edenler, liyakatsiz işe girenler; bunlar siyasi güç olmadan yapılabilir mi? Demek ki bunların tamamının arkasında bir siyasi güç, bir siyasi irade var. İnşallah geldiğimiz zaman o siyasi irade ve güç emeklinin, emekçinin, yoksulun, o dere yatağı kapatılırken orada yaşamını yitiren fakirin, fukaranın, yoksulun yanında olacak. Şimdi, bu fon vurgunundan dolayı dönüp kendilerine, yaptıklarına bakıp özeleştiri verme yerine bu büyük vurgun sebebiyle istifa etmeleri gerekirken ne diyorlar biliyor musunuz? İç ve dış mihrak var. Vallahi bu sefer kusura bakmayın. Ne dış güçler var ne iç mihrak var ne dış mihrak var. Bu sefer bu meselenin tek sorumlusu sizsiniz, iktidarınızdır diyoruz. 

Fon yasasına tepki: Çaldığın paralı getir, helalleşelim diyorlar

Bu hafta Meclis Genel Kurulu'nda fon vurgunuyla ilgili bir yasa görüşülecek. Bu da ayrı bir mesele. Bu yasa, insanları dolandıranları cezalandırmak yerine “Çaldığım parayı getir, helalleşelim” diyen bir yasa olacak. Böyle bir yasa olmaz. AK Parti iktidarı burada sorunu çözmek değil, yönetmek istiyor. Biz ise vurgunda mağdur olanlar adına, o küçük birikimlerini kaybeden, dişinden tırnağından artıran o yoksullar adına, 80 milyon adına diyoruz ki bu sorunu çözmek zorundasınız. Bu sorun çözülünceye kadar da takipçisi olacağız. Aç karnını doyurmak için, hatırlarsınız, baklava çalan çocuğa ne verdiler? Ceza veren bir sistem, eski parayla halkın katrilyonlarını çalanları korumaya devam ediyor. Baklava çalana gücü yeten, katrilyonları çalanlar karşısında sessiz kalıyor. Böyle adalet olur mu? Olmaz olsun böyle adalet. Böyle adaleti kabul etmiyoruz. Torbacı içeride, çocuklarımızı zehirleyen, gemilerle uyuşturucu getirenler dışarıda. Bu mudur adalet? Ufak bir şey aldığı için aç kaldığı için bir şey alana yıllarca ceza veren bir sistem olacak. Yirmi milyar dolar ya, yirmi milyar dolar. Öyle az buz bir para değil. Buna cevaz verenler de yerinde oturacak da bunu sessizce izleyecek.

Öyle bir vurgun ki açıklayamıyorlar. İlk günden bu yana başta arkadaşlarımız olmak üzere Meclis'teki arkadaşlarıma da burada duruşlarından, tutumlarından dolayı teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Tüm partiler de bu mesele araştırılsın, bunun için bir komisyon kuralım dediler. Peki, ne oldu? Kabul etmediler. Ya, 20 milyar dolar, milyonlarca insanın mağdur olduğu bir iş için araştırma komisyonu kurmayacaksak ne için kuracağız? Bu Meclis ne için var? Bunu artık herkesin vicdanına bırakıyorum. Neyi, niye kabul etmiyorlar? Neyi saklıyorlar? Siz biliyorsunuz neyi saklıyorlar, değil mi? Biz niye böyle alnımız açık bu vurgun, soygun karşısında duruyoruz? Çünkü kirlenmemiş bir partiyiz, ha siziz. Emekçiyiz, yoksuluz. Emekliyiz. Bu işlere bulaşsaydık böyle rahat konuşur muyduk biz de? Ya, işte biz sizin yoldaşlarınızız, ha. Sizin o verdiğiniz onurlu mücadelenin temsilcileriyiz. Biz yanlış da yapmayız, yanlış yapanı da kabul etmeyiz.

Son olarak şunu söyleyeyim. Geçen hafta 2027 yılı bütçesi sunuldu. Yine bir AK Parti klasiğiyle karşı karşıyayız. Yine kaynaklar faiz lobilerine, sermayeye, güvenlikçi politikalara, rantiyeci kesimlere aktarılırken yükü emekliye, emekçiye, asgari ücretliye ve halka bindiren bir bütçe hazırladık diyorlar. Buna da refah bütçesi diyorlar. Ya, fakir fukaranın içinde olmadığı bütçenin neresi refahtır? Diğeri zaten refah içerisinde yaşıyor. Size birkaç kalem sayayım, siz artık değerlendirin. Çok basit. Faize yaklaşık 4 trilyon ayırıyorlar. Sosyal harcamalara 1 trilyon 300 milyar. Dört katı faize veriyorlar. Yani fakir fukaraya gidecek olanı faize veriyorlar. Adına da ne diyorlar? Refah bütçesi. Zenginin bütçesi, bu mu refah bütçesi olacak? Başka bir örnek daha vereyim. Emekçilerin ödediği gelir vergisinden 5 trilyon 533 milyar lira almayı düşünüyorlar. Emekçilerden 5 trilyon 500 milyar almaya çalışıyorlar. Peki, patronlardan ne kadar almayı düşünüyorlar? İki trilyon. Emekçilerden beş trilyon, zenginlerden, sermayeden iki trilyon. Bu bütçe kimin bütçesi sizce? Bu mu refah bütçesi? Vallahi bu bütçeye karşı gece gündüz, sabah hem sahada hem Meclis'te mücadele edeceğiz. Herkes bunu iyi bilsin.

Yine savunma harcamaları... Savunma harcamaları yüzde 60 artmış. Kardeşim, iki yıldır bir mermi atılmadı PKK çekiliyor, senin sınırlarından çekiliyor, kampları boşaltıyor. Hayırdır, barış sürecinde silaha yüzde 60 daha fazla bütçeden para ayırıyorsun. Bu soruların cevabını kim verecek? Onu da merak ediyorum. Bu ülkenin barışa olan ihtiyacı bu kadar acilken kaynakların savaşa, silaha harcanması nasıl izah edilecek? Onu da merakla bekliyoruz. 

DEM Parti olarak kaynakların savaşa değil, rantiyecilere değil, yoksullara, emeklilere ve emekçilere ayrıldığı bir bütçe için mücadele etmeye devam edeceğiz. Bu konuda sizin desteklerinizi bekliyoruz. Nasıl mı? Bakın, “Ekmek, Barış ve Adalet İçin Bütçe” şiarıyla 24 Ekim'de bir kampanya başlatıyoruz. 24 Ekim'de ben Siirt Kurtalan'da emekçilerle, emeklilerle olacağım. Tülay Başkan İstanbul'da olacak. Alanlara çıkacağız. Alanlarda sizin desteğinizi bekliyoruz. Refah bütçesi için, emekliye, emekçiye bütçe için hep birlikte ayaklanabilirsek bu Meclis'teki görüşmelerde o sermayeye, rantiyeciye, faize ayrılan bütçeyi ancak belki dönüştürebiliriz. Onun için her yerde “Emek, Barış ve Adalet” diyeceğimiz bu kampanyaya desteklerinizi bekliyoruz, katkılarınızı bekliyoruz. Sesimizi, soluğumuzu bu başlatacağımız kampanyaya aktarabilirsek bazı şeyleri değiştirebiliriz diyoruz.

Gazetecilerin sorularını yanıtladı: Türkiye'de PKK'lı militan kalmadı, teyit ve tespit raporu bir an önce açıklanmalı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, TBMM'de partisinin grup toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Silahsızlanma sürecine ve kasım ayı sonunda toplanması beklenen Milli Güvenlik Kurulu'na (MGK) ilişkin değerlendirmelerde bulunan Bakırhan, Türkiye'de PKK'lı militan kalmadığını belirterek teyit ve tespit raporunun bir an önce açıklanması gerektiğini söyledi. Bakırhan, hareket yönetiminin açıklamalarına ve kendilerine ulaşan bilgilere işaret ederek "Türkiye'de PKK'lı militan kalmadı. Yine Erbil'deydik, orada Federe Kürdistan Bölgesi'nin yöneticileri, yetkilileri de vardı. Onların da aktardığına göre Türkiye'nin sınırında artık tehdit olabilecek hiçbir noktada örgüt kalmamış, kamplardan çekiliyorlar. Şimdi kampları boşalttıklarını söylüyorlar" dedi.

Sürecin ilerlemesi için karşılıklı adımlar atılması gerektiğini vurgulayan Bakırhan, "Diğer tarafta bir iyi niyet var, adımlar var. Teyit ve tespit raporu tabii ki beklemek gerekiyor ama bunun hızlanması gerekiyor. Barış sürecinde bekletilecek bir şey değil. Orta Doğu'da yaşıyoruz. Dolayısıyla bir an önce bu iyi niyet adımları karşılığında teyit ve tespit raporunun da açıklanması gerekiyor" ifadelerini kullandı. Teyit ve tespit raporundan önce atılması gereken adımlar bulunduğunu belirten Bakırhan, belediyelere atanan kayyumların geri çekilebileceğini söyleyerek "Bunun için teyit ve tespit raporuna gerek yok. Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Kumpas davasında yargılanan, AYM tarafından defalarca ihlal kararı verilen dosyada bulunan arkadaşlarımız serbest bırakılabilir. Düşünce ve ifade özgürlüklerini açıkladıkları için içeride olanlar bırakılabilir" diye konuştu. Sürecin yalnızca teyit ve tespit raporuna bağlanmasını eleştiren Bakırhan, şöyle devam etti:

Bir taraftan sadece teyit ve tespit raporunu işaret etmek, diğer taraftan hiçbir şey yapmamak halkımız tarafından eleştiriliyor, bizim tarafımızdan eleştiriliyor. Biraz bu süreci hızlandırmak, karşılıklı adımlar atmak, bu sürecin başarılı bir şekilde amacına ulaşmasını sağlamak sadece bizim görevimiz değil, aynı zamanda iktidarın da görevi.

Sürecin kasım ayına yetişip yetişmeyeceğinin atılacak adımlarla bağlantılı olduğunu belirten Bakırhan, "Ne zaman yetişeceği atılacak adımlarla biraz bağlantılıdır. Ama tek taraflı ciddi ve samimi bir şekilde bir ilerlemenin olduğunu biz de okuyoruz, görüyoruz ve takip ediyoruz. Bunlar önemlidir" dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin PJAK'ın silah bırakmasına ilişkin açıklamasının sorulması üzerine de değerlendirmelerde bulunan Bakırhan, İran'ın da bir Kürt meselesi olduğunu belirterek, sorunun diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesi gerektiğini söyleyerek "İran'da da Kürt meselesinin diyalog ve müzakere ile çözülmesi gerekir. Biz Bafıl Talabani'nin bize ilettiklerini burada da aktardık. Sanırım herhalde İran'la orada sadece PJAK değil, diğer Kürt güçleri arasında da bir görüşmenin başlayabileceği anlatıldı. Biz bu görüşmeyi olumlu buluyoruz, destekliyoruz" ifadelerini kullandı. İran'ın Kürtlerle yaşadığı sorunları diyalog ve müzakere yoluyla çözmesi gerektiğini ve Türkiye'nin de olası bir çözüm ve müzakere masasını desteklemesi çağrısında bulunan Bakırhan, "Sayın Bahçeli başta olmak üzere Türkiye iktidarı ve devleti de İran'da Kürtler ve İran devletinin olası kuracağı bir çözüm ve müzakere masasını bence desteklemelidir" dedi. Bakırhan, İran'ın kendi Kürt meselesini çözmesinin bölge ve Türkiye açısından yararlı olacağını belirterek "İran'ın kendi Kürt meselesini çözmesi bölgenin ve Türkiye'nin yararıdır. Türkiye'de bu sürecin başarıya ulaşması da başta İran ve Orta Doğu'da yaşayan bütün bölgelerin yararına olduğunu belirtmek istiyorum" diye konuştu.

 

Independent Türkçe, ANKA

DAHA FAZLA HABER OKU