Doğa-ulus-insan pedagojisine giriş: Ulusu aşağıdan düşünmek (2)

Sinan Baykent Independent Türkçe için yazdı

Resim: Umberto Boccioni, Porta Romana’da Fabrikalar, 1910

Türkiye'de "ekoloji" bahsi ne yazık ki hak ettiği ilgiyi göremiyor.

Oysa ekoloji bir sağ/sol meselesi yahut halkın gerçek ve somut gündeminden kopuk bir "küçük-burjuva" uğraşı değildir.

21'inci yüzyılda ama özellikle de Türkiye'nin mevcut koşullarında ekoloji levhasını irdelemek, bu levha altında tartışmalar yürütmek ve fikir teatisi yapmak adeta gecikmiş bir ulusal gerekliliktir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Türkiye 1950'li yıllarda başlayan, 1970'li yıllarda ivme kazanan, 2000'li yıllarda ise zirveye ulaşan bir betonlaşma sürecinin yakıcı sonuçlarıyla karşı karşıyadır.

Plansız, kitlesel ve pek çok açıdan "vahşi" özellikleriyle ülkemizin tecrübe ettiği kentleşme olgusu gerek ekosistemlerimizde gerekse toplumsal düzenimiz ile ulus idrakimizde derin yaralar açmıştır.

Açıkça ifade edelim: Kentleşme bütün dünyada - bilhassa da Türkiye'de - bir hastalık hâlini aldı.

TÜİK'in 2020 yılını kapsayan verilerine göre Türkiye'de il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı yüzde 93 civarında seyretmektedir.

Dile kolay; 85 milyonluk nüfusumuzun yüzde 93'ü irili-ufaklı kentlerde yaşıyor.

Bırakın "sürdürülebilirliği", söz konusu oran "yaşanılırlığı" bile imkânsız kılıyor.

Mesele salt kirlilik, grinin diktası ve buna bağlı olarak doğanın tahribatı (talanı, ifsadı veya imhası da denilebilir) değil.

Mesele aynı zamanda toplumun atomize olması, birbirinden koparılması ve haddi aşan tüketim alışkanlıklarına yönlendirilmesine mukabil ulusal yaşam tarzından feragat ettirilmesidir.

Örneğin bugün Türkiye'nin apsesi konumundaki İstanbul'da komşuculuk adına, yerleşik "mahalle" kültürü adına, birbirini kollamak ve sevmek adına, velhâsıl dayanışma adına ne kaldı?

Bütün "mega" kentlerimizde, bütün devasa "metropollerimizde" durum birebir aynı.

İster gecekondu, "kentsel dönüşüm"den geçirilmiş herhangi bir bina, TOKİ konutu, site veya villa isterse de şaşalı gökdelenler olsun... 

Hepsi birbirinden çirkin, iç içe geçirilmiş, boğulmuş ve yozlaşmış yapılar.

Dahası ve belki de en önemlisi, tüm bunlar Türkiye'de hâlâ bir "yerleşme" yani "toprağa kök salma" sorununun varlığına dair en kuvvetli emarelerdir.

Hâlâ "yerleşemedik", bir türlü yerleşemiyoruz.

Hasbelkader yerleşebildiğimiz yerlerde ise (kentlerde) en kasvetli renksizliğin, mekaniğin, pahalılığın, yüzeyselliğin, gürültünün, sağlıksızlığın ve fevriliğin göbeğine kurulmayı yeğliyoruz.

Bütün kötü niyeti ve sözde bilmişliğiyle "ne yapacağız peki, mağara hayatına mı döneceğiz?" diye soranları duyar gibiyim.

Büyük ulusların elbette büyük kentlere ihtiyacı vardır ve olacaktır. Ticaret hayatının atan kalbi tarihte daima kentler olagelmiştir. 

Ancak bu, anarşik bir tarzda genişleyen ve her yeni genişleme safhasında yeni bir plansızlıkla imtihan edilen büyük kentler demek olmamalıdır.

Kaldı ki bir kenti sadece ticarî sahada sahip olduğu hacim veya nüfus yoğunluğu "büyük" yapmaz. "Büyük" olabilen kentler esasen yaşayanlarının sağlığını, binalarının estetik zevkini ve çevresinin (doğasının) bereketini artırarak "büyük" olmuştur/olur.

Bu topyekûn bir "kendine özgü yaşam tarzını muhafaza" vizyonu ve dahi eylemiyle ilintilidir aslında; "kendiniz" kalarak neleri başarabildiğinizle, muasır medeniyet ölçülerini ne kadar kucaklayabildiğinizle ve dünyanın geri kalanının örnek alabilmesi için ne kadar ölçü "koyabildiğinizle" ilintilidir.

Oysa "kendimizi", kim olduğumuzu yahut kim olmak istediğimizi unutursak ortada muhafaza edilecek bir şey de kalmaz.

Eskilerden beri söylenir ve fakat doğruluğunun zerresini yitirmemiştir: Ulus yaşayan bir organizmadır. Ve ulusun böyle kalabilmesi, varlığını sürdürebilmesi için hâliyle yaşayanlara ihtiyacı vardır. 

Bu, evvelâ insandır evet ama yalnızca insan değildir. Aynı zamanda belli sınırlar dâhilinde toprakla, ağaçla, çiçekle, suyla, hayvanla - velhâsıl kozmik canlılığını sürdüren her şeyle bütünleşebilen bir insan topluluğudur.

Türkiye'nin yıllardır ısrarla izlediği yolun sonunda ise ya "ulussuz toprak" ya da "topraksız ulus" gerçekliğine varacağız gibi görünüyor.

Toprakla olan ilişkisini asgariye indirmiş bir ulusu bozmak, çürütmek ve hatta çözmek çok kolaydır.

Nitekim bugün koca koca kentlerde üst üste bindirilmiş olarak bir başımıza "kendimizden" olmayan bir yaşam (tüketim) tarzını son damlasına kadar kanıksamış bir ruh hâliyle her an sil baştan yine, yeniden "üretiyoruz"!

Beğenilsin-beğenilmesin ulusal aidiyetin en güçlü tetikleyicisi hâlâ toprak ve toprağı temel alan yerleşik hayatın daimileşmesi evresidir.

İnsan ancak gerçekten yerleştiği, yerleştiğini hissettiği yere (ve o yerdeki insana, doğaya vs.) bir bağlılık geliştirebilir. Ancak böylesi bir yere karşı "sorumluluk" hisseder.

Kısacası ancak "yerleşmiş" insan "kendi" içinde pekişmiş bir ulusal bilinç yoğurabilir.

Yerleşmekten kastım şüphesiz ki salt fizikî boyutuyla anlaşılmamalıdır. Yerleşmek, ulusun gerçek ve derin hayatının sırrına erişmektir. Ve bu neredeyse tinsel bir çaba ister.

Emeği ve alın terini doğal ulusun yeniden inşasına vakfetmekten bahsediyorum.

Yaklaşan "yeşil kapitalist" (ve "yeşil-emperyalist") paradigmanın kışkırtacağı şiddet sarmalı ülkemizde hâlâ sezilemiyor. 

İlaveten, kendi ekolojik devrimimizde geç kalmanın ulusal çapta nelere mal olabileceği henüz doğru değerlendirilmiyor.

Oysa işin aslını bütün yalınlığıyla dillendirmemiz gerekirse, vaziyet şudur: Türkiye'nin varoluşsal (biyolojik) kurtuluşu doğal ulusun rehabilitasyonundan, doğal ulusun rehabilitasyonu ise kaçınılmaz olarak ekolojik devrimden geçmektedir.

Bu yönüyle Türkiye üçlü bir etkinin pençesindedir: Dünyadaki genel iklim değişikliği tehdidi, 21'inci yüzyıla damgasını vuracak olan doğal kaynaklara erişim jeopolitiği ve ulusal menşeili doğa (çevre) tahribatımız.

Kovid-19 salgınının henüz başlarındayken ulusların gerçekte ne kadar yalnız ve kendi öz kaderlerine mahkûm olduğu çok berraktı. "Yeşil paylaşım" siyasetinin çanları çaldığında bu gerçek kör edici bir aydınlığa kavuşacaktır.

Ekolojik yazın ve pratikte tepeden-inmeci yaklaşımlar bugüne değin küresel seviyede hiçbir müspet sonuca vesile olmadığı gibi, dünya uluslarının düşmanı sol-liberalizmin oyun sahasını açmaktan başka bir işlev görmemiştir.

O hâlde dikey "beynelmilel ekotopya" kandırmacası karşısında ulusların hem kendi içlerinde hem de kendi aralarında yatay bir ulus-merkezli ekolojik devrim anlayışı nakşetmesi zarurîdir.

Türkiye özelinde (diğer uluslar özgün modellerini öreceklerdir) ulus-merkezli ekolojik devrimin ilk sacayağı kentlerden kırsala doğru bir "tersine göç" stratejisi izlemek ve elbette bu suretle yeni kırsal yerleşimin ekolojik planlamasını yapmaktır.

İkincisi "ne pahasına olursa olsun" kalkınmacılığından, GSMH saplantısından ve neofili virüsünden kurtulmaktır ki, bu "yeşil kapitalist" pratiğin karşısına "yeşil egemenlik" bayrağını açmakla eşanlamlıdır.

Üçüncüsü ulus bünyesinde ekolojik devrimin kültürel zeminini teşkil edecek kadim değerler sistematiğini yeninden canlandırmaktır.

Dördüncüsü ulusu çevreleyen bölgede doğal kaynaklara erişim-savaş-göç döngüsünü alt edebilecek barışçıl, uygulanabilir ve fakat gerçekçi bir dış ilişkiler ağını tesis edip yönetmektir.

Nihayet beşincisi ise ulus-merkezli ekolojik devrimin eğitimden güvenliğe, tarımdan sağlığa ve yaşam tarzına uzanıncaya değin ihtiva ettiği holistik bakışı dokumaktır.

Yukarıdaki "sacayakları" sıralamasından da rahatlıkla anlaşılabileceği üzere, "doğa-ulus insan pedagojisi" yazı dizisinin bir sonraki bölümlerinde meselenin sosyal, ekonomik, kültürel, siyasî ve pedagojik boyutlarını incelemeye çalışacağım. 

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU