Zavallı kalem (1)

Prof. Dr. Mehmet Çelik Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Pixabay

Hani Abdurrahim Karakoç'un türkü formunda bestelenmiş bir şiiri vardır ya "Mihriban" diye.

Orada bir dörtlükte şöyle demiş merhum Karakoç:

Yar deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban


Anlamın söze yazıya sığmayan bir yücelik olduğu birçok bilge, şair ve ârif tarafından söylenmiştir. Ama yine de söyler insanoğlu Yunûs'un deyişiyle:

Sevdiğimi söylemezsem
Sevmek derdi beni boğar.


Belki de boğulmamak için söyler şair ya da âşık… Çünkü "Ma'na şairin karnındadır" denilmiştir.

Öyleyse söylemek ya da yazmak ma'na çocuğunu doğurmak için sancı çekmeğe benzer. İçinde büyüyen anlam cenini bebek haline gelince şair onu doğurup kelimelerin kundağına sarar.

Ama hangi bebek kundağından sıkılmaz ki! Ama başkaca çare de yoktur zaten. Kundak çocuğu barındırsa da onunla aynı şey değil ki!

İçinden çocuğu alıp çıkardığın zaman bir çul çaputtan başka nedir ki kundağın kendisi?

Kelime de anlamın kundağıdır belki de? Ya da kalıbı, şekli… Ama hangi şekil anlamın kendisi olabilecek kadar güçlüdür ki?

Kelimesiz düşünmek henüz mümkün olmadığından şairler de ne yapsın? Kalemi suçlayıp durur.

Kalemin savunmasından önce anlama şekle bakalım önce Mevlânâ şöyle demiş:

Ağaç ile su gibidir anlam ile şeklin ilişkisi
Birbirlerini gösterseler de özce uzaktır ikisi.


Öyle ya ağacı odundan ayıran içindeki sudan başka nedir ki? Su değil mi zaten ağacın varlığını hayat diye adlandıran?

Ağacın damarlarındaki canlılığı da veren, meyvesine tat taşıyan da su değil mi? Ama yine de ağaç suyun tecelli alanıdır.

Su odunu ağaca çevirirken odun da ona sanatını icra edecek mecra oluşturur. Rahmetin perde ardına saklanmasına yarar ağacın odunu.

Rumî, bunu da şöyle dile getirir:

Harfler birer kaptır, anlamsa sudur kap içinde
Anlam denizi, gerçek kitabın sahibinin elinde.


Mevlânâ bir hikayesinde kelime kullanmak zorunda kalmadan sohbet eden iki anlam erinin konuşmadan anlaşmalarını; yani anlam denizini kelime testisine doldurmadan iletişimi doğrudan kalp lisanıyla yapmalarını cân dili olarak adlandırır ve şöyle der:

Hoş olan dostların kavuşmasıdır.
Anlam eteğini tut, şekil inatçıdır.


Bilindiği üzere İslam dininin birçok kaynağında Âdem'in işlediği ilk günah olarak buğday yemesi gösterilir. Mevlânâ buna da şekil anlam ilişkisi bağlamında bakar.

İnsanı felakete sürükleyen şeyin ya da Cennet'ten kovulmasına neden olanın şekil anlam ilişkisini anlamamak olduğunu şöyle beyan eder:

Anlama karşı şekil de pek aşağıdır
Göğün başını eğen onun anlamıdır

Ekmek, 'Ma'na' olunca faydalı olur
Bir şekle girdiği vakit inkârı doğurur.


Çünkü anlamı somutlaştırmanın putperestliğin kaynağı olduğuna inanılır. Bu yüzden İslam dininde tasvir yasaklanmıştır.

Tasvirin yasaklanması anlatımı, dile getirişi zorlaştırır kalemin de işini de çıkmaza sokar. Hele kalemin anlattığı aşk ise bir de…

Mevlânâ, onu da şöyle izah eder:

Kalem yazı yazarken koşar, atlar
Fakat söz aşka geldiğinde çatlar.


Bunun sebebini Yunûs Emre açıklar; şöyle ki:

Ben bir kitâb okıdum kalem anı yazmadı
Mürekkeb eyler isem yitmeye yidi deniz.


Aşkın kitabını yazmaya yedi deniz kadar mürekkebi olan kalemin bile gücü yetmez. Çünkü aşk âlimin değil; ârifin kârıdır.

Bu yüzden Fuzûlî ilime ya da bilime dedikodu der; şöyle ki:

Kıyl u kâl: "Denildi, dedi" anlamında bir ikilemedir. Kitaplarda başka bir kişiden alıntı yapılırken "Şöyle denilmiştir" ya da "filankes şöyle dedi" şeklindeki ifadeleri tanımlamak için kullanılır. Dedikodu anlamı da taşır.

Erkeklerin kahvehanelerde, hanımların gündelik hayatta yaptıkları dedikodular da bu isimle adlandırılmıştır. Alıntılarla uğraşıp ilimde işin ve sorunun aslını kaçırmak da kıyl u kâl olarak değerlendirilmiştir.

Medreselerin sistemi ve içeriği zayıflayınca medreselilerin yeni bir şey üretmeyip eskilerin yani kendilerinden önceki âlimlerin söyledikleri üzerine kavga ve münakaşa etmelerinin de adı kıyl u kâldır.

Buna yarı aydının ya da yarım âlimin boş sözü de diyebiliriz. Bu ikileme ya da tekrar grubunu, içsel nurlanmayı ve aşkı her şeyden üstün gören âlimler, alıntıya yaslanan bütün ilimler için kullanılırlar. Mesela;

İlim kesbiyle pâye-i rif'at
Bir hayal-i muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl u kâl imiş ancak

(Fuzûlî)


(İlim yoluyla yüksek derecelere çıkmak boş bir hayalmiş. Dünyada her ne varsa aşk imiş ancak! İlim sadece bir dedikoduymuş.)


Ârifler yani Hak erenleri kıyl u kal (dedikoduyu) sevmezler. Sümmânî bu konuda şöyle der:

Ârif bilir aşk ehlinin hâlini
Kaldırır kalbinden kıyl u kâlini

(Sümmânî)

 

Sonraki bölüm kalemin haline ayrılacak. Ben burada bekliyorum. Sizi de beklerim.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU